24 Ekim 2007 Çarşamba

KARŞIDEVRİMİN KÖŞETAŞLARI

Doğanın, evrenin temel işleyiş yasasını biliyorsunuz: birimler, halkalar sürekli birbirine ekleniyor. Başka bir deyişle hiçbir şey yoktan varolmuyor, varken yokolmuyor.
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın külleri üzerinde, Atatürk Devrimleri ile kuruldu; elbet bu devrimin karşıtları da vardı, hem de Mustafa Kemâl’in en yakın arkadaşları arasında. Bunlardan İsmet Paşa, Anadolu’ya geçip Kurtuluş Savaşı’na katılmazdan önce, daha 1919’da, Kâzım Karabekir’e şunları yazıyor:
“Kardeşim Kâzımcığım,

Anadolu’da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zeminde, Amerikan milletine müracaat edilse, pek ziyade faydası olacaktır, deniyor ki ben de tamamiyle bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalamadan Amerika’nın murakabesine tevdi etmek yaşayabilmek için yegâne ehven çare gibidir…”
Seslendiği Kâzım Karabekir, yanına başka “Gönüllü Devşirmeler”i, Rafet Bele, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay’ı alarak, 17 Kasım 1924’te, adı bile her şeyi anlatan Terakkiperver (?) Cumhuriyet Fırkası’nın izlencesinde bakın neler var:
“Parti, limanlara giriş çıkışta alınan gereksiz gümrük vergilerinin derhal kaldırılmasını savunur. İç ve dış transit ticaretin gelişmesini önleyen bütün kısıtlama ve engeller kaldırılacaktır. Ulusal sanayinin korunması için konan kısıtlamalar kaldırılacak, ithalattan alınan gümrük vergileri azaltılacaktır. Ekonomiyi yeniden kurma zorunluluğu dolayısıyla ‘yabancı sermaye’nin güveni kazanılmaya çalışılacaktır. Her türlü tekelin, bu arada devlet tekellerinin çoğalması önlenecektir. Merkezi yönetim yerine yerel yönetimler geliştirilecek, ülkede ‘liberalizm uygulanacak, devlet küçültülecektir’. Halkın dini inançlarına saygı gösterilecektir.”
Aynı Rauf Orbay, yine 1924’te, TBMM’de şunu ilân etmekten çekinmez: “Devrimler bitmiştir. Bu, Devrim sözünü sevmeyen sermayeyi ürkütmektedir.”
İMF, Dünya Bankası, AB dayatmaları için daha 1924’te kucak açılmamış mı? Bütün bunlara ancak 15 yıl dayanabilmiş Ulu Önder’in ölümünden sonra artık meydan boştur. Nitekim, daha 1939 Nisan’ında, Milli Şef, ABD ile ilk ikili anlaşmayı imzalar.
Sonraki yasal hazırlıkları da ona yaptırır Lozan’da “gün gelecek şimdi aldıklarınızın hepsini teker teker geri alacağız” diyenler:
- 24 Ekim 1945’te kurulan BM katılır.
- 14 Şubat 1947’de Dünya Bankası’na girer.
- 11 Mart 1947’de İMF’yi kabul eder.
- 22 Nisan 1947’de Truman Doktrini’ni benimser.
- 4 Temmuz 1948’de Marshal Yardımı’nı kabul eder.
Hey gidi hey! AB, bize boşu boşuna para vermez, kim bilir arkasından neler isteyip yapacak? diyerek 350 000 Avrupa lirasını geri çeviren Rize köylüleri! Ankara’daki yönetimin başına bu görüşte birini getiremediniz ne yazık ki!
Şimdi başımıza bütün çorapları örenlerin önünde gelen şu ünlü NATO’ya giriş başvurusunu da 4 Mayıs 1950’de yine Milli Şef yapmış, yürürlüğe koyma DP’ye kalmış.
23 Şubat 1945’te, ABD ile bir anlaşma daha imzalamış: “T.C. Hükümeti, kendisinden beklenen hizmetleri, kolaylıkları ABD’ne temin edecektir.”
Bu “Karşılıklı Yardım(?) Antlaşması”nın 5. maddesi de şöyle diyor: Türkiye, parasını ödemiş olsa bile, ABD Başkanı gerekli gördüğünde, aldığı malzemeyi geri vermeyi kabul etmiştir.”
27 Aralık 1949’da, ABD-Türk Eğitim Yarkurulu oluşturuluyor; Yarkurul’un başkanı Amerikan Büyükelçisi; 4 Türk, 4 Amerikalı üyesi var, oylar eşit çıkarsa, kararı Yarkurul Başkanı verecek. Peki bu Yarkurul’un aldığı ilk temel kararlardan biri ne acaba? Köy Enstitüleri ile Halkevleri’nin kapatılması!
Daha öncesini bırakın, 1492’den beri bütün dünyayı amansızca, acımasızca sömüren Batılı ülkeler insana “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” getirir mi?

1 Ekim 2007 Pazartesi

TÜRBANIN ARDINDAKİ

Dolarla-bilgisayar oyunlarıyla gerçekleştirilen Amerikan darbesinden sonra, sıra bunun yasal kılıfını hazırlamada; aynı kaynaklardan beslenen gönüllü devşirmelere hazırlattırılan Anayasa tuzağı henüz açıklanmadı, ama sızdırılan haberler arasında AKP işbaşına getirile beri gündemden düşürülmeyen türban da var elbet. Ortadoğu’ya, Ona bağlı olarak bütün dünyayı, kaynaklarını sömürmek isteyenler kadınlara peçe taktırarak bu iğrenç oyunu gizliyorlar okutulmamış yığınlardan.
Ama arada işin aslını bilip söyleyen dürüst dünya yurttaşları da var elbet, hèlâ; Erol Manisalı’nın 28 Eylül’deki Cumhuriyet yazısı bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi. Sevgili dostum Halûk Tarcan da konuya ışık tutan bir ileti gönderdi; gelin oradaki bilgileri paylaşalım:
“Erkekler kadının bir tel saçını gördüklerinde tahrik olurlarmış; buna engel olmak için kadınların türban takması gerekirmiş(?!) Burada iki çirkinlikle karşılaşıyoruz:
1- Kadın dediğimizde, yâni dişileri kastettiğimizde, analar, akrabalar, kız kardeşler, öğretmenler, meslek sahibi tüm kadınlar giriyor içine…demek ki erkekler, bunların arasında hiçbir ayırım yapmadan, bir tel saç gördüklerinde yalnız cinsel güdüleri şaha kalkmaktadır.
2- İşin ikinci yanıysa çirkinlik değil, düşüncesizlik çerçevesine giriyor: Allah, insanları iki cinsli olarak yaratmış, soyun sürebilmesi için de cinsel arzuyu ikisinin de içine yerleştirmiştir.
Bu açıdan bakınca, Allah’ın verdiği akıl’la düşünürsek, kadınların da erkeklerin örtünmelerini isteme hakkı doğuyor. Örneğin, kısa kollu gömleğinin altından kasları görünen yontu gibi bir delikanlı kadınlarda bu erkeğe sarılma duygu ve düşüncesi yaratabilir. Hele kocası çirkin ve çelimsiz ise…Mantık, bu erkeğin de örtünmesini gerektirir. Öyleyse, türbanın kökenini başka yerlerde aramamız gerekiyor.
Açıklamaya, “türban” sözcüğünün Fransızca’da “sarık” anlamına geldiğini anımsatarak başlayalım. Osmanlı’nın son döneminde sarık “turban” adıyla Fransızca’ya girmiştir (Larousse). Sarık, “tülbent”in en iyi türü olan mermer şâhi’den yapılırdı; dokusunun inceliği, sarığın sarılmasını kolaylaştırırdı. Fransız kulağı tülbent’i tülban diye algılamıştır.Bu da zamanla türban’a dönüşmüştür.
Budun(kavim)bilim (etnoloji) başı örtmenin kökenini Taş Çağı’na dek indirir. O günlerde insanlar, ölümden sonra saç ve tırnakların uzamayı sürdürdüklerini görmüş, bunlarda gizli bir kudretin varlığına inanıp korkmuşlardır. Bu nedenle, çatışmalarda tutsak aldıkları kralların kafa derilerini yüzer, saçlarını yok ederlerdi. 35 000 adadan oluşan Endonezya’da çalışan, Fransız Bilimsel Araştırma Merkezi’nden arkadaşım Gérard Nougarol şöyle bir olay anlatmıştır: bu adalardan birinde, çatışmalarda üstün gelen aşiret, yenilen aşiretin önderinin kafa derisini yüzdükten sonra, saçlarını ince jiletle ince ince doğrayıp pirince katarak hazırladıkları “kudret pilavı”nı yemekte, böylece o reisteki kudretin kendilerine geçeceğine inanmaktadırlar; günümüzde Endonezya yönetimi bunu yasaklamıştır.
Saç ve tırnaklardaki kudretle Tanrı’nın karşısına çıkılamayacağına göre, saçlar örtülmekte, eller yen içine saklanıp tırnaklar gizlenmektedir; el pençe divan duruşun kökenini burada aramak gerekir.
Bu alışkanlık, gelenek hâlinde bütün dinlere girmiştir:
- Budistler, saçları kökünden kazıyarak sorunu çözmüştür.
- Hıristiyan kadınları kiliseye saçların ve kollarını örterek girerler.
- Musevilerde, dinadamları sürekli siyah mölon şapka takarlar, Tanrı’nın verdiğıi kudreti simgeleyen saçların kesmeyip uzatırlar.
Buna Hıristiyanlarda da rastlanır: Roma’da, Temmuz sıcağında kalın çorap giydiğini sandığım bir kadının, aslında doğduğundan beri bacak kıllarını kesmemiş olduğunu kendi gözümle gördüm.
- İslâm’da, Hac ziyareti sonunda ya tıraş olunur ya da saçlarından, simgesel olarak, bir tutam kesilir.
- Hz Muhammed’in, 50 derece yaz sıcağında, kadınları SIKMABAŞ dolaşmaya zorlamış olacağı düşünülemez; sıcak o kertededir ki, erkekler entari giyerler, altında ne don vardır, ne pantolon.
Hürriyet’in 14 Eylül tarihli sayısında Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun, Referans gazetesiyle yaptığı söyleşiden bir alıntı vardı: Tarih boyunca, başortösü Müslüman olmanın ve sayılmanın ön-şartı HİÇ olmamıştır.”
Evet, bilimsel tarihsel gerçekler, doğrular bunlar; ama işin aslını azıcık aklı eren herkes biliyor: şu körolası erk düşkünlüğü, okutulup aydınlığa kavuşturulmamış yığınları daha da ürkütüp köle hâlinde elinin altında bulundurmak üzere uydurdu bütün bu zırvaları, daha da uydurmakta.
Dinlerarası diyaloglar, uygarlıklar arası işbirlikleri hepsi hepsi düzmece: tek amaç var, parasal ve siyasal, elbette askersel gücü elinde toplayıp yerkürenin kaynaklarına el koymak. Oysa dört din de, kitapları da ölümlü olduğumuzu, bu gezegendeki konukluğumuzun sınırlı olduğunu durmadan anımsatır zavallı kullara.
Nitekim, sevgili Bânû Avar, yeni dönemin ilk izlencesinde, 1 Etik akşamı, elden geldiğince geç saatte, TRT 1’de, Kerkük bölümünde, alçak Amerikalılarla Batılı suçortaklarının zavallı Irak’ı nasıl yerle bir ettiklerini, milyonlarca insanı nasıl göz kırpmadan öldürdüklerini, özellikle Musul-Kerkük petrollerine el koyabilmek üzere, dünün donsuz Kürt aşiret reislerini nasıl desteklediklerini, onlara geçici de olsa bir Kukla Devleti nasıl kurdurduklarını bütün belge ve bilgileriyle bir kez daha gözler önüne serdi. Lozan’da Musul ve Kerkük’ü elimizden almak üzere çevirdikleri dolapları bir daha vurguladı. Gel gör ki, sevgili Mustafa Kemâl’in bıkıp usanmadan yinelediği gibi, bir yurda., ardından bütün dünyaya yapılacak en büyük, en korkunç dönekliğin yerli işbirlikçilerden geldiğini bütün dünya halkları sayısız kez yaşadı, yaşamakta. Bakalım ne zaman bozulacak bu iğrenç oyun.
Türkiye’nin başında Atatürk, Rusya’nın başında Fidel Castro olabilseydi, Amerika ve kıyım ortakları bütün bunları yapabilir miydi?
Tam da bugünlerde, İstanbul’da adı boyundan büyük bir sergi sürüyor: Sanat Hiç Bu Kadar İyimser Olmamıştı. Dünyayı kan götürüyor, sanat iyimsermiş, aman ne güzel! Bu palavraya küratörlük mü kürdanlık mı ne eden şaşkın, nereden kimden aldığını çok iyi kestirebileceğiniz bir buyrukla, serbest piyasa soygununun önündeki en büyük engele saldırmış: Atatürk ve devrimleri. Bütün bunlar zorlamaymış; oysa bakın Irak’ta en küçük bir zorlama var mı? insanlar seve seve can veriyor, petrol veriyor, Mezopotamya uygarlığının talan edilmesini alkışlıyor, soyuldukça zil takıp oynuyor. Kerkük’te sokakta akan lağım suları kimsenin keyfini kaçırmamış; arada ağlayan kadınlar, ayda 100 dolara geçinme başarısından öbür dünyaya gitmeden cennete ulaşmanın mutluluğu içindeler, yaşlar, sevinçten.
Amerikan uşağı zibidi (bu güzel terim, unutulmaz yazısında sevgili Hikmet Bila’nındı, ödünç aldım) insanlık tarihinin en dünya ve insansever önderine rahatça dil uzatabilir, görevi budur; peki bu sergiyi düzenleyen, parasal destek sağlayan iki ünlü Türk (?) üretim kurumunun başındakiler bu rezilliğe neden göz yumuyor? Göz yummayı bırakın, neden izin verip alkış tutuyor acaba? Ülkemizin talanı, Cumhuriyet’in yıkımı tamamlandıktan sonra, kendilerine Amerikalı ya da Avrupalı soyguncular pastadan pay ayırır mı sanıyorlar dersiniz?
Berfin yayınevi, dört yeni kitabını gönderdi; Kora Yayın’ın bastığı kitapların biri roman, Hüseyin Şengün’ün Eylül Sürgünleri; Raşit Kara’nın da iki kitabı var, biri deneme: Filizkıranlar; öbürü anlatı, Medeniyete Yürüyüş. Son kitapsa şiir, Fâni Aydoğan’ın Sadeleşmek’i.
Sözümüzü sevgili Ali Yüce’nin bir şiiriyle bağlayalım.
ATATÜRK KAPINIZI VURSA
Sizin oralarda havalar nasıl
Yağmur yağar mı yalnızlık yağar mı
Gök gürlerken kulaklarınız kaç tanedir
Gurbete çıkar mısınız kazmanız omzunuzda
Treni kaçırsanız kazmanızın sapı kırılsa
Elleriniz çimlenir mi ceplerinizde

Sizin oralarda geceler nasıl
Derin mi dipsiz mi çumçukur mu
Karanlık acı mı çiğnerken
Yapış yapış mı ağzınızda
Işığı görseniz tanır mısınız
Evet mi hayır mı inşallah mı
Komşunun radyosu ne söyler akşamları
Dinlerken bir sızı girer mi içinize
Sevdanızı nerenize korsunuz eskidikçe

Eviniz kaçıncı katta kaç oda
Yerin altında mı üstünde mi
Ayrı mı oturursunuz balam
Yoksa keçilerle beraber mi
Evet mi hayır mı bana ne mi
Bir sabah Atatürk kapınızı vursa
Duymasanız bir daha vursa
Tarihin kulakları çınlar mı

Daha ne var ne yok sizin oralarda
Pazara gider misiniz alış veriş nasıl
Soğanın kilosu oy’u tanesi kaça
Sizin oralarda demokrasi nasıl
Baltalar kişner mi heykel görünce.

Berfin/Bahar. S. 116. Ekim 2007.

1 Eylül 2007 Cumartesi

DEMOKRASİ OYUNU

Etkili bütün kişi ve kurumların suçortaklığıyla öyle bir seçim yaşadık ki, karabasan gibi; ne seçmen listeleri sağlıklı, ne bilgisayarlı döküm sayım bildirim işlemleri; meclise girebilenlerden MHP’nin İzmirli yöneticilerinden biri, göz atabildiği 20-30 sandıkta, CHP ya da MHP oylarının açıkça AKP’ye kaydırıldığını saptadı; ama ne kendi partisinin başkanı, ne Atatürk’ün partisinin başına çöreklenmiş adam bunu yargıya taşımaya kalkıştı; hepsi, 5 yıl daha seçilip rahat koltuklara gönderilmiş olmayı kazanç sayıp sustular.
Elde kalmış ender dürüst gazetecilerden Vedat Yenerer, YSK başkanına sormuş, neden sandık sandık seçim sonuçlarını açıklamıyorsunuz? diye, beyefendi, bu bir idari karardır, zaten geçen seçimde de açıklamamıştık, yanıtını vermiş. Ne güzel değil mi? bu durumda aslında oy pusulası bastırmaya., onca insanı yollara dökmeye, sandık kurulu oluşturmaya, tanıtım kitapçıkları ya da duyuruları bastırmaya, kısacası onca para harcamaya da gerek yok, bizim yerimize bilgisayarlar (daha doğru deyişle bilgisaptıranlar) sonucu duyurur, herkes rahat eder.
İşin aslını Küba gibi ülkeler çoktan görmüş, ve bu sözümona çokpartili, özgür (?) seçimlere son vermiş, her mahalle kendi yerel ya da ulusal yönetim temsilcilerini aday gösteriyor, bunlar arasından seçilenler il genel meclislerinde ya da ulusal mecliste görev başına geliyor. Bu oyunu çok iyi bilen anamalcı sömürücüler yıllardır bağırıyor, siz de bizim seçim dizgesine dönünnn! diye, ama insanın azıcık aklı, ulus, yurt sevgisi varsa bu tuzağa düşer mi?
Gerçek araştırmacı ve yazarlarımız yıllardır yazdı anlattı bu çirkin oyunu; örneğin Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında adlı yapıtında, başta ABD, bütün öbür anamalcı soyguncuların başındaki bir avuç acımasız talancının paralarını ve bütün öbür olanaklarını birleştirip dünya halklarını soyup soğana çevirmek üzere hangi insan yiyen sivil örümceği ördüklerini; bu ağa soyacakları ülkelerden kimleri gönüllü ya da paralı uşak ettiklerini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Anlattı ama, bu uyarıcı bilgileri kullanacak gerçekten önce ulusunu, sonra bütün insanları, dahası canlı cansız varlıklarıyla şu güzelim mavi gezegeni seven, kollayan, doğal ömrünce yaşamasını sağlamaya çalışan yöneticiyi ara da bul! Ancak, şu açık ki, sözü geçen yöneticileri yetiştiren, ortaya çıkmalarına izin veren, destekleyen de o ülkenin anamalcıları, hani şu allı pullu deyimle işadamları (?).
2 Eylül tarihli Aydınlık’ta, yatırım uzmanı Murathan Uğur’la yapılmış çok önemli bir söyleşi yayınlandı: Türk Piyasasını Merryll Linch Finanse Ediyor. Rastlantı ya da gerekliliğe bakın , bu ölüm meleğinin adı yargısız infazın ta kendisi: taşa tutup paralama, linç.
Bu korkunç yengemiz, uğraşdaşı Soros gibi, uluslararası çetenin para kaynaklarını yönlendirmekle görevli; Londra’da çalışıyor; soyulacak ülkelere o cilâlı terimle sıcak para akışını yönetiyor. Borsada ya da yabancı paranın o gün kaç lira olacağında karar onun iki dudağı arasında; işbaşına getirdikleri partileri, bunların koşulsuz hizmet sözü veren yöneticilerini rahatlatmak üzere, buyurduğu an dolarlar, avrolar akıyor o ülkeye. Dolayısıyla, bu büyük timsahların dışında, borsaya para yatıran ya da geleceğini bir ölçüde güvence (?) altına almak üzere yabancı para alan sıradan yurttaşlar her durum ve koşulda amansızca soyuluyor. Söyleşiden yalnız iki rakamı anımsatayım: işlerini yürütmek üzere doları 1 600’den alan kuruluşlar satarken ancak 1 300 alabilmişler; yürütmenin işlerini çevirmek üzere piyasaya sürdüğü hisse senetleri 2002’de 2000 YTL iken, bugün 6 000 YTL olmuş; kolunu oynatmadan elde edilen getiriye bakın: %200. Buna dolardaki düşüşü de eklerseniz, %300 olur, diyor Murathan Uğur.
Böyle rahat, güvenli kazanç dünyanın hangi ülkesinde var? Serbest piyasa, küreselleşme elbet, ama yalnız bir avuç soyguncu için! Kuşkusuz, yerli suçortaklarına da pastadan kırıntılar, başka bir deyişle trilyonlar ayrılıyor. Halk mı? aa, bütün dünya halkları böcek nasılsa, sapır sapır ölseler de olur; ölümler sürdürülen bu soygunun ayakta kalabilmesi için, doğumlardan az tutuluyor nasılsa.
Bu yurdu, bu güzelim dünyayı gerçekten sevenlerin sayısız kez vurguladıkları gibi, şu anda ülkemizin tepesindeki en büyük tehlike kimi sivil ya da askerlerin ısrarla vurguladıkları gibi ne biçimsel laiklik, ne türban; küresel soygun ve talana karşı koyabilecek, ülkenizi, insanlarını dolayısıyla aslında kendinizi koruyabilecek misiniz?
Bu iç karartıcı alandan sanata, sanal dünyaya geçelim en iyisi.
YKY yayınları, Abdülkadir Budak'ın 1978-2007 arasını kapsayan toplu şiirlerini basmış, gönderdi: Dalgın Rüzgâr.
Toplam 11 kitabı bir arada Budak’ın.
Birkaç şiirini paylaşalım. İlki Endişeli Fesleğen’den.

CAHİDE

Elmasın buzlu cama dönüştüğünü gördük
Bizden her şey umulur Cahide’yi gömdük biz
Şarapla ay ışığını karıştırıp içiyorduk
Şarap bitti ay battı sonunda Cahide’siz

Gecekondumuz yokken saraylar kurardık ona
Çarşılara çıkardık gelinlik bakmak için
Gözyaşı kolyesiydi her bir sinema koltuğu
Film biterdi esas oğlan Cahide’nin koynunda

Ah yazlık sinemalar dört mevsimlik Cahide
Sinemalar yıkıldı kuşlar içimizden pırrr!
Bıraktığın boşluğu karayla doldurdu deniz
Gemiler batar Cahide bıçak kanatır

Üşengeç postacının yırttığı mektup gibiydik
Etine dolgun Marilyn rüyalar prensesi
Yazlık sinemalar kuşağının eskimeyen sorusu
- Öpülecek haldeyken kimler öptü Cahide’yi

İkinci şiir Geçti İlkyaz Denemesi’nden.
GÜL SICAĞI

Isınıyor gül
Kelebek sevinciyle
Seslerini arıların
Katıyor kendi sesine.

Gül diyor ki:
Tozlarıma dokunduğunuz zaman
Işır parmak uçlarınız
Ama benden ne kalır
Gül olarak geriye

Hani yeri gelmişken
Söylemek isterim size
İncelik koklamada beni
Koparıp götürmekte değil
Sevdiklerinize

Isınıyor gül
O’nu senin yanına getirdim deyince

Gülün çalımına bak

Berfin/ Bahar. S. 115. Eylül 2007.

22 Ağustos 2007 Çarşamba

SERPİL’İN BEHRAMKALESİ

Behramkale’yi (Assos’u) bulup bize sevdiren sevgili baldızım Serpil Kıral’dı; bütün dürüst emekçiler gibi bin bir güçlükle sıkıntıyla geçen ömrüne karşın, güzel, dingin, çarpıcı yerleri bulur, bizi de götürürdü. Behramkale’den önce, Marmara Adası’na taşıdı birkaç yıl hepimizi, çok da mutlu olduk o temiz denizli, gösterişsiz yaşamlı adada. Derken bir gün Behramkale’ye geldi kızı Zeynep’le, ve vuruldu. Bıkıp usanmadan övmeye başladı. Sanırım ilk kez 1988’de geldik buraya, Balıkçı Mehmet’in evinde 15 gün kaldık.
O günlerden belleğimde, sabah gün doğarken kalkıp, Nilgün ve Nurhan’la Delicedere boyunca, ağaçlar arasında yaptığım uzun yürüyüşler, yolun sonunda karşımıza çıkan koyun ağılları.
Daha sonra, İbrahim Hoca ile ortaklarının işlettikleri, Sivrice’deki Çağın Moteli anlatmaya başladı ballandıra ballandıra, orada da iki hafta kaldık; o günlerde Sivrice denizi gerçek bir akvaryumdu, pırıl pırıl sularda benim bakmaya, Sevil’inse dalmaya doyamadığımız bir balık ve kabuk zenginliği vardı, Sevilciğim onların yüzlercesini topladı, evimizi süsledi, eşe dosta dağıttı
Serpil Behram’a o kadar vurgundu ki, yaz kış burada yaşamak üzere çare aramaya girişti, neyse ki İlyas Usta’ya rastladı; onun oğulları için yapmaya başladığı evlerden birine, Hüseyin’inkine kiracı olduk; o bahçeli evde yaşarken en büyük sıkıntımız su kesintileriydi; o kadar ki, sabah yıkamak üzere başına kına yakan Sevil, kalkıp suyun akmadığını görünce deliye döndü; bereket, Hasan Kaplan’la Sivrice’ye giderken Bektaş’ın altında hayvanların sulandığı büyük bir çeşme vardı, orada yıkanıp arınabildi.
Ve 9 yıl önce çok büyük değişim oldu köyde, daha önce İhtiyar Heyeti’nde görev yapan Hüseyin Kaplan muhtar seçildi; yönetime yardım eden arkadaşları Ali Şen, Mustafa Bayram, İbrahim Öztürk ve Yusuf Özkan’la el ele, sessizce işe koyulan Hüseyin Kaplan, köyün tozlu yollarını alanlarını tertemiz taşlarla kaplattı; hele aşağı mahallede hemen hiç akmayan suya çözüm buldu, daha derin bir kuyu açtırdı, su motorunu ikiledi, biri bozulunca öbürü devreye sokmak üzere; su gibi durmadan kesilen elektriği düzene kavuşturmak için direkleri telleri yeniledi; telefon santralı da elden geçirildi, haberleşme düzeldi. Henüz tamamlanamasa da, köyün altına kanal döşetmeye başladı; geçen gün sorduğumuzda, ilk fırsatta köye bir de müze açmayı tasarladığını söyledi, heyecanla. Bu yıl gelince bir de baktık, köyün bütün derme çatma satış tezgahları, iki marangozun, Cahit’le Muzaffer’in hünerli elleriyle yenilenmiş, gıcır gıcır olmuş.
Şu kısa özet bile, halktan toplanan vergiler hizmete yatırıldığı zaman, 9 yıl gibi kısa bir sürede bile neler yapılabildiğin en canlı kanıtı; keşke Ankara’ya da bir Hüseyin Kaplan bulup başbakan yapabilseydik.
Sabah ve akşamları, köyün güzel görünümlü kahvesinin önünde toplaşıp çayımızı adaçayımızı içtiğimiz sevgili dostlarım Kadir,Mustafa, Hasan Kumkale ve yakın arkadaşları Nuri, Bekir, Hüseyin, Ahmet ağabeylerle biri gelip biri kalkan her marka arabaya, içlerinden inen Suudi ya da Amerikan kırması insanlara bakıyoruz, merakla kaygıyla: bu insanlar yurttaş değiller, Cumhuriyet yurttaşı hiç değiller; Batı’nın, başta ABD, AB, bütün talancı sömürgecilerin yalanlarına kanmış, uyutulmuş tüketim hastaları: ne çevre kirlenmesi umurlarında, ne ozonun delinmesi, dolayısıyla iklim değişmesi, havanın ısınması, yağışın azalması, dünyanın çölleşmesi; Ankara’daki gibi,en temel gereksinmeleri olan su için, çözüm olarak, çılgın Belediye Başkanı’nın önerisine uyup ellerini açıp yağmur duasına çıkmaktan başka bir şey bilmiyor, yapamıyorlar
Neyse, ünlü söz uyarınca olması gereken olacak; ben şimdi hem bu eşsiz köyü bulup bize tanıtan Serpilciğime de, onu yaşanır kılan, gittikçe güzelleştiren Hüseyin Kaplan’la arkadaşlarına da sonsuz teşekkürler sunuyorum.

1 Ağustos 2007 Çarşamba

MAGDİ RUFFER

İnce sesli, ince ruhlu Magdi Ruffer’i, şimdi banka biçiminde bir Amerikan sülüğünün yapıştığı yerdeki bahçeli, güzel Maçka evinde tanıdım; yurdumun yetiştirdiği en nitelikli insanlardan birinin, Sabahattin Eyuboğlu’nun bin bir kedili eşiydi.
1955 yılında yazıldığım Edebiyat Fakültesi’nin Fransız Dili ve Yazını Bölümü'nde öğretmen olmasaydı, yazar olarak uzaktan tanıyıp sevsem de, nasıl tanışırdım sevgili Sabahattin Eyuboğlu ile? O günlerde, Hasanoğlan’da hem de kurucu öğretmenlik yaptığını bilmiyordum elbet; Ruhi Su ile yan yana, can cana köy çocuklarını aydın kıldıklarını da. Bilmesem de, Sabahattin Bey, her açıdan yaşamımda etkili olacaktı: çeviri dersini o kadar yaratıcı biçimde veriyordu ki, sonra uğraşım olacak işi belli ki onun ektiği tohumlarla sevmişim.
O günlerin sıradışı koşulları, sevgili Adnan Benk de öğretmenimizdi; ama hemen hiç göremedik yüzünü; zaman zaman Bölüme gelse de, hanım öğretmenlere kahve çay içip giderdi; ancak okulu bitirip çeviriye başladıktan sonra, ünlü Larousse’un çevrilmesi işinin başına yönetici olduğu zaman varabildim yanına. Sabahattin Bey’se onun tersine, tam bir bilge, ekin adamıydı; gönlü kapısı herkese açıktı; o yüzden, şimdi kim elimden tutup götürdü anımsamıyorum ama, rahatça, koşa koşa gittim evlerine; ev değil dergah, cemevi; her Pazartesi İstanbul’un en seçkin sanat, yazın insanları toplaşıp kucaklaşıyor, Sabahattin Beyin unutulmaz söyleşilerini dinliyor, saydam ya da belgesel film gösterimlerini izliyor, türkü dinleyip söylüyor. Ne yazık ki, Ruhi Su’nun bu toplantılara geldiği güne rastlayamadım, ancak dolaylı yoldan yine belirleyici oldu sevgili Şaman Dedesi Eyuboğlu: zindan ve sürgün yılları bitip İstanbul’a geldikten sonra düzenli bir iş bulup türkülerini söyleyemeyen sevgili Ruhi Su, onların bir yöredaşının açtığı, Karaköy’de Tatlıcı Han’ın bodrumundaki Reis Merhaba’da söylemeye başladı; ve ben, yakın çevrem 1964’te oraya gidip Büyük Usta’yı dinlemeye başladık; şimdi çalışma odamda Sevil’in orada şöyle bir metre ötesinde, hayran hayran onu dinlerken çekilmiş bir fotoğrafı var.
Maçka’daki eve ilk gidişimi anımsıyorum; doğal olarak en küçük tören, astlık üstlük yoktu; ben de bir köşeye iliştim bir boş tabureye; hayran hayran çevreme bakar, konuşulanları, özellikle Sabahattin Bey’in anlattıklarını dinlerken, dal gibi süzülüp dizimin dibine çöktü sevgili Magdi; adını söyledi, sizi daha önce hiç görmemiştim, dedi ezgili sesiyle. Yazık ki, Sabahattin Bey yaşarken hiç dinleyemedim Magdi’nin piyanosunu; ancak ölümünden epey sonra, o güzelim bahçeli, kedili evi bırakıp Gümüşsuyu’na taşınınca, Ustam için bir yazı yazmayı tasarladığım zaman, ek bilgiler almak üzere evine gidince tadabildim bunu; ayrıca, Sabahattin Bey’in sevdasıyla işini, ailesini, yurdunu bırakıp gelmezden önce doldurduğu plağı armağan etti.
Yaşadıklarımızı biliyorsunuz: şimdi toplum ve siyaset uzmanı gibi kanal kanal dolaşan bir alçak, herkese açık o güzelim ekin-sanat yuvasına süzülmüş, belge bilgi diye kendi uydurduklarını kâğıda dökmüş, Amerikan maşası üstlerine vermiş; 1971 kasırgasında, daha başka nitelikli insanlarla birlikte Eyuboğlu çifti de yakapaça kodese tıkıldı; ve cânım Ustam, dünyanın en temiz insan ve ekin sevenlerinden, gerçek ışık kaynağı bırakıldıktan kısa bir süre sonra can verdi.
Tıpkı Sivas’ta diri diri yakılan 37 insanımızın ısrarlı çağrılarına, yakarmalarına aldırmayan, telefonu açıp oradaki birlik komutanını aramayan, dahası bir helikoptere atlayıp Sivas’a gitmeyen, gidemeyen Erdal İnönü’nün bugün en küçük bir üzüntü duymadan ortalıkta dolaşması, ayrıca herkese demokrasi, hoşgörü (?) dersi vermesi gibi, Sabahattin Eyuboğlu’nun erken ölümünden sorumlu Mahir Kaypak da utanıp arlanmadan salınıp geziyor, yüzüne tükürülmediği gibi, tersine alkışlanıp saygı görüyor. Demek ki, sevgili Metin Aydoğan’ın belgeleyip anımsattığı üzere, sevgili Atamızın ölümünden topu topu 5 ay sonra, Nisan 1939’da ABD ile imzalanmaya başlanan ikili anlaşmalar kusursuz işe yaramış, güzelim Anadolu halkı iyice yozlaşıp çürümüş, bütün soylu değerlerini unutmuş!
Dünyamızın en soylu, en yüce gönüllü, gerçekten uygar insanlarından birine vurulup ülkemize gelen; kendi ince, üstün niteliklerini sevgilisininkilere katan; ömür boyu insanlara da, doğanın bütün öbür varlıklarına da, kendisine yapılanlara bakmaksızın bütün benliğiyle sevgi, ilgi gösteren Magdi Ruffer Eyuboğlu da sonunda yoruldu; yıldızların arasına, sevgilisinin yanına döndü.
Cihangir’e taşınalı beri onu, özenli giyiminden, inceliğinden hiçbir şey yitirmeksizin geldiği alışveriş merkezinde görürdüm sabahları; ötesini berisini alır, bir taksiye biner, Gümüşsuyu’na dönerdi.
Doğrusu, olasılık-gereklilik ikilisine ne kadar teşekkür etsem azdır: insanlık tarihinin, çağımın, ülkemin en seçkin bu iki varlığını tanıyıp sevmeme izin verdi.
Geçen gün o günlerden kalma bir dostumu, Teoman Aktürel’i de yitirdik; benden beş altı yaşbüyüktü sanırım; biz Bölüm’de okurken, yazınsever arkadaşım İrfan Yalçın’la koridorda dolaşırken, zaman zaman geldiğini, derslere değil, Adnan Benk’in odasına girdiğini; Türk Yazını Bölümü’nden gelen Hamdi Tanpınar’ın da onlara katıldığını görürdük. Okul bitti, çevirmenliğe başladığımda doğal olarak De Yayınevi’nde, Memet Fuat’ı görmeye gelince görürdüm onu; bir ara ortak dostlarımız Beral-Teoman Madra’nın evlerinde karşılaştık, bir yaz Ayvalık’ta konukları bile olduk. İyi eğitim görmüş, nitelikli, duyarlı insanlardan biriydi Teo; ama toplum, gittikçe ağır basan Amerikan düzensizliği ondan yararlanmadı, yeteneklerini kullanmasına izin vermedi; içten içe çürüdü gitti sevgili dostum, sayısız benzeri gibi. Oysa örneğin Küba’da doğmuş olsaydı, kim bilir nasıl yararlı ve mutlu olurdu? Ya da, sevgili Atamız, Fidel gibi, şöyle bir 50 yıl başımızda kalabilseydi…
Sait Maden geçen yıl Nilgün’le beni Hilmi Akman’la tanıştırdı; Hilmi, hukuk kitapları basıyor, Yargı Dünyası adlı dergiyi çıkarıyor, artık yazınsal yayına da girmek istiyormuş. Yayınevinin adı konusunda biraz kararsızlık geçirse de, sonunda Zigana’yı seçti, ve bu ay ilk kitaplarını çıkardı.
İlki, Edgar Allan Poe’nun Arthur Gordon Pym’in Olağanüstü Serüvenleri; okurken göreceksiniz, bir bakıma türündeki benzerlere öncülük eden, Jules Verne’in ele aldığı bir konuyu işleyen çarpıcı, ilginç bir anlatı; Nilgün Şarman’ın özenli, şiirsel çevirisiyle. Saitçiğim her zamanki titizliğiyle, yayınevine yalın, çarpıcı bir simge tasarlamış; kitap kapakları da onun. Hilmi de, Sami Abbas’ın özenli dizgisi, Hanife Kıdık’ın kılı kırk yaran düzeltmenliğiyle, kusursuz kitaplar ortaya çıkarmış. Harfler büyük, seçilen kâğıt hafif ve nitelikli. Amansız sömürgeci saldırısıyla allak bullak olan ülkemde, insana, yazara, okura, yayıncıya yakışan kitaplar. Yürekten alkış.
İkinci kitap Jack London’dan Ayten Maden’in çevirdiği Uzak Bir Ülke adlı öyküler; kitapseverler London’u yakından tanır elbet; yapıtta üç uzun öyküsü yer alıyor.
Üçüncü yapıt, Aldous Huxley’in, Cesur Yeni Dünya; Ender Gürol çevirmiş. Buharlı makinenin, dizi üretimin, işleyimin, uygulaymın bulunuşundan sonra dünyanın, canlı varlıkların, o arada elbet kendisinin duygusal, coşkusal yanlarını küçümseyen, her şeyi makineye benzetmeye girişen insanoğlunun karşılaştığı, karşılacağı tuzakları, kapılacağı zorba yönetim hevesinin sakıncalarını anlatan bir yapıt. Düşülkelerin (ütopyaların) hangisini düşleyip gerçekleştirmeye çalışmamız gerektiğini anımsatan dürüst bir çağrı. Ama görünüşe göre, anamalcılık, bu sağlıklı uyarılara şimdilik bütün gözleri kulakları beyinleri kapatmış; bakalım ne zaman dönebileceğiz bu öldürücü gidişten?
Dördüncü kitap, büyük talihsiz ozan Mayakovski’nin sevgilisi Lili Birik’e yazdığı mektuplar; ilk basımını sevgili Memet Fuat’ın De Yayınları’nda yaptığı kitabı sonra Yazko, ardından Kavram Yayınları basmıştı; Sait’le Hilmi, sağolsunlar, Memet Abi kadar güzel bastılar bu yürek burkan sevda şarkılarını.
Son kitap, 800. yılını kutladığımız Mevlânâ’dan; Abdullah Öztemiz Hacıtaciroğlu’nun çevirdiği Mesnevi’den Seçmeler. Büyük gizemci ozan-düşünürün bu özdeyiş-öğütleri, dayanılmaz duruma gelen güncel yaşamdan kaçıp biraz erinç, dinginlik bulmasına yardım edebilir.
Can Yayınları da Nilgün Şarman’ın bir çevirisini bastı tam bu günlerde; Çinli yazar Su Tong’un Pirinç adlı romanı. 1930’larda, bin bir çalkantı içindeki Çin’de en temel besin olan pirincin ayrıca para yerine geçişini, cinsel ilişkilerde etkileme ya da işkence aracı olarak kullanılışını çok çarpıcı bir dille anlatmış Su Tong; Şarman’ın zengin, pürüzsüz Türkçesiyle yaz günlerinizi şenlendirecek bir yapıt.
Berfin Yayınları da iki kitabı gönderdi; ilki, Askeri Öner’in, Anadolu’da Kızılca Halvet’i; Aleviliğe, Bektaşiliğe dek uzanan yolun başındaki “Gizli Buluşma Yeri-Halvet” kitabın adı ve konusu; Anadolu’daki ilk temel ayaklanmalardan Babaî Ayaklanması’nı ele almış yazar, ilkin film öyküsü, sonra roman olarak yazmış. Meraklısı için gerçekten çok ilginç bir yapıt.
İkinci kitapsa Sadık Yılmaz’ın Umuda Akan Nehir’’i; yazar burada altmışlı, yetmişli, seksenli yıllar boyunca daha insanca bir yaşam umuduyla Batı’ya, Avrupa’ya koşan, akan yığınların öyküsünü anlatmış; zavallı insan kardeşlerimiz! Umut kaynağı diye koştukları ülkeler aslında bütün dünyayı en az 500 yıldır amansızca, acımasızca sömürenlerin kalesiydi. Şimdi ne duruma düştüklerini örneğin Bânû Avar’ın kitaplarında, belgesellerinde görüyor can gözünü yummamış olanlar. Gözünü kulağını körleştirmiş olanlarsa ABD, AB seçiminde kendi iplerini elleriyle yağlıyorlar: hani şu sözümona ulusçu (?) MHP başının kendisini dinleyenlere attığı ip!
Yapı-Kredi Yayınları’ndan da iki kitap geldi; ilki değerli ozanımız Oktay Rifat’ın Bir Kadının Penceresinden adlı romanı; 1975’lerde, evli üç çocuklu bir kadınla yine evli devrimci bir erkeğin gizli sevdalarını anlatıyor büyük ozan. Okumamış olanlar için.
İkinci kitap A.Adnan Azar’ın şiirleri: Beyaz Ayarı. Kitabın 37 bölümlü Işık Oyunları şiirinden 36. bölümü paylaşalım:

dedi, seninle ben
bir cehennem oyunundayız

dedi,’rol’
çaldık fırtınalardan.

kaldık, dedi, kaldık
aynaların ardında.

dedi, mühürlendik
dedi, sırlarımıza.

dedi, sahne.

dedi, hani
dedi, perde.

Berfin/Bahar. S. 114. Ağustos 2007.

25 Temmuz 2007 Çarşamba

YAŞAR ÇAĞBAYIR

Bugün size sıradan bir kahramanın sıradışı çalışmasından sözedeceğim.
Yaşar Çağbayır, Sökeli bir Türkçe öğretmeni; 1968’de okulunu bitirip Konya Ereğli’nin Halkapınar Bucağı’ndaki ortaokula atanıyor; görev yerine gittiğinde okulun adının var, binasının bulunmadığını görüyor. Bir öğretmen arkadaşıyla ilkokulun alt katında iki sınıf açıp çalışmaya başlıyor. Okulun yazışma işleri de doğal olarak onun üstünde. Günün birinde bakanlıktan “ekteki belgenin ‘mümzi’ ve ‘temhir’ kılınarak iadesi” diye bir yazı alıyor.(Ben 70 yaşındayım, bunca yıldır dille uğraşıyorum, bu iki sözcüğü bilmiyorum; 1968’de MEB’dan gelen yazıya bakın!) Türkçe öğretmeni Yaşar da bilmiyor doğal olarak, bütün sözlükleri karıştırıyor, yok, yok. Yazı makinesinin başına geçip “ Okulumuzda mümzi ve temhir bulunmamaktadır. Bilgilerinize arz ederim” diye yanıtlayıp kaymakama götürüyor. Kaymakam yazıyı okuyunca gülmeye başlıyor: “Hay deli çocuk, istenen dizelgeyi zaten imzalayıp mühürlemişsin”diyor.
Bu olay yaşamını değiştiriyor; bilmediği sözcükleri bir kenara yazmaya başlıyor. Önce fihristlere yazıyor, onlar yetmiyor, fişlere geçiyor, bu fişleri ayakkabı kutularında saklıyor. O kadar çoğalıyorlar ki, yıllar sonra evden taşınırken salt onlar için bir römorkör getirmesi gerekiyor.
Bulduğu yeni sözcüklerle ilgili fişleri Türk Dil Kurumu’na bağışlamayı düşünürken, yurdumuzun başına indirilen 1980 gürzünden sonra 1981’de bütün okullara “her sınıfta bir Türkçe Sözlük bulundurulacak”genelgesinin ardından cayıyor. 25 sınıfına aldırdığı Mehmet Doğan’ın sözlüğündeki yetersizlikleri görünce, yazara mektup gönderiyor. 3 ay gece gündüz çalışıp düzelttiği Sözlük bu biçimiyle yeniden basılıyor.
O arada Yaşar Çağbayır 1993’te MEB’dan Tarım Bakanlığı’na geçiyor, kendine ayıracak zamanı artıyor. Ne yapayım şimdi? diye düşünürken, biriktirdiği sözcüklerden bir sözlük oluşturmak geliyor usuna. Özbek diliyle Türkçe arasındaki benzerlikleri görünce, Uygurcaya eğiliyor. Bu konudaki yabancı kaynaklı belgeleri 2 oğlu Türkçe’ye çeviriyorlar. En çok TBMM Kitaplığı’ndan yararlanıyor. 800 kitabın fotokopyasını yaptırıyor, 142 000 kaynağı tarıyor. Ele aldığı sözcüklerinin kökenini araştırıyor.
1998’de emekli oluyor; artık bilgisayarla çalışmaya başlıyor. Biriktirdiği fişleri sayara tam 5 yılda aktarabiliyor. Fişleri bir an önce sayara geçirip başından atmak istiyor, çünkü faranjiti var, kutulardaki fişler müthiş nemlenmiş; kurutmaya kalkınca yazılar silinmiş. Fişlerin sayara geçirilmesi bitince, sıra köken bilgisine gelmiş. O da 3 yılını almış. Günde 8 saat sayar başında çalışınca orası burası tutulmuş,omuzları çökmüş, bedensel sağaltıma girmesi gerekmiş. Bir ara o kadar bunalmış ki, dolaşmaya çıktığında içinden bilgisayarın çalınmasını ister olmuş. Ama o arada yazdıklarını disklerini çekmiş. Sözcükleri bir köşeye yazmaya başlayışından 38 yıl sonra Sözlük basıma hazır duruma gelmiş.
Bu kez de yayınevi bulma sorunu var elbet; her kapıyı çalmış, sonunda Ötüken Yayınevi ilgilenmiş; bir yıllık hazırlığın ardından 5 ciltte, 5744 sayfada 246 000 sözcük içeren bu çarpıcı yapıt gün ışığına çıkmış.
Bu Sözlük’te, Göktürk, Eski Uygur, Hakaniye, Oğuz, Eski Anadolu, Osmanlı, Çağdaş Türkçe’nin yanında Anadolu, Rumeli, Kıbrıs, Kerkük ağızlarında ve Osmanlıca bir dizin verilmiş. 246 binin 55 bini Osmanlıca, 10 biniyse Fransızca, Rumca ve İngilizce; geri kalan 180 000 sözcük Türkçe. (Hey gidi hey, Türkçe yoksuldur, Batı dillerinde yazılmış şeyleri aktarmaya yetmez, yetemez! diyenlerin her yerleri çınlasın.)
Ötüken Türkçe Sözlük’te 800 yıl önce kullanılan sözcükler de var. Ön-Türklerle başlayan günümüze dek gelen bir dil birikimi, zenginliği.
Şimdi gelin de tek başına, kimseden en küçük bir destek, yandım görmeden, tersine alaya alınarak,kösteklenerek, salt bilgiye dayanan sezgisiyle bunun böyle olduğunu öne sürüp araştırmaları başlatan Türk Dil ve Tarih Kurumları’nı kurup ulusuna armağan eden (80 balyozu ikisini de neye çevirdi biliyorsunuz) Atatürk’ün önünde yerlere eğilmeyin! Ve onun sezdiklerini Yaşar Çağbayır’dan çok önce kanıtlayıp belgeleyen Kâzım Mirşan ile Halûk Tarcan’ı ayakta alkışlamayın
Sıradan Anadolu kahramanı Yaşar Çağbayır, bugün yapıtındaki sözcük sayısını 546 000’e çıkarmak istiyormuş. Onu da yürekten alkışlıyorum elbet.

1 Temmuz 2007 Pazar

1 MAYIS’I KÜBA’DA YAŞAMAK

Bunu geçen yıl istemiş, başaramamıştık; bu yıl geçekleştirebildik.
25 Nisan’da Paris yoluyla Havana’ya uçtuk. Küba’ya gidebilme talihine erenler biliyor, eski Havana’da, körfeze bakan bir konukevine yerleştik.
O gün 12’den sonra geldiğimiz için, akşam yemeğini dışarıda yemek gerekti; konukevinde görevli güleryüzlü bir insan bizi alıp evler arasındaki bir aşevine götürdü; en doğal biçimde, müzik eşliğinde ilk yemeği tattık.
İlk gün eski Havana’yı dolaşma vardı; öğlen yemeği, Hemingway’in sürekli gittiği bir yerdeydi; doğrusu ünlü yazar ağzın tadını çok iyi biliyormuş: irili ufaklı hayvan öldürümünden arta kalan zamanlarında, Havana’nın en usta aşçıları kendisine yerel lezzetleri sunmuşlar.
Alanın birinde bir küme çocuğa rastlıyoruz, başlarında öğretmenleri, bir köşede çember olup bedeneğitimi yapıyorlar; bağırıp çağırma yok, bedeneğetmi oyunla dans arası bir şey. Bir hanım arkadaşımız şeker dağıtmaya başlayınca, öğretmenin bir işaretiyle çöküyor, uslu uslu ellerini uzatıp bekliyorlar. Sevil dayanamayıp tombul bir çikolatanın kolunu öpüyor
Soluklanmak üzere oturduğumuz kahvede elbet müzik var; az sonra karımızdaki kilisenin önünde üç kız bir oğlan beliriyor, bin bir renkli giysiler içinde, sırıkların tepesinde dans etmeye başlıyor, bize doğru geliyor, köşeyi dönüyor, öbür yöne ilerleyip gözden yitiyorlar ; masal gibi.
Ertesi gün, yerel kılavuzumuz Yuri Nápoles önderliğinde, Junior’un kullandığı rahat otobüsle Santa Clara’ya yollandık; Santa Clara’nın Küba tarihinde özel bir yeri var: 1956’da 80 arkadaşıyla Granma gemisine binip Küba kıyıların yanaşan Fidel’in candaşı, yoldaş Che Guevera, Batista’ya karşı giriştikleri vurkaç savaşının sonlarında, Santa Clara’ya doğru ilerlemekle görevlidir; bütün ülkedeki direniş ve ayaklanma o kertededir ki, önüne gelen küçük yerleşimleri birer birer ele geçirir; ve kendilerinin de hesaplayamadığı bir anda kenti teslim alır. O anda Batista ‘nın ordusu kalmamıştır artık, nitekim zorba da ülkenin varını yoğunu çantalara doldurup kaçar.
Güzelim Küba halkının, yüzyıllardır sürüp gelen bağımsızlık özlemi, her türlü yabancı boyunduruğuna başkaldırma geleneği olmasa, 12 kişi dağın birinden yola çıkıp bunu sağlayabilir miydi?
Bütün devrimciler, koşulların ve halkların önemini çok iyi bilir; Mustafa Kemâl de, Fidel de. Ama Guevera biraz daha telaşlı, “Her yerde bir Vietnam” özlemine dayanamayıp önce Afrika’ya,, ardından Bolivya’ya gitti,biliyorsunuz; ancak Bolivya’da o sırada koşullar ve halk hazır değildi, bir de Moskova’ya bağlı Komünist Partisi desteklemeyi bırakın karşı çıkınca, genç yaşında vurulup gitti.
Fidel ve Küba halkı ona borcunu unutmamış; Santa Clara’nın en güzel tepesinde ona bir anıt-gömüt dikmiş; çok çarpıcı beyaz bir mermere devrimin simgeleri işlenmiş; önünde, dev boyutlu, eli tüfekli Che.
Arkada, kara mermerden son derece yalın bir müze, karşısında Che ile arkadaşlaranın kemiklerinin saklandığı oda; müzede, dağlardaki savaş sırasında Guevera’nın kullandığı çeşitli şeyler; saatleri, silahları, hekimlik araçları, defterleri, giysileri. Ata ya da katıra binerken kullandığı eyer yırtılmış, kalın beyaz iplikle dikilmiş, öylece duruyor.
Gömüt olarak ayrılmış odada hafif bir aydınlatma; duvarda devrim uğruna can verenlerin resimleri, kısa tarihçeleri; Che onlardan ayrı, orta yerde. Buraya tapınağa girilir gibi giriliyor, resim çekmek yok, bağırıp çağırmak da öyle, cep telefonları kapalı.
Yuri bizi yerel parti binasının önündeki Che yontusuna da götürüyor; Küba’da bütün yontular, José Marti’ninkiler de, öbür tarihsel kişilerinki de, alabildiğine gerçekçi, yalın, ama çarpıcı. Hele Che’nin bu yontusunu görmenizi isterdim: gerilla giysileri içindeki Guevera’nın bedeni devrimin özeti gibi; omuzunda at üstünde küçük bir insan, sırtındaki pencerede bir kadın, kollarını dayamış geride bırakılan yola bakıyor; bir elinde tüfek, öbüründe küçük bir çocuk, bacaklarında gerilla savaşçısı arkadaşları. Düşgücü zenginliği sevinç çığlıkları attıracak gibi.
Sonra, Che komutasındaki devrimcileri yenmek üzere Hava’dan yollanan askerleri ve donanımı taşıyan şimdi artık canlı müzeye dönüştürülmüş ünlü zırhlı treni görmeye gidiyoruz; yanımıza gençlerle dolu bir otobüs yanaşıyor, 1 Mayıs şölenleri için Havana’ya gittiklerini sanıyor; ama sorunca, öyle olmadığını öğreniyoruz: bunlar, devrim tarihini yurttaşların, özellikle öğrencilerin belleğinde diri tutmayı amaçlayan olağan gezilermiş. Bizde ikide bir soruyor iyi niyetli insanlar: neden gençlerimiz tarihimizi bilmiyor, neden Amerika’ya, Avrupa’ya bu kadar çok öykünüyor? diye. Oysa sevgili Bânû Avar, Sınırlar Arasında’nın her bölümünde Avrupa’nın, gençlerinin ne kadar çürüdüklerini gösteriyor, bıkıp usanmadan, çarpıcı, şiirsel anlatımıyla. Ancak görecek göz, anlayacak beyin gerekiyor.
Geceyi Cienfuegos kentinde geçiriyoruz; ertesi gün, Ünesco’nun , nasıl olduysa, tarihsel kalıt sayıp koruma altına aldığı kente, Trinidad’a gidiyoruz.
Bu tam bir sömürge kenti; Küba’dan ve çevreden yağmalanan zenginliklerle süslü, gösterişli evler yapılmış; bunlardan, tam tepede, aşağıdaki toprakları kuşbakışı denetleyen bir ağanınkini geziyoruz; geniş odalar, piyanolar, yontular, büstler, kocaman mutfaklar, at arabasının konduğu geniş ahır, havanlar, toplar. Ağanın yaşamındaki her şey.
Trinidad, küresel ısınmanın da etkisiyle, kaynıyor; hele benim artık adım atacak halim yok; neyse kocaman pencereli, püfür püfür esen bir aşevi bulup sığınıyoruz. Yemeğimizi yerken, yanımızdaki odaya dört bir kişi girip çıkıyor, ellerinde çalgıları. Sevil içlerinden birine, peki ama bizim için çalmayacak mısınız? diye soruyor; hiç ummazken, José gelip bize unutulmaz bir yarım saat yaşatıyor; sıradışı bir sesi var, alabildiğine duyarlı; en bildiğimiz şarkıları bile kendince söylüyor. Ne yazık ki cebinde diski yok, bitmiş. Ancak videoda kalıyor şarkılarından birinin kısa görüntüleri.
Akşam, yarımadanın kıyısındaki konukevlerinden birindeyiz; alabildiğine yeşillik, çiçekli; tertemiz odalı.
Gündüz sıcak beni çok yorduğundan, Sevil,Nilgün, Sevgi gezideki öbür arkadaşlarla emekten sonra Trinidad’daki eğlenceye gidiyor; dönüşte ağızları kulaklarında: Küba’daki konukevlerinin,dinlence sitelerinin hepsinde müzik , özel gösteriler var; ama Trinidad’da başka bir şey yaşıyorlar: bütün kent, yediden yetmişe, en süslü giysileri içinde, sokaklara dökülmüş; kiliselerde, avlularında, anlarda, yumuşacık bir ışıkta, yabancı gezginleri eğlendirmek için değil, kendileri için oynayıp şarkı söylüyor. İnsanların doğallıkları, yaşama sevinçler, cinselliği duyumsayıp dışa vuruşları karşısında hem büyük hayranlık, hem de acı duyuyorlar: biz baskıcı ataerkil toplumlarda yaşayanların ömürleri nasıl da boşa geçmiş?
Sevgi, kıvır kıvır oynayan güzelim kızlara bakıp hayıflanınca, Sevil: “biz hanım hanımcık yetiştirildik”, diyor; dünyanın en ölçülü, en sakınımlı insanlarından Sevgi de bunun üzerine, kendini tutamayıp: “iyi mok yedik!” i yapıştırıyor. Yedik mi, zorla yedirildik mi? Hâlâ bütün dünya halklarına, amansız sömürü sürebilsin diye, eldeki bütün silahlarla yediriliyor mu?
Ertesi sabah katamaranla Cayo Blanco (Akbük) gezisi var; mavi-yeşil suları geçip küçük adanın geçen yılkinin sanırım tam karşı kıyısında, bembeyaz kumsala yanaşıyoruz; bir bölümümüz karaya çıkarken geri kalanlar gözlükle denizaltına bakmaya gidiyor. Geçen kez yanaştığımız yerde daha ayrıntılı bir dinlenme yeri, devrimin anıtlarından biri, giysi satan bir köşe vardı; burası daha ıssız, tek bir yapı var, içinde birkaç kişi öğlen yiyeceğimiz karidesli pilavı, salatayı, meyveleri hazırlıyor; ama burada da beklenmedik, şaşırtıcı konuklar var: iguanalar. Verilen ananas parçalarını paytak paytak seğirtip yutuyorlar.
30 Nisan’da, Havana’ya dönmek üzere Trinidad’dan ayrılıyor, öğle yemeğini yemyeşil bir açık hayvan bahçesinde yiyoruz; ardından, yüz yıldan daha yaşlı bir trenle şeker kamışı tarlalarına gitmek üzere yola koyuluyoruz; lokomotif de, üstü kapalı yanları açık vagonlar da cıvıl cıvıl renklere boyanmış; bir küme orta yaşlı, hattâ yaşlı insan çalıp söylüyor, gezideki hanımlar neşeyle dansediyor. Vardığımız şeker kamışı tarlasının önde ilkin birer parça kamış kesip soyuyor, emelim diye ellerimize tutuşturuyorlar; hafif tatlı bir suyu var kamışın. Çalıp söyleyenlerden yaşlıca bir bey, inanılmaz derecede güzel oynuyor; genç bir hanımı seçip karşısına alıyor, bir süre sonra yere kırmızı bir mendil yayıp üstüne basmadan sağından solundan sekip geçiyor; bizim genç hanım elbet aynısını yapamıyor, mendilin tek yanında oynayıp sırasını savıyor.
Bir köşede iki at var, isteyen, ikişer ikişer bunlara binip dolaşıyor; ama asıl gösteri Yuri’den: atlardan birine atlayıp trenin yanında koşturup haklı olarak alkışlanıyor.
1 Mayıs sabahı saat 6’da kalkıp hemen kahvaltı ediyor, 8’de otobüsle Devrim Alanı’na yollanıyoruz; sabah uyandığımda, İspanyolca bilmesem de, hemen televizyonu açıyorum; henüz ortalık kapkara, alıcının ışığında, dopdolu sokaklar gösteriliyor; özellikle kırmızı gömlek giymiş her yaştan insan, ellerinde çeşitli yazılar, coşkuyla anlatıyorlar.
Yuri önceden uyarmıştı, kalabalık yüzünden Devrim Alanı’na otobüsle gidilemeyecek, birkaç kilometre yürünecekti; küresel ısınma etkisini göstermiş, hava geçen yıla oranla en az 5/6 derece daha sıcaktı; güneş altında onca saat duramayacağım için, bizim kızları ve durduğumuz yerdeki öğrencileri görüntüledikten sonra, ben otobüste kalıyorum, öbürleri ellerinde, göğüslerinde güzelim bayrağımız, en az Küba halkı kadar coşkuyla Alan’a yollanıyor. Ben de konukevine dönüp yeniden televizyonu açıyorum; gerçek sevdamızdan ötürü elimizde şimdi 4-5 Küba, Fidel belgeseli var; onlarda, Havana sokaklarında, Devrim Alanı’nda toplanan milyonları kim bilir kaç kez izledik; ama bu kez burada, Küba’daydık, canlısı karşımızda, daha doğrusu hemen yanımızdaydı.
İlgilenenler biliyordur, sevgili Fidel yaklaşık bir yıldır hasta; gerek televizyondan, gerek burada Türkçesi de satılan Granma gazetesindeki resimlerden, nasıl iğne ipliğe döndüğünü; ama usul usul toparlandığını biliyoruz; gerçi gezide bize kılavuzluk eden Gürkan o gün belki şenliğe katılır demişti, ama gelemedi; yerine, dünyanın en coşkulu Emekçi Bayramı’na kardeşi Raul önderlik etti; Fidel bu şenliklerde eskiden en az 6 saat konuşurmuş,Raul soylu, doyumlu bir devrimci olduğu için hiç konuşmadı; onun yerine İşçi Sendikaları Federasyonu Başkanı kısa bir konuşma yaptı. Sonra geçit töreni, şenliği başladı.
1991’de Soyyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Küba çok zor bir döneme girmiş; bizdeki belgesellerden birinde Fidel halkına: gerekirse mağaralara dönün, toprağı yeniden karasabanla sürün, kuru ekmek yiyin, ama bu yoldan dönmeyeceğiz! Diyordu; öyle de yapmışlar. Dolayısıyla, konut yapımı da, varolanların bakımı onarımı da durmuş yıllarca; onun için bugün Havana’yı, Küba’ya dolaşanlar yıkık dökük, boyasız bir sürü yapı görüp, aman,ne kadar yoksul bir ülke, diyor ya da yazıyor; oysa o çetin yıllarda bile, ne eğitim aksamış, ne çocuklara verilen günlük bir litre süt. O arada kendi bilgisayarlarını da yapmışlar,38 ilacın uluslar arası satış hakkını koparmışlar anamalcı tekellerden, bir yığın aşı geliştirip üretmişler, isteyene yapımını gösteriyor, üretimlik açıyorlar.
Ama geçen yıl 48 yıllık amansız acımasız Amerikan ambargosuna karşın, %10’un üzerinde bir büyüme sağlayınca yeniden konut yapımına, varolanların onarımına girişmişler; o yüzden bu yılın öncüleri yapı işçileriydi: şenliğin önünde onlar yürüyordu. Ardından girişilen enerji dönüşümünün, sağlığa ve çevreye yararlı ürünler yetiştirme atılımının emekçileri; Güney Amerika’nın dört bir yanından gelen temsilciler; ilk okuldan üniversiteye öğrenciler; askerler. Hepsinin ellerinde bu yıl öncelikle iki konuyu vurgulayan yazılar: ABD, katil Posada’yı yargıla! /Kübalı5 yurtseveri bırak!/ Bush+Posada=Terorizm.
2 Mayıs’ta, Havana’nın kalan yerlerini dolaşıyor, Hemingway’in müzeye dönüştürülmüş evini geziyoruz; geçen yıl onarımdaydı, ancak uçsuz bucaksız bahçesini görebilmiştik; bu yıl dışarıdan da olsa evin içine baktırıyorlar; o sıcakta pek ilgimi çekmiyor, bir gölgeye sığınıyorum. Sevil’in bütün üstelemelerine karşın, evdeki amcanın herhalde kendi tüfeğiyle vurduğu arslana bakmıyorum: kafamdan, arslan vuracağına, acımasızca öldürülen boğaları keyifle izleyeceğine, Küba’da bir okul yaptırsaydın, adın böyle anılsaydı, geçiyor.
Sonra Cohimar köyüne, balık avına çıktığı koyun kıyısındaki lokantasına gidiyoruz; gelenek bozulmuyor, yine en usta aşevini seçmiş, unutulmaz bir balık yiyoruz.
Gezide tanıştığımız Nurgül-Alaattin Aktan çifti Küba konusunda daha bilgili ve deneyimli; ellerindeki kitaptan gidilecek görülecek yerleri iyi biliyor, oraları dolaşıyorlar.O akşam için bize de Guevera’nın yakın arkadaşı, Dr.Fernando’nun evinin alt katında çalıştırdığı Los Castus lokantısını salık veriyorlar; onlar Madrid üzerinden İstanbul’a doğru yola çıkarken, biz de doktorun aşevine gidiyoruz.
Gittiğimize de kat kat değiyor: yediğimiz istakozun, karideslerin lezzetini bir yana bırakın, asıl armağan doktorun kendisi; düşünün, İspanya’da doğmuş, genç yaşında ortaklaşmacılığı benimsemiş bu güzel insan, İspanya iç savaşından (hani şu arslan avcısı, boğa öldürümü vurgununun romanını yazıp Küba’da keyif çatma hakkını kazandığı kanlı çatışmadan) sonra, Arjantin’e sığınıyor, tıp öğrenimi görüyor Che ile birlikte, 11 yıl sonra oradan da kaçmak zorunda kalıp bu kez Macaristan’a uçuyor; bir 11 yıl da orada; evleniyor, iki kızı oluyor. O arada Guevera ile yazışması sürüyor; yemekte yanımıza gelip bize Che’nin mektubunun aslı ile fotokopisini gösterdi:Bunca yılda köprülerin altından çok sular aktı, pek çok şey değişti, astımım olduğu yerde duruyor. Yine eskisi gibi serüvenciyim, ama artık serüvenimin bir ereği var, diyor mektubunda. Ve mektubu, yeni adım Che diye bitirmiş.Aşevinin bir duvarında her yerde görülmeyen birkaç fotoğrafı asılı.
Dr Fernando, Che’nin çağrısı üzerine 1961’de Küba’ya gelmiş, hekim olarak, toplumbilimci olarak çalışmış, şimdi emekli; Fidel 30 dolar harçlık alıyor, o da 16; ek gelir sağlamak üzere açmış aşevini. Bizim kızların ne kadar ilginç ve yakışıklı bir insansınız diye övmelerini bir süre dinliyor, sonra utana sıkıla: Bu kadar yeter, lütfen! diyerek kesiyor.
Dünyanın en ilginç 4 ülkesinde yaşama talihine ermiş, çağımızın tarih yazan, bir ülkenin yazgısını değiştiren insanlarından birine yoldaşlık etmiş bu canlı tarih anılarını yazmış, ama onları yayınlamayı düşünmüyor; oğluna bırakacağını söylüyor.
Nasıl teşekkürler ediyoruz Nurgül’le Alaattin’e!
Son gün, uçak kalkana dek boşluk var, bizim üç kız yine Havana’ya koşuyor; bense konukevinin girişinde oturup bekliyorum; o arada özellikle konukevinde çalışanları, aralarındaki ilişkiyi gözlüyorum: sabah geliyor, ayrı renklerdeki giysilerini sırtlarına geçiriyor, bizdeki ya da Avrupa’dakinin tersine, güleryüzle işlerine koyuluyorlar; en küçük bir astlık üstlük belirtisi göremiyorum; sürekli ortalığı temizleyen, toz alan hanımla yönetim görevlisi hanım karşılaştıklarında (ülkede alışkanlık uyarınca) birer yanaklarını öpüp işlerine dönüyorlar.
Derken, Küba’da araba barbarlığı olmadığı, yollar bomboş olduğu için, bağırıp çağırmadan bir cankurtaran yanaşıyor kapıya; içinden araç gereç çantaları,sedyeleri ile beş altı kişi inip asansörle yukarı çıkıyor; yarım saat sonra iniyorlar, sedye boş: demek ki konuk odasında iyileştirildi.Gelip hemen yanımdaki masaya oturuyorlar; yönetim görevlisi hanım da yanlarına. Onlara soğuk birer içecek ısmarlıyor, bir yandan da sanırım tutanağını düzenliyor. Yine kesin dostça, kasıntısız ilişkiler; ayağa kalkan beyaz gömleklilerden hangisi yakınsa araç gereç çantasını sedyeyi o kapıp götürüyor.
Paris uçağı bir saat geç kalkıyor; Küba’yı gezmeye gelmiş Avrupalılar korkunç, içler acısı: ne durmayı oturmayı biliyorlar, ne konuşmayı; geçen akşam Ulusal Kanal’da sevgili Bânû Avar’ın anımsattığı gibi, bize hep “kıro” derler ya, asıl bu kendini beğenmiş kan emici sömürücü “kıroları” görecektiniz!
Paris hava alanı gerçek bir karabasan: yolcuları bir kapıdan öbürüne taşıyacak araçlar zamanında, yeterli sayıda gelemiyor, insanlar merdivenlerde, salonlarda birikiyor, üst üste yığılıyor; sonra ister istemez bir koşu. Biz bir saat geciktik ya, İstanbul uçağına ancak ucu ucuna yetiştiriliyoruz, hem de tam bir acıklı gülmeceye dönüşmüş arama taramalardan sonra; bavullarımız bu koşuya yetiştirilemiyor, ancak ertesi gün evlerimize getirilecek; hadi bunun için doldurulacak kâğıtların başına – neyse ki evlere dağıtım aksamıyor!
Küba’nın kendinden emin, telaşsız, yumuşacık düzeninden sonra, Avrupa gerçek bir korku filmi! Ve sevgili Fidel’in halkına seslenirken dediği gibi, nasıl da kıskanıyor, kızıyorlar 48 yıldır sımsıkı ambargo altında inletilmiş yoksul, ama onurlu mu onurlu bir halkın bunu başarmış olmasına!
Dostlarımız bize soruyorlar, iyi ama doymadınız mı Küba’ya gitmeye? Hayır; doyulur mu? Gittikçe zıvanadan çıkartılan Amerikan küresinde yaşayanlardan bizim gibiler için oraya gitmek gerçek bir sağaltım, bir soluk alma; yarın iki kuruşumuz olursa, yine oraya koşucaz, hem kendimizi ödüllendiricez, hem güzeller güzeli Küba halkına küçük bir yardımda bulunucaz.
Erol Bilbilik, Profil yayınlarının bastığı, Dünyayı Yöneten Gizli Örgütler/Küresel İktidarın Kurmaylarıt adlı yapıtını yollamış;
“Emperyalizm, çürüyen kapitalizmdir. Emperyalist sistem akıl ve insanlık dışıdır. 21. Yüzyıl’da çürümenin zirvesine varılmıştır. Dünya sermayesi mafyalaşmıştır. Mafya, işlerini komplolarla yürütür. “
Bu saptamaların ayrıntısını merak ediyorsanız, hemen alın bu değerli incelemeyi.
Berfin Yayınları da beş kitabını birden gönderdi: Cemşid Bender’in Kürt Mitolojisi; Bektaş Tufan’ın Gazilik ve Kimlik’i; şiir dizisinde Ahmet Dümrül’ün Güzel İnsan’ı; Tekin Karabey’in Dar Hayat’ı, Mehmet Ataman’ın Sıcak Yağmurlar’ı.
Daha önce de belirtmiştim, dostum Mehmet Kıyat talihli insanlardan;yerinde verdiği bir kararla giriştiği galericilik ona başka ozanların düşlerinde bile göremeyecekleri bir olanak sağladı: şiirlerini üstelik büyük bir özenle, istediği kâğıda kendisi basabiliyor.
Bunların sonuncusu da geldi; Adnan Turani’nin bir resminin süslediği Daha İyisi Yok.
Değerli dostum Halûk Tarcan Paris sayfasını kapatıp yurda döndü, Mecidiyeköy’e yerleşti; geldiğinden beri sesleniyor, bir türlü buluşamıyorduk; sonunda Pazar günü yapabildik bu işi. Ç beş dostunu daha çağırmıştı; doğal olarak müziğin yanında ömrünü verdiği konuyu, Ön-Türkler’i ve dillerini, yazılarını konuştuk; konuklar arasında ressam-resim öğretmeni Ceylan Mutlu ile eşi M.Ünal Mutlu da vardı.
Ünal Mutlu da Tarcan gibi merakı çok yönlü bir insan: ODTÜ’sinde inşaat mühendisliği okumuş, ama sevdası dil, sözcüklerin, dolayısıyla uygarlıkların kökenleri. Önce Arapça,Rusça, Fransızca, Almanca, Latince, Grekçe’nin kökenlerine eğilmiş; son beş yıldırsa Sümerce, Çuvaşça, Eski Anadolu dilleri ve Etrüskçe’ye yönelmiş Son çalışmasını armağan etti: Dünya Uygarlıklarında Türk Dili ve Kenger (Sümer)Uygarlığı.
Kitabın başından birkaç satır alalım:
“Sümer yazısında harf yoktur, heceler vardır. Her hecenin bir resmi-çizimi vardır. Akadça-Sümerce sözlükleri kullanarak, Sümerce’deki her heceye bir anlam ve ses vererek Sümerceyi çözmek zaman zaman hatalara yol açmaktadır. Örneğin:
Ki(Sm): Yer, yurt
En(Sm): Kral,lord
Gir(Sm): Uygar, yüce, soylu
Kİ-ENGİR: Sümerler; Yüce Kralların Yurdu (?)
Oysa Sümerlerin ilk tanrısı ENGÜR’den yola çıkılarak bir açıklama yapılabilir.
Kİ Sümercede ve öbür Eski Çağ dillerinde ‘yer’ ve ‘Oğul, kul, sop,soy’ anlamlarına gelmektedir.
ENGÜR (SM):İlk Sümer Tanrıçası,’Tanrıların ve Evrenin Tanrısı’
Kİ-AN (Ön Tr): Kan, soy, oğul.
Kİ-EN-GÜR :Engür’ün soyu (Gürsoy, Gürkan)
Ancak en güçlü ve mantıklı olasılık, Sümerlerin olası anayurtlarının adı olan KENGE’nin (Harezm’in) Sümerlere ad olarak verilmesidir.
KENGE (Es Tr) : Harezm bölgesi.
KENGE –ERİ (Tr) : Kenge insanı, Kenge’den gelenler
KENGERİ : Sümerlerin gerçek adı.
Gördüğünüz gibi, son derece ilginç bir çalışma.Merak edenler Ünal Mutlu’nun şu yazışma adresine başvurup edinebilirler: unalmtl@yahoo.com
YKD, Kâzım Taşkent salonunda Peter Hristoff’un Mutlu-Mutsaz adlı sergisini açtı; her zamanki gibi kitabını da bastı. Burada doğup ABD’ye göçmüş, orada eğitim görmüş birinin dünyaya, sorunlarına, Türkiye’ye bakışı. Acı yok, üzüntü yok, uzaydan bakar gibi, her şeye dokunup geçmeler: ahhh! Keşke başta ABD, bütün sömürgeci sömürücü Batılar bu kadar aç gözlü olmasaydı da, dünyamız böyle toz pembe kalabilseydi.

Berfin/Bahar. S. 113, Temmuz 2007.