1 Ağustos 2007 Çarşamba

MAGDİ RUFFER

İnce sesli, ince ruhlu Magdi Ruffer’i, şimdi banka biçiminde bir Amerikan sülüğünün yapıştığı yerdeki bahçeli, güzel Maçka evinde tanıdım; yurdumun yetiştirdiği en nitelikli insanlardan birinin, Sabahattin Eyuboğlu’nun bin bir kedili eşiydi.
1955 yılında yazıldığım Edebiyat Fakültesi’nin Fransız Dili ve Yazını Bölümü'nde öğretmen olmasaydı, yazar olarak uzaktan tanıyıp sevsem de, nasıl tanışırdım sevgili Sabahattin Eyuboğlu ile? O günlerde, Hasanoğlan’da hem de kurucu öğretmenlik yaptığını bilmiyordum elbet; Ruhi Su ile yan yana, can cana köy çocuklarını aydın kıldıklarını da. Bilmesem de, Sabahattin Bey, her açıdan yaşamımda etkili olacaktı: çeviri dersini o kadar yaratıcı biçimde veriyordu ki, sonra uğraşım olacak işi belli ki onun ektiği tohumlarla sevmişim.
O günlerin sıradışı koşulları, sevgili Adnan Benk de öğretmenimizdi; ama hemen hiç göremedik yüzünü; zaman zaman Bölüme gelse de, hanım öğretmenlere kahve çay içip giderdi; ancak okulu bitirip çeviriye başladıktan sonra, ünlü Larousse’un çevrilmesi işinin başına yönetici olduğu zaman varabildim yanına. Sabahattin Bey’se onun tersine, tam bir bilge, ekin adamıydı; gönlü kapısı herkese açıktı; o yüzden, şimdi kim elimden tutup götürdü anımsamıyorum ama, rahatça, koşa koşa gittim evlerine; ev değil dergah, cemevi; her Pazartesi İstanbul’un en seçkin sanat, yazın insanları toplaşıp kucaklaşıyor, Sabahattin Beyin unutulmaz söyleşilerini dinliyor, saydam ya da belgesel film gösterimlerini izliyor, türkü dinleyip söylüyor. Ne yazık ki, Ruhi Su’nun bu toplantılara geldiği güne rastlayamadım, ancak dolaylı yoldan yine belirleyici oldu sevgili Şaman Dedesi Eyuboğlu: zindan ve sürgün yılları bitip İstanbul’a geldikten sonra düzenli bir iş bulup türkülerini söyleyemeyen sevgili Ruhi Su, onların bir yöredaşının açtığı, Karaköy’de Tatlıcı Han’ın bodrumundaki Reis Merhaba’da söylemeye başladı; ve ben, yakın çevrem 1964’te oraya gidip Büyük Usta’yı dinlemeye başladık; şimdi çalışma odamda Sevil’in orada şöyle bir metre ötesinde, hayran hayran onu dinlerken çekilmiş bir fotoğrafı var.
Maçka’daki eve ilk gidişimi anımsıyorum; doğal olarak en küçük tören, astlık üstlük yoktu; ben de bir köşeye iliştim bir boş tabureye; hayran hayran çevreme bakar, konuşulanları, özellikle Sabahattin Bey’in anlattıklarını dinlerken, dal gibi süzülüp dizimin dibine çöktü sevgili Magdi; adını söyledi, sizi daha önce hiç görmemiştim, dedi ezgili sesiyle. Yazık ki, Sabahattin Bey yaşarken hiç dinleyemedim Magdi’nin piyanosunu; ancak ölümünden epey sonra, o güzelim bahçeli, kedili evi bırakıp Gümüşsuyu’na taşınınca, Ustam için bir yazı yazmayı tasarladığım zaman, ek bilgiler almak üzere evine gidince tadabildim bunu; ayrıca, Sabahattin Bey’in sevdasıyla işini, ailesini, yurdunu bırakıp gelmezden önce doldurduğu plağı armağan etti.
Yaşadıklarımızı biliyorsunuz: şimdi toplum ve siyaset uzmanı gibi kanal kanal dolaşan bir alçak, herkese açık o güzelim ekin-sanat yuvasına süzülmüş, belge bilgi diye kendi uydurduklarını kâğıda dökmüş, Amerikan maşası üstlerine vermiş; 1971 kasırgasında, daha başka nitelikli insanlarla birlikte Eyuboğlu çifti de yakapaça kodese tıkıldı; ve cânım Ustam, dünyanın en temiz insan ve ekin sevenlerinden, gerçek ışık kaynağı bırakıldıktan kısa bir süre sonra can verdi.
Tıpkı Sivas’ta diri diri yakılan 37 insanımızın ısrarlı çağrılarına, yakarmalarına aldırmayan, telefonu açıp oradaki birlik komutanını aramayan, dahası bir helikoptere atlayıp Sivas’a gitmeyen, gidemeyen Erdal İnönü’nün bugün en küçük bir üzüntü duymadan ortalıkta dolaşması, ayrıca herkese demokrasi, hoşgörü (?) dersi vermesi gibi, Sabahattin Eyuboğlu’nun erken ölümünden sorumlu Mahir Kaypak da utanıp arlanmadan salınıp geziyor, yüzüne tükürülmediği gibi, tersine alkışlanıp saygı görüyor. Demek ki, sevgili Metin Aydoğan’ın belgeleyip anımsattığı üzere, sevgili Atamızın ölümünden topu topu 5 ay sonra, Nisan 1939’da ABD ile imzalanmaya başlanan ikili anlaşmalar kusursuz işe yaramış, güzelim Anadolu halkı iyice yozlaşıp çürümüş, bütün soylu değerlerini unutmuş!
Dünyamızın en soylu, en yüce gönüllü, gerçekten uygar insanlarından birine vurulup ülkemize gelen; kendi ince, üstün niteliklerini sevgilisininkilere katan; ömür boyu insanlara da, doğanın bütün öbür varlıklarına da, kendisine yapılanlara bakmaksızın bütün benliğiyle sevgi, ilgi gösteren Magdi Ruffer Eyuboğlu da sonunda yoruldu; yıldızların arasına, sevgilisinin yanına döndü.
Cihangir’e taşınalı beri onu, özenli giyiminden, inceliğinden hiçbir şey yitirmeksizin geldiği alışveriş merkezinde görürdüm sabahları; ötesini berisini alır, bir taksiye biner, Gümüşsuyu’na dönerdi.
Doğrusu, olasılık-gereklilik ikilisine ne kadar teşekkür etsem azdır: insanlık tarihinin, çağımın, ülkemin en seçkin bu iki varlığını tanıyıp sevmeme izin verdi.
Geçen gün o günlerden kalma bir dostumu, Teoman Aktürel’i de yitirdik; benden beş altı yaşbüyüktü sanırım; biz Bölüm’de okurken, yazınsever arkadaşım İrfan Yalçın’la koridorda dolaşırken, zaman zaman geldiğini, derslere değil, Adnan Benk’in odasına girdiğini; Türk Yazını Bölümü’nden gelen Hamdi Tanpınar’ın da onlara katıldığını görürdük. Okul bitti, çevirmenliğe başladığımda doğal olarak De Yayınevi’nde, Memet Fuat’ı görmeye gelince görürdüm onu; bir ara ortak dostlarımız Beral-Teoman Madra’nın evlerinde karşılaştık, bir yaz Ayvalık’ta konukları bile olduk. İyi eğitim görmüş, nitelikli, duyarlı insanlardan biriydi Teo; ama toplum, gittikçe ağır basan Amerikan düzensizliği ondan yararlanmadı, yeteneklerini kullanmasına izin vermedi; içten içe çürüdü gitti sevgili dostum, sayısız benzeri gibi. Oysa örneğin Küba’da doğmuş olsaydı, kim bilir nasıl yararlı ve mutlu olurdu? Ya da, sevgili Atamız, Fidel gibi, şöyle bir 50 yıl başımızda kalabilseydi…
Sait Maden geçen yıl Nilgün’le beni Hilmi Akman’la tanıştırdı; Hilmi, hukuk kitapları basıyor, Yargı Dünyası adlı dergiyi çıkarıyor, artık yazınsal yayına da girmek istiyormuş. Yayınevinin adı konusunda biraz kararsızlık geçirse de, sonunda Zigana’yı seçti, ve bu ay ilk kitaplarını çıkardı.
İlki, Edgar Allan Poe’nun Arthur Gordon Pym’in Olağanüstü Serüvenleri; okurken göreceksiniz, bir bakıma türündeki benzerlere öncülük eden, Jules Verne’in ele aldığı bir konuyu işleyen çarpıcı, ilginç bir anlatı; Nilgün Şarman’ın özenli, şiirsel çevirisiyle. Saitçiğim her zamanki titizliğiyle, yayınevine yalın, çarpıcı bir simge tasarlamış; kitap kapakları da onun. Hilmi de, Sami Abbas’ın özenli dizgisi, Hanife Kıdık’ın kılı kırk yaran düzeltmenliğiyle, kusursuz kitaplar ortaya çıkarmış. Harfler büyük, seçilen kâğıt hafif ve nitelikli. Amansız sömürgeci saldırısıyla allak bullak olan ülkemde, insana, yazara, okura, yayıncıya yakışan kitaplar. Yürekten alkış.
İkinci kitap Jack London’dan Ayten Maden’in çevirdiği Uzak Bir Ülke adlı öyküler; kitapseverler London’u yakından tanır elbet; yapıtta üç uzun öyküsü yer alıyor.
Üçüncü yapıt, Aldous Huxley’in, Cesur Yeni Dünya; Ender Gürol çevirmiş. Buharlı makinenin, dizi üretimin, işleyimin, uygulaymın bulunuşundan sonra dünyanın, canlı varlıkların, o arada elbet kendisinin duygusal, coşkusal yanlarını küçümseyen, her şeyi makineye benzetmeye girişen insanoğlunun karşılaştığı, karşılacağı tuzakları, kapılacağı zorba yönetim hevesinin sakıncalarını anlatan bir yapıt. Düşülkelerin (ütopyaların) hangisini düşleyip gerçekleştirmeye çalışmamız gerektiğini anımsatan dürüst bir çağrı. Ama görünüşe göre, anamalcılık, bu sağlıklı uyarılara şimdilik bütün gözleri kulakları beyinleri kapatmış; bakalım ne zaman dönebileceğiz bu öldürücü gidişten?
Dördüncü kitap, büyük talihsiz ozan Mayakovski’nin sevgilisi Lili Birik’e yazdığı mektuplar; ilk basımını sevgili Memet Fuat’ın De Yayınları’nda yaptığı kitabı sonra Yazko, ardından Kavram Yayınları basmıştı; Sait’le Hilmi, sağolsunlar, Memet Abi kadar güzel bastılar bu yürek burkan sevda şarkılarını.
Son kitap, 800. yılını kutladığımız Mevlânâ’dan; Abdullah Öztemiz Hacıtaciroğlu’nun çevirdiği Mesnevi’den Seçmeler. Büyük gizemci ozan-düşünürün bu özdeyiş-öğütleri, dayanılmaz duruma gelen güncel yaşamdan kaçıp biraz erinç, dinginlik bulmasına yardım edebilir.
Can Yayınları da Nilgün Şarman’ın bir çevirisini bastı tam bu günlerde; Çinli yazar Su Tong’un Pirinç adlı romanı. 1930’larda, bin bir çalkantı içindeki Çin’de en temel besin olan pirincin ayrıca para yerine geçişini, cinsel ilişkilerde etkileme ya da işkence aracı olarak kullanılışını çok çarpıcı bir dille anlatmış Su Tong; Şarman’ın zengin, pürüzsüz Türkçesiyle yaz günlerinizi şenlendirecek bir yapıt.
Berfin Yayınları da iki kitabı gönderdi; ilki, Askeri Öner’in, Anadolu’da Kızılca Halvet’i; Aleviliğe, Bektaşiliğe dek uzanan yolun başındaki “Gizli Buluşma Yeri-Halvet” kitabın adı ve konusu; Anadolu’daki ilk temel ayaklanmalardan Babaî Ayaklanması’nı ele almış yazar, ilkin film öyküsü, sonra roman olarak yazmış. Meraklısı için gerçekten çok ilginç bir yapıt.
İkinci kitapsa Sadık Yılmaz’ın Umuda Akan Nehir’’i; yazar burada altmışlı, yetmişli, seksenli yıllar boyunca daha insanca bir yaşam umuduyla Batı’ya, Avrupa’ya koşan, akan yığınların öyküsünü anlatmış; zavallı insan kardeşlerimiz! Umut kaynağı diye koştukları ülkeler aslında bütün dünyayı en az 500 yıldır amansızca, acımasızca sömürenlerin kalesiydi. Şimdi ne duruma düştüklerini örneğin Bânû Avar’ın kitaplarında, belgesellerinde görüyor can gözünü yummamış olanlar. Gözünü kulağını körleştirmiş olanlarsa ABD, AB seçiminde kendi iplerini elleriyle yağlıyorlar: hani şu sözümona ulusçu (?) MHP başının kendisini dinleyenlere attığı ip!
Yapı-Kredi Yayınları’ndan da iki kitap geldi; ilki değerli ozanımız Oktay Rifat’ın Bir Kadının Penceresinden adlı romanı; 1975’lerde, evli üç çocuklu bir kadınla yine evli devrimci bir erkeğin gizli sevdalarını anlatıyor büyük ozan. Okumamış olanlar için.
İkinci kitap A.Adnan Azar’ın şiirleri: Beyaz Ayarı. Kitabın 37 bölümlü Işık Oyunları şiirinden 36. bölümü paylaşalım:

dedi, seninle ben
bir cehennem oyunundayız

dedi,’rol’
çaldık fırtınalardan.

kaldık, dedi, kaldık
aynaların ardında.

dedi, mühürlendik
dedi, sırlarımıza.

dedi, sahne.

dedi, hani
dedi, perde.

Berfin/Bahar. S. 114. Ağustos 2007.

25 Temmuz 2007 Çarşamba

YAŞAR ÇAĞBAYIR

Bugün size sıradan bir kahramanın sıradışı çalışmasından sözedeceğim.
Yaşar Çağbayır, Sökeli bir Türkçe öğretmeni; 1968’de okulunu bitirip Konya Ereğli’nin Halkapınar Bucağı’ndaki ortaokula atanıyor; görev yerine gittiğinde okulun adının var, binasının bulunmadığını görüyor. Bir öğretmen arkadaşıyla ilkokulun alt katında iki sınıf açıp çalışmaya başlıyor. Okulun yazışma işleri de doğal olarak onun üstünde. Günün birinde bakanlıktan “ekteki belgenin ‘mümzi’ ve ‘temhir’ kılınarak iadesi” diye bir yazı alıyor.(Ben 70 yaşındayım, bunca yıldır dille uğraşıyorum, bu iki sözcüğü bilmiyorum; 1968’de MEB’dan gelen yazıya bakın!) Türkçe öğretmeni Yaşar da bilmiyor doğal olarak, bütün sözlükleri karıştırıyor, yok, yok. Yazı makinesinin başına geçip “ Okulumuzda mümzi ve temhir bulunmamaktadır. Bilgilerinize arz ederim” diye yanıtlayıp kaymakama götürüyor. Kaymakam yazıyı okuyunca gülmeye başlıyor: “Hay deli çocuk, istenen dizelgeyi zaten imzalayıp mühürlemişsin”diyor.
Bu olay yaşamını değiştiriyor; bilmediği sözcükleri bir kenara yazmaya başlıyor. Önce fihristlere yazıyor, onlar yetmiyor, fişlere geçiyor, bu fişleri ayakkabı kutularında saklıyor. O kadar çoğalıyorlar ki, yıllar sonra evden taşınırken salt onlar için bir römorkör getirmesi gerekiyor.
Bulduğu yeni sözcüklerle ilgili fişleri Türk Dil Kurumu’na bağışlamayı düşünürken, yurdumuzun başına indirilen 1980 gürzünden sonra 1981’de bütün okullara “her sınıfta bir Türkçe Sözlük bulundurulacak”genelgesinin ardından cayıyor. 25 sınıfına aldırdığı Mehmet Doğan’ın sözlüğündeki yetersizlikleri görünce, yazara mektup gönderiyor. 3 ay gece gündüz çalışıp düzelttiği Sözlük bu biçimiyle yeniden basılıyor.
O arada Yaşar Çağbayır 1993’te MEB’dan Tarım Bakanlığı’na geçiyor, kendine ayıracak zamanı artıyor. Ne yapayım şimdi? diye düşünürken, biriktirdiği sözcüklerden bir sözlük oluşturmak geliyor usuna. Özbek diliyle Türkçe arasındaki benzerlikleri görünce, Uygurcaya eğiliyor. Bu konudaki yabancı kaynaklı belgeleri 2 oğlu Türkçe’ye çeviriyorlar. En çok TBMM Kitaplığı’ndan yararlanıyor. 800 kitabın fotokopyasını yaptırıyor, 142 000 kaynağı tarıyor. Ele aldığı sözcüklerinin kökenini araştırıyor.
1998’de emekli oluyor; artık bilgisayarla çalışmaya başlıyor. Biriktirdiği fişleri sayara tam 5 yılda aktarabiliyor. Fişleri bir an önce sayara geçirip başından atmak istiyor, çünkü faranjiti var, kutulardaki fişler müthiş nemlenmiş; kurutmaya kalkınca yazılar silinmiş. Fişlerin sayara geçirilmesi bitince, sıra köken bilgisine gelmiş. O da 3 yılını almış. Günde 8 saat sayar başında çalışınca orası burası tutulmuş,omuzları çökmüş, bedensel sağaltıma girmesi gerekmiş. Bir ara o kadar bunalmış ki, dolaşmaya çıktığında içinden bilgisayarın çalınmasını ister olmuş. Ama o arada yazdıklarını disklerini çekmiş. Sözcükleri bir köşeye yazmaya başlayışından 38 yıl sonra Sözlük basıma hazır duruma gelmiş.
Bu kez de yayınevi bulma sorunu var elbet; her kapıyı çalmış, sonunda Ötüken Yayınevi ilgilenmiş; bir yıllık hazırlığın ardından 5 ciltte, 5744 sayfada 246 000 sözcük içeren bu çarpıcı yapıt gün ışığına çıkmış.
Bu Sözlük’te, Göktürk, Eski Uygur, Hakaniye, Oğuz, Eski Anadolu, Osmanlı, Çağdaş Türkçe’nin yanında Anadolu, Rumeli, Kıbrıs, Kerkük ağızlarında ve Osmanlıca bir dizin verilmiş. 246 binin 55 bini Osmanlıca, 10 biniyse Fransızca, Rumca ve İngilizce; geri kalan 180 000 sözcük Türkçe. (Hey gidi hey, Türkçe yoksuldur, Batı dillerinde yazılmış şeyleri aktarmaya yetmez, yetemez! diyenlerin her yerleri çınlasın.)
Ötüken Türkçe Sözlük’te 800 yıl önce kullanılan sözcükler de var. Ön-Türklerle başlayan günümüze dek gelen bir dil birikimi, zenginliği.
Şimdi gelin de tek başına, kimseden en küçük bir destek, yandım görmeden, tersine alaya alınarak,kösteklenerek, salt bilgiye dayanan sezgisiyle bunun böyle olduğunu öne sürüp araştırmaları başlatan Türk Dil ve Tarih Kurumları’nı kurup ulusuna armağan eden (80 balyozu ikisini de neye çevirdi biliyorsunuz) Atatürk’ün önünde yerlere eğilmeyin! Ve onun sezdiklerini Yaşar Çağbayır’dan çok önce kanıtlayıp belgeleyen Kâzım Mirşan ile Halûk Tarcan’ı ayakta alkışlamayın
Sıradan Anadolu kahramanı Yaşar Çağbayır, bugün yapıtındaki sözcük sayısını 546 000’e çıkarmak istiyormuş. Onu da yürekten alkışlıyorum elbet.

1 Temmuz 2007 Pazar

1 MAYIS’I KÜBA’DA YAŞAMAK

Bunu geçen yıl istemiş, başaramamıştık; bu yıl geçekleştirebildik.
25 Nisan’da Paris yoluyla Havana’ya uçtuk. Küba’ya gidebilme talihine erenler biliyor, eski Havana’da, körfeze bakan bir konukevine yerleştik.
O gün 12’den sonra geldiğimiz için, akşam yemeğini dışarıda yemek gerekti; konukevinde görevli güleryüzlü bir insan bizi alıp evler arasındaki bir aşevine götürdü; en doğal biçimde, müzik eşliğinde ilk yemeği tattık.
İlk gün eski Havana’yı dolaşma vardı; öğlen yemeği, Hemingway’in sürekli gittiği bir yerdeydi; doğrusu ünlü yazar ağzın tadını çok iyi biliyormuş: irili ufaklı hayvan öldürümünden arta kalan zamanlarında, Havana’nın en usta aşçıları kendisine yerel lezzetleri sunmuşlar.
Alanın birinde bir küme çocuğa rastlıyoruz, başlarında öğretmenleri, bir köşede çember olup bedeneğitimi yapıyorlar; bağırıp çağırma yok, bedeneğetmi oyunla dans arası bir şey. Bir hanım arkadaşımız şeker dağıtmaya başlayınca, öğretmenin bir işaretiyle çöküyor, uslu uslu ellerini uzatıp bekliyorlar. Sevil dayanamayıp tombul bir çikolatanın kolunu öpüyor
Soluklanmak üzere oturduğumuz kahvede elbet müzik var; az sonra karımızdaki kilisenin önünde üç kız bir oğlan beliriyor, bin bir renkli giysiler içinde, sırıkların tepesinde dans etmeye başlıyor, bize doğru geliyor, köşeyi dönüyor, öbür yöne ilerleyip gözden yitiyorlar ; masal gibi.
Ertesi gün, yerel kılavuzumuz Yuri Nápoles önderliğinde, Junior’un kullandığı rahat otobüsle Santa Clara’ya yollandık; Santa Clara’nın Küba tarihinde özel bir yeri var: 1956’da 80 arkadaşıyla Granma gemisine binip Küba kıyıların yanaşan Fidel’in candaşı, yoldaş Che Guevera, Batista’ya karşı giriştikleri vurkaç savaşının sonlarında, Santa Clara’ya doğru ilerlemekle görevlidir; bütün ülkedeki direniş ve ayaklanma o kertededir ki, önüne gelen küçük yerleşimleri birer birer ele geçirir; ve kendilerinin de hesaplayamadığı bir anda kenti teslim alır. O anda Batista ‘nın ordusu kalmamıştır artık, nitekim zorba da ülkenin varını yoğunu çantalara doldurup kaçar.
Güzelim Küba halkının, yüzyıllardır sürüp gelen bağımsızlık özlemi, her türlü yabancı boyunduruğuna başkaldırma geleneği olmasa, 12 kişi dağın birinden yola çıkıp bunu sağlayabilir miydi?
Bütün devrimciler, koşulların ve halkların önemini çok iyi bilir; Mustafa Kemâl de, Fidel de. Ama Guevera biraz daha telaşlı, “Her yerde bir Vietnam” özlemine dayanamayıp önce Afrika’ya,, ardından Bolivya’ya gitti,biliyorsunuz; ancak Bolivya’da o sırada koşullar ve halk hazır değildi, bir de Moskova’ya bağlı Komünist Partisi desteklemeyi bırakın karşı çıkınca, genç yaşında vurulup gitti.
Fidel ve Küba halkı ona borcunu unutmamış; Santa Clara’nın en güzel tepesinde ona bir anıt-gömüt dikmiş; çok çarpıcı beyaz bir mermere devrimin simgeleri işlenmiş; önünde, dev boyutlu, eli tüfekli Che.
Arkada, kara mermerden son derece yalın bir müze, karşısında Che ile arkadaşlaranın kemiklerinin saklandığı oda; müzede, dağlardaki savaş sırasında Guevera’nın kullandığı çeşitli şeyler; saatleri, silahları, hekimlik araçları, defterleri, giysileri. Ata ya da katıra binerken kullandığı eyer yırtılmış, kalın beyaz iplikle dikilmiş, öylece duruyor.
Gömüt olarak ayrılmış odada hafif bir aydınlatma; duvarda devrim uğruna can verenlerin resimleri, kısa tarihçeleri; Che onlardan ayrı, orta yerde. Buraya tapınağa girilir gibi giriliyor, resim çekmek yok, bağırıp çağırmak da öyle, cep telefonları kapalı.
Yuri bizi yerel parti binasının önündeki Che yontusuna da götürüyor; Küba’da bütün yontular, José Marti’ninkiler de, öbür tarihsel kişilerinki de, alabildiğine gerçekçi, yalın, ama çarpıcı. Hele Che’nin bu yontusunu görmenizi isterdim: gerilla giysileri içindeki Guevera’nın bedeni devrimin özeti gibi; omuzunda at üstünde küçük bir insan, sırtındaki pencerede bir kadın, kollarını dayamış geride bırakılan yola bakıyor; bir elinde tüfek, öbüründe küçük bir çocuk, bacaklarında gerilla savaşçısı arkadaşları. Düşgücü zenginliği sevinç çığlıkları attıracak gibi.
Sonra, Che komutasındaki devrimcileri yenmek üzere Hava’dan yollanan askerleri ve donanımı taşıyan şimdi artık canlı müzeye dönüştürülmüş ünlü zırhlı treni görmeye gidiyoruz; yanımıza gençlerle dolu bir otobüs yanaşıyor, 1 Mayıs şölenleri için Havana’ya gittiklerini sanıyor; ama sorunca, öyle olmadığını öğreniyoruz: bunlar, devrim tarihini yurttaşların, özellikle öğrencilerin belleğinde diri tutmayı amaçlayan olağan gezilermiş. Bizde ikide bir soruyor iyi niyetli insanlar: neden gençlerimiz tarihimizi bilmiyor, neden Amerika’ya, Avrupa’ya bu kadar çok öykünüyor? diye. Oysa sevgili Bânû Avar, Sınırlar Arasında’nın her bölümünde Avrupa’nın, gençlerinin ne kadar çürüdüklerini gösteriyor, bıkıp usanmadan, çarpıcı, şiirsel anlatımıyla. Ancak görecek göz, anlayacak beyin gerekiyor.
Geceyi Cienfuegos kentinde geçiriyoruz; ertesi gün, Ünesco’nun , nasıl olduysa, tarihsel kalıt sayıp koruma altına aldığı kente, Trinidad’a gidiyoruz.
Bu tam bir sömürge kenti; Küba’dan ve çevreden yağmalanan zenginliklerle süslü, gösterişli evler yapılmış; bunlardan, tam tepede, aşağıdaki toprakları kuşbakışı denetleyen bir ağanınkini geziyoruz; geniş odalar, piyanolar, yontular, büstler, kocaman mutfaklar, at arabasının konduğu geniş ahır, havanlar, toplar. Ağanın yaşamındaki her şey.
Trinidad, küresel ısınmanın da etkisiyle, kaynıyor; hele benim artık adım atacak halim yok; neyse kocaman pencereli, püfür püfür esen bir aşevi bulup sığınıyoruz. Yemeğimizi yerken, yanımızdaki odaya dört bir kişi girip çıkıyor, ellerinde çalgıları. Sevil içlerinden birine, peki ama bizim için çalmayacak mısınız? diye soruyor; hiç ummazken, José gelip bize unutulmaz bir yarım saat yaşatıyor; sıradışı bir sesi var, alabildiğine duyarlı; en bildiğimiz şarkıları bile kendince söylüyor. Ne yazık ki cebinde diski yok, bitmiş. Ancak videoda kalıyor şarkılarından birinin kısa görüntüleri.
Akşam, yarımadanın kıyısındaki konukevlerinden birindeyiz; alabildiğine yeşillik, çiçekli; tertemiz odalı.
Gündüz sıcak beni çok yorduğundan, Sevil,Nilgün, Sevgi gezideki öbür arkadaşlarla emekten sonra Trinidad’daki eğlenceye gidiyor; dönüşte ağızları kulaklarında: Küba’daki konukevlerinin,dinlence sitelerinin hepsinde müzik , özel gösteriler var; ama Trinidad’da başka bir şey yaşıyorlar: bütün kent, yediden yetmişe, en süslü giysileri içinde, sokaklara dökülmüş; kiliselerde, avlularında, anlarda, yumuşacık bir ışıkta, yabancı gezginleri eğlendirmek için değil, kendileri için oynayıp şarkı söylüyor. İnsanların doğallıkları, yaşama sevinçler, cinselliği duyumsayıp dışa vuruşları karşısında hem büyük hayranlık, hem de acı duyuyorlar: biz baskıcı ataerkil toplumlarda yaşayanların ömürleri nasıl da boşa geçmiş?
Sevgi, kıvır kıvır oynayan güzelim kızlara bakıp hayıflanınca, Sevil: “biz hanım hanımcık yetiştirildik”, diyor; dünyanın en ölçülü, en sakınımlı insanlarından Sevgi de bunun üzerine, kendini tutamayıp: “iyi mok yedik!” i yapıştırıyor. Yedik mi, zorla yedirildik mi? Hâlâ bütün dünya halklarına, amansız sömürü sürebilsin diye, eldeki bütün silahlarla yediriliyor mu?
Ertesi sabah katamaranla Cayo Blanco (Akbük) gezisi var; mavi-yeşil suları geçip küçük adanın geçen yılkinin sanırım tam karşı kıyısında, bembeyaz kumsala yanaşıyoruz; bir bölümümüz karaya çıkarken geri kalanlar gözlükle denizaltına bakmaya gidiyor. Geçen kez yanaştığımız yerde daha ayrıntılı bir dinlenme yeri, devrimin anıtlarından biri, giysi satan bir köşe vardı; burası daha ıssız, tek bir yapı var, içinde birkaç kişi öğlen yiyeceğimiz karidesli pilavı, salatayı, meyveleri hazırlıyor; ama burada da beklenmedik, şaşırtıcı konuklar var: iguanalar. Verilen ananas parçalarını paytak paytak seğirtip yutuyorlar.
30 Nisan’da, Havana’ya dönmek üzere Trinidad’dan ayrılıyor, öğle yemeğini yemyeşil bir açık hayvan bahçesinde yiyoruz; ardından, yüz yıldan daha yaşlı bir trenle şeker kamışı tarlalarına gitmek üzere yola koyuluyoruz; lokomotif de, üstü kapalı yanları açık vagonlar da cıvıl cıvıl renklere boyanmış; bir küme orta yaşlı, hattâ yaşlı insan çalıp söylüyor, gezideki hanımlar neşeyle dansediyor. Vardığımız şeker kamışı tarlasının önde ilkin birer parça kamış kesip soyuyor, emelim diye ellerimize tutuşturuyorlar; hafif tatlı bir suyu var kamışın. Çalıp söyleyenlerden yaşlıca bir bey, inanılmaz derecede güzel oynuyor; genç bir hanımı seçip karşısına alıyor, bir süre sonra yere kırmızı bir mendil yayıp üstüne basmadan sağından solundan sekip geçiyor; bizim genç hanım elbet aynısını yapamıyor, mendilin tek yanında oynayıp sırasını savıyor.
Bir köşede iki at var, isteyen, ikişer ikişer bunlara binip dolaşıyor; ama asıl gösteri Yuri’den: atlardan birine atlayıp trenin yanında koşturup haklı olarak alkışlanıyor.
1 Mayıs sabahı saat 6’da kalkıp hemen kahvaltı ediyor, 8’de otobüsle Devrim Alanı’na yollanıyoruz; sabah uyandığımda, İspanyolca bilmesem de, hemen televizyonu açıyorum; henüz ortalık kapkara, alıcının ışığında, dopdolu sokaklar gösteriliyor; özellikle kırmızı gömlek giymiş her yaştan insan, ellerinde çeşitli yazılar, coşkuyla anlatıyorlar.
Yuri önceden uyarmıştı, kalabalık yüzünden Devrim Alanı’na otobüsle gidilemeyecek, birkaç kilometre yürünecekti; küresel ısınma etkisini göstermiş, hava geçen yıla oranla en az 5/6 derece daha sıcaktı; güneş altında onca saat duramayacağım için, bizim kızları ve durduğumuz yerdeki öğrencileri görüntüledikten sonra, ben otobüste kalıyorum, öbürleri ellerinde, göğüslerinde güzelim bayrağımız, en az Küba halkı kadar coşkuyla Alan’a yollanıyor. Ben de konukevine dönüp yeniden televizyonu açıyorum; gerçek sevdamızdan ötürü elimizde şimdi 4-5 Küba, Fidel belgeseli var; onlarda, Havana sokaklarında, Devrim Alanı’nda toplanan milyonları kim bilir kaç kez izledik; ama bu kez burada, Küba’daydık, canlısı karşımızda, daha doğrusu hemen yanımızdaydı.
İlgilenenler biliyordur, sevgili Fidel yaklaşık bir yıldır hasta; gerek televizyondan, gerek burada Türkçesi de satılan Granma gazetesindeki resimlerden, nasıl iğne ipliğe döndüğünü; ama usul usul toparlandığını biliyoruz; gerçi gezide bize kılavuzluk eden Gürkan o gün belki şenliğe katılır demişti, ama gelemedi; yerine, dünyanın en coşkulu Emekçi Bayramı’na kardeşi Raul önderlik etti; Fidel bu şenliklerde eskiden en az 6 saat konuşurmuş,Raul soylu, doyumlu bir devrimci olduğu için hiç konuşmadı; onun yerine İşçi Sendikaları Federasyonu Başkanı kısa bir konuşma yaptı. Sonra geçit töreni, şenliği başladı.
1991’de Soyyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Küba çok zor bir döneme girmiş; bizdeki belgesellerden birinde Fidel halkına: gerekirse mağaralara dönün, toprağı yeniden karasabanla sürün, kuru ekmek yiyin, ama bu yoldan dönmeyeceğiz! Diyordu; öyle de yapmışlar. Dolayısıyla, konut yapımı da, varolanların bakımı onarımı da durmuş yıllarca; onun için bugün Havana’yı, Küba’ya dolaşanlar yıkık dökük, boyasız bir sürü yapı görüp, aman,ne kadar yoksul bir ülke, diyor ya da yazıyor; oysa o çetin yıllarda bile, ne eğitim aksamış, ne çocuklara verilen günlük bir litre süt. O arada kendi bilgisayarlarını da yapmışlar,38 ilacın uluslar arası satış hakkını koparmışlar anamalcı tekellerden, bir yığın aşı geliştirip üretmişler, isteyene yapımını gösteriyor, üretimlik açıyorlar.
Ama geçen yıl 48 yıllık amansız acımasız Amerikan ambargosuna karşın, %10’un üzerinde bir büyüme sağlayınca yeniden konut yapımına, varolanların onarımına girişmişler; o yüzden bu yılın öncüleri yapı işçileriydi: şenliğin önünde onlar yürüyordu. Ardından girişilen enerji dönüşümünün, sağlığa ve çevreye yararlı ürünler yetiştirme atılımının emekçileri; Güney Amerika’nın dört bir yanından gelen temsilciler; ilk okuldan üniversiteye öğrenciler; askerler. Hepsinin ellerinde bu yıl öncelikle iki konuyu vurgulayan yazılar: ABD, katil Posada’yı yargıla! /Kübalı5 yurtseveri bırak!/ Bush+Posada=Terorizm.
2 Mayıs’ta, Havana’nın kalan yerlerini dolaşıyor, Hemingway’in müzeye dönüştürülmüş evini geziyoruz; geçen yıl onarımdaydı, ancak uçsuz bucaksız bahçesini görebilmiştik; bu yıl dışarıdan da olsa evin içine baktırıyorlar; o sıcakta pek ilgimi çekmiyor, bir gölgeye sığınıyorum. Sevil’in bütün üstelemelerine karşın, evdeki amcanın herhalde kendi tüfeğiyle vurduğu arslana bakmıyorum: kafamdan, arslan vuracağına, acımasızca öldürülen boğaları keyifle izleyeceğine, Küba’da bir okul yaptırsaydın, adın böyle anılsaydı, geçiyor.
Sonra Cohimar köyüne, balık avına çıktığı koyun kıyısındaki lokantasına gidiyoruz; gelenek bozulmuyor, yine en usta aşevini seçmiş, unutulmaz bir balık yiyoruz.
Gezide tanıştığımız Nurgül-Alaattin Aktan çifti Küba konusunda daha bilgili ve deneyimli; ellerindeki kitaptan gidilecek görülecek yerleri iyi biliyor, oraları dolaşıyorlar.O akşam için bize de Guevera’nın yakın arkadaşı, Dr.Fernando’nun evinin alt katında çalıştırdığı Los Castus lokantısını salık veriyorlar; onlar Madrid üzerinden İstanbul’a doğru yola çıkarken, biz de doktorun aşevine gidiyoruz.
Gittiğimize de kat kat değiyor: yediğimiz istakozun, karideslerin lezzetini bir yana bırakın, asıl armağan doktorun kendisi; düşünün, İspanya’da doğmuş, genç yaşında ortaklaşmacılığı benimsemiş bu güzel insan, İspanya iç savaşından (hani şu arslan avcısı, boğa öldürümü vurgununun romanını yazıp Küba’da keyif çatma hakkını kazandığı kanlı çatışmadan) sonra, Arjantin’e sığınıyor, tıp öğrenimi görüyor Che ile birlikte, 11 yıl sonra oradan da kaçmak zorunda kalıp bu kez Macaristan’a uçuyor; bir 11 yıl da orada; evleniyor, iki kızı oluyor. O arada Guevera ile yazışması sürüyor; yemekte yanımıza gelip bize Che’nin mektubunun aslı ile fotokopisini gösterdi:Bunca yılda köprülerin altından çok sular aktı, pek çok şey değişti, astımım olduğu yerde duruyor. Yine eskisi gibi serüvenciyim, ama artık serüvenimin bir ereği var, diyor mektubunda. Ve mektubu, yeni adım Che diye bitirmiş.Aşevinin bir duvarında her yerde görülmeyen birkaç fotoğrafı asılı.
Dr Fernando, Che’nin çağrısı üzerine 1961’de Küba’ya gelmiş, hekim olarak, toplumbilimci olarak çalışmış, şimdi emekli; Fidel 30 dolar harçlık alıyor, o da 16; ek gelir sağlamak üzere açmış aşevini. Bizim kızların ne kadar ilginç ve yakışıklı bir insansınız diye övmelerini bir süre dinliyor, sonra utana sıkıla: Bu kadar yeter, lütfen! diyerek kesiyor.
Dünyanın en ilginç 4 ülkesinde yaşama talihine ermiş, çağımızın tarih yazan, bir ülkenin yazgısını değiştiren insanlarından birine yoldaşlık etmiş bu canlı tarih anılarını yazmış, ama onları yayınlamayı düşünmüyor; oğluna bırakacağını söylüyor.
Nasıl teşekkürler ediyoruz Nurgül’le Alaattin’e!
Son gün, uçak kalkana dek boşluk var, bizim üç kız yine Havana’ya koşuyor; bense konukevinin girişinde oturup bekliyorum; o arada özellikle konukevinde çalışanları, aralarındaki ilişkiyi gözlüyorum: sabah geliyor, ayrı renklerdeki giysilerini sırtlarına geçiriyor, bizdeki ya da Avrupa’dakinin tersine, güleryüzle işlerine koyuluyorlar; en küçük bir astlık üstlük belirtisi göremiyorum; sürekli ortalığı temizleyen, toz alan hanımla yönetim görevlisi hanım karşılaştıklarında (ülkede alışkanlık uyarınca) birer yanaklarını öpüp işlerine dönüyorlar.
Derken, Küba’da araba barbarlığı olmadığı, yollar bomboş olduğu için, bağırıp çağırmadan bir cankurtaran yanaşıyor kapıya; içinden araç gereç çantaları,sedyeleri ile beş altı kişi inip asansörle yukarı çıkıyor; yarım saat sonra iniyorlar, sedye boş: demek ki konuk odasında iyileştirildi.Gelip hemen yanımdaki masaya oturuyorlar; yönetim görevlisi hanım da yanlarına. Onlara soğuk birer içecek ısmarlıyor, bir yandan da sanırım tutanağını düzenliyor. Yine kesin dostça, kasıntısız ilişkiler; ayağa kalkan beyaz gömleklilerden hangisi yakınsa araç gereç çantasını sedyeyi o kapıp götürüyor.
Paris uçağı bir saat geç kalkıyor; Küba’yı gezmeye gelmiş Avrupalılar korkunç, içler acısı: ne durmayı oturmayı biliyorlar, ne konuşmayı; geçen akşam Ulusal Kanal’da sevgili Bânû Avar’ın anımsattığı gibi, bize hep “kıro” derler ya, asıl bu kendini beğenmiş kan emici sömürücü “kıroları” görecektiniz!
Paris hava alanı gerçek bir karabasan: yolcuları bir kapıdan öbürüne taşıyacak araçlar zamanında, yeterli sayıda gelemiyor, insanlar merdivenlerde, salonlarda birikiyor, üst üste yığılıyor; sonra ister istemez bir koşu. Biz bir saat geciktik ya, İstanbul uçağına ancak ucu ucuna yetiştiriliyoruz, hem de tam bir acıklı gülmeceye dönüşmüş arama taramalardan sonra; bavullarımız bu koşuya yetiştirilemiyor, ancak ertesi gün evlerimize getirilecek; hadi bunun için doldurulacak kâğıtların başına – neyse ki evlere dağıtım aksamıyor!
Küba’nın kendinden emin, telaşsız, yumuşacık düzeninden sonra, Avrupa gerçek bir korku filmi! Ve sevgili Fidel’in halkına seslenirken dediği gibi, nasıl da kıskanıyor, kızıyorlar 48 yıldır sımsıkı ambargo altında inletilmiş yoksul, ama onurlu mu onurlu bir halkın bunu başarmış olmasına!
Dostlarımız bize soruyorlar, iyi ama doymadınız mı Küba’ya gitmeye? Hayır; doyulur mu? Gittikçe zıvanadan çıkartılan Amerikan küresinde yaşayanlardan bizim gibiler için oraya gitmek gerçek bir sağaltım, bir soluk alma; yarın iki kuruşumuz olursa, yine oraya koşucaz, hem kendimizi ödüllendiricez, hem güzeller güzeli Küba halkına küçük bir yardımda bulunucaz.
Erol Bilbilik, Profil yayınlarının bastığı, Dünyayı Yöneten Gizli Örgütler/Küresel İktidarın Kurmaylarıt adlı yapıtını yollamış;
“Emperyalizm, çürüyen kapitalizmdir. Emperyalist sistem akıl ve insanlık dışıdır. 21. Yüzyıl’da çürümenin zirvesine varılmıştır. Dünya sermayesi mafyalaşmıştır. Mafya, işlerini komplolarla yürütür. “
Bu saptamaların ayrıntısını merak ediyorsanız, hemen alın bu değerli incelemeyi.
Berfin Yayınları da beş kitabını birden gönderdi: Cemşid Bender’in Kürt Mitolojisi; Bektaş Tufan’ın Gazilik ve Kimlik’i; şiir dizisinde Ahmet Dümrül’ün Güzel İnsan’ı; Tekin Karabey’in Dar Hayat’ı, Mehmet Ataman’ın Sıcak Yağmurlar’ı.
Daha önce de belirtmiştim, dostum Mehmet Kıyat talihli insanlardan;yerinde verdiği bir kararla giriştiği galericilik ona başka ozanların düşlerinde bile göremeyecekleri bir olanak sağladı: şiirlerini üstelik büyük bir özenle, istediği kâğıda kendisi basabiliyor.
Bunların sonuncusu da geldi; Adnan Turani’nin bir resminin süslediği Daha İyisi Yok.
Değerli dostum Halûk Tarcan Paris sayfasını kapatıp yurda döndü, Mecidiyeköy’e yerleşti; geldiğinden beri sesleniyor, bir türlü buluşamıyorduk; sonunda Pazar günü yapabildik bu işi. Ç beş dostunu daha çağırmıştı; doğal olarak müziğin yanında ömrünü verdiği konuyu, Ön-Türkler’i ve dillerini, yazılarını konuştuk; konuklar arasında ressam-resim öğretmeni Ceylan Mutlu ile eşi M.Ünal Mutlu da vardı.
Ünal Mutlu da Tarcan gibi merakı çok yönlü bir insan: ODTÜ’sinde inşaat mühendisliği okumuş, ama sevdası dil, sözcüklerin, dolayısıyla uygarlıkların kökenleri. Önce Arapça,Rusça, Fransızca, Almanca, Latince, Grekçe’nin kökenlerine eğilmiş; son beş yıldırsa Sümerce, Çuvaşça, Eski Anadolu dilleri ve Etrüskçe’ye yönelmiş Son çalışmasını armağan etti: Dünya Uygarlıklarında Türk Dili ve Kenger (Sümer)Uygarlığı.
Kitabın başından birkaç satır alalım:
“Sümer yazısında harf yoktur, heceler vardır. Her hecenin bir resmi-çizimi vardır. Akadça-Sümerce sözlükleri kullanarak, Sümerce’deki her heceye bir anlam ve ses vererek Sümerceyi çözmek zaman zaman hatalara yol açmaktadır. Örneğin:
Ki(Sm): Yer, yurt
En(Sm): Kral,lord
Gir(Sm): Uygar, yüce, soylu
Kİ-ENGİR: Sümerler; Yüce Kralların Yurdu (?)
Oysa Sümerlerin ilk tanrısı ENGÜR’den yola çıkılarak bir açıklama yapılabilir.
Kİ Sümercede ve öbür Eski Çağ dillerinde ‘yer’ ve ‘Oğul, kul, sop,soy’ anlamlarına gelmektedir.
ENGÜR (SM):İlk Sümer Tanrıçası,’Tanrıların ve Evrenin Tanrısı’
Kİ-AN (Ön Tr): Kan, soy, oğul.
Kİ-EN-GÜR :Engür’ün soyu (Gürsoy, Gürkan)
Ancak en güçlü ve mantıklı olasılık, Sümerlerin olası anayurtlarının adı olan KENGE’nin (Harezm’in) Sümerlere ad olarak verilmesidir.
KENGE (Es Tr) : Harezm bölgesi.
KENGE –ERİ (Tr) : Kenge insanı, Kenge’den gelenler
KENGERİ : Sümerlerin gerçek adı.
Gördüğünüz gibi, son derece ilginç bir çalışma.Merak edenler Ünal Mutlu’nun şu yazışma adresine başvurup edinebilirler: unalmtl@yahoo.com
YKD, Kâzım Taşkent salonunda Peter Hristoff’un Mutlu-Mutsaz adlı sergisini açtı; her zamanki gibi kitabını da bastı. Burada doğup ABD’ye göçmüş, orada eğitim görmüş birinin dünyaya, sorunlarına, Türkiye’ye bakışı. Acı yok, üzüntü yok, uzaydan bakar gibi, her şeye dokunup geçmeler: ahhh! Keşke başta ABD, bütün sömürgeci sömürücü Batılar bu kadar aç gözlü olmasaydı da, dünyamız böyle toz pembe kalabilseydi.

Berfin/Bahar. S. 113, Temmuz 2007.

1 Haziran 2007 Cuma

BURHAN UYGUR

Sibel Bilgin, geçen yıl, Kuzguncuk’taki Harmony Sanat Galerisi’nde, Yusuf Katipoğlu’nun sergisinde söz etmişti eşi Floor Kooij’le birlikte çektikleri belgeselden; o sergide, Katipoğlu ailesiyle ilgili kısa filmi göstermiş, Burhan Uygur/Sanatçının Tutkusu adlı ikinci filmininse bir örneğini çıkarıp eve getirmeye söz vermişti. Sonra çok daha iyi bir şey oluşmuş, Şakir Eczacıbaşı filmi 2007 Film Şenliği’nde gösterelim, demiş. Böylece filmi Beyoğlu Beyoğlu Sineması’nda görme olanağına kavuştu resim sanatını ve Burhan Uygur’u sevenler.
Geçen yılki sergide, filmin sözünü ettiğinde, yıllardır görmediğim, neler yaptıkların bilmediğim için Sibel-Floor çiftinin ne yapabileceklerini kestirememiştim doğal olarak. Ama filmi görünce yürekten alkışladım: sevgili Burhan’ı hem beni yakından tanıyanlar, hem hiç görmemiş, belki yapıtlarını da görememiş olanlar için gerçekten doyurucu bir yapıt ortaya koymuşlar.
Belki Burhan’ı yakından tanımış, fırtınalı yaşamına ortak olmuş herkesle konuşup izlenim derleyememişler, ama konuşup çektikleri bu gerçekten sıra dışı ressamı yansıtmaya, anımsatmaya yetmiş. Kısa yaşamöyküsü fotoğraflarla, resimlerle, canlı çekimlerle süslenmiş; bu sözü ve fırçası duyarlı, kırılgan ozan defterlerine yazdığı, resimlerinin orasına burasına serpiştirdiği şiirimsi sözlerle çarpıcı biçimde anlatılmış. Erişilebilen dostları onu sanatına yakışan anılarla, tanıklıklarla anlatmışlar. Filmin oluşturulmasında kullanılan yerler, kişiler, olaylar tam gerektiği gibiydi. Müzik, kurgu, her şey tam gerektiği gibi.
“Resimlerim bana can verir, ben de onlara canımı” demiş bu özü sözü bir, ilkesine ödünsüz bağlı, içten mi içten Karadeniz uşağı böylece tek bir filmle de olsa unutuluşun karanlık sonsuzluğundan kurtarılmış.
Gerçi ancak bir gün gösterilebildi, sevenlerinin, seveceklerinin kim bilir ne kadar azı gelebildi; olsun, film elde ya, nasılsa yeni yerler bulun gösterilir.
Sibel Bilgin- Flor Kooij çiftini yeniden alkışlıyor, bize bu belgeseli kazandırdıkları için teşekkürler ediyorum.
Bir başka teşekkür de bilgisayara, iletişim ağına: yıllardır göremediğim, haber alamadığım Tuncer Uçarol, adın unuttuğum becerikli bir insan kardeşimin hazırlayıp gönderdiği, benim de daha başkalarıyla birlikte paylaşmak üzere taa Avustralya’larda yaşayan Nihat Ziyalan’a yolladığım geçmişin güzel anılarıyla ilgili bir ileti ondan da kendisine gelince seslendi. Böylece hem ondan, hem ortak dostumuz Ali Yüce’den kısa da olsa haber alabildim.
Sonra, Genel-İş Sendikası’nın düzenlediği 2005 yılı “Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması”ndan yaptığı iki seçmeyi gönderdi: Timsahın Ağzındaki Usta ve Kadın İşçiler.
Anlayacağınız gibi, bunlar kadınlı erkekli emekçi kardeşlerimizin yazdığı öyküler; amansız, acımasız çalışma dünyasından fışkırmış çığlıklar. Kitapçılarda bulamazsınız elbet, ancak sendikaya seslenirseniz edinip okuyabilirsiniz.
Sevgili Muzaffer İlhan Erdost, “Sana Çiçek Getirdim” adlı sergisiyle Nâzım Hikmet Vakfı’nın galerisine konuk geldi. Bilmem gidip görmeye fırsat bulabildiniz mi bu içten, alçakgönüllü, yalansız dolansız resimleri?
Uğur Yıldırım, Truva Yayınları’nın bastığı Direnen Bir Devletin Öyküsü/Misliyle Mukabele adlı kitabın gönderdi.
Yıldırım kitabında, yaşadığımız belli başlı büyük olaylarda haberalma örgütlerinin payını, yerine getirilen görevlerde yer almış insanların ağzından tanıklıklarla anlatmış. Sinagog patlamaları, İsrail’de öldürülen binbaşı, Belçika’dan TIR’larla PKK’ya gönderilen silahlar, 12 Eylül öncesi Alevi yurttaşlarımızı hedef alan Kahramanmaraş kıyımı gibi bir yığın çarpıcı olayın ele alındığı yapıt meraklısı için gerçekten çok ilginç.
Kapkara bir yel, günün birinde, sevgili Nihat Ziyalan’ı alıp çok uzaklara, Avustralya’ya savurmuştu; kaç yıl oldu yurdundan kopalı? Bereket dilinden, şiirden hiç kopmadı. Çeşitli dergilerde görüyorum hâlâ yanık türkülerini. YKY’nın bastığı Sevgili Şiir’i yakın arkadaşı Mehmet Bacaksızlar aracılığıyla yolladı.
Özenle basılmış kitaptan bir şiiri paylaşalım.

UZAKLAŞAMADIĞIM

Tostağa Niyazi’nin kızı
okul forması
şapkasıyla
sokaktan her geçişte
karnımda yenilenen bir ağrı

aynı sokağa
döndüm elli yıl aradan
tanımadı kimse

bulamadım
anamı babamı
çocukluğumu konuşacak birilerini

harabeydi
sırtımı yaslayarak
sokağı gözetlediğim babaevi

çökmüştü
kuş uçurduğum damı
altında şalgam fıçıları

merdiveni
basamakları
bulamadım

yolun sonunda
Tosbağa Niyazi’nin kızı
eteğiyle
çorabının arasındaki teni
uzaklaşmadan yürüyordu yalnız

el salladı
yüzünde
tozlanmış bir gülümseme
uzaklaşmadan yürüyerek.


Berfin/Bahar. S. 112. Haziran 2007.

30 Mayıs 2007 Çarşamba

“NELER YAPILMAZ BU ULUSLA?”

En son 19-20 Mayıs Samsun toplantılarının ardından, sevgili dostum Halûk Tarcan’dan şu bilgiler geldi; paylaşalım:
“Atatürk böyle demiştir. Bu bir meydan nutku değildir. Türk’ü Libya’da, Balkanlar’da, Arap Çölleri’nde, Doğu-Güney Anadolu’da, imparatorluğun dört bucağında, savaş alanlarında denemiş, onunun içindeki bilinmeyen, görülmek istenmeyen özü, enerjiyi, niteliği sınamış insanın gözlemedir.
Türk halkının bu düzeye gelmesi kolay olmamıştır. Kökeninde, Kabataş Çağı’nda, Orta Asya’da oluşmaya başlayan, yüzbinlence yıl süren dönemlerde, doğayla boğuşmayı bilen, onun her türlü çilesini çeken , böylece kafa yapısı gelişen (henüz Türk olmayan) Orta Asya insanı vardır.
Tacikistan Arkeoloji Enstitüsü yöneticisi V.A. Ranov, “Her şey Paleolitik, Kabataş Çağı’nda başlar der. (Dos.Arheo.185/1998). Çalışma arkadaşlarıyla Orta Asya’da yaptığı araştırmaların sonunda ortaya çıkardığı QARA-TAU (Karadağ) kültürü, milyon yılda oluşmuş; 850 000’lerde Himalayalar'dan başlayıp Kuzey’e doğru giden, Altaylar’a, Bükli(Gobi) Çölü’ne uzanan, adları Türkçe yerleşim yerlerinde, QALA’larda, 600, 400, 200,100 000’lerde ayakta kalmayı başaran bu çilekeş Orta Asya insanı, 80 000’lerde ilk soyutlamayı gerçekleştirmiş, İnsanüstü bir Kudret’in varlığını keşfetmiştir (aynı dergi).Kafa yapısı gelişmesini sürdürmüş, 30-20 000’lerde kayalara resim yapmış; bu resimlerde yazı öğeleri oluşmuştur; Sovyet Bilim Akademisi araştırmacılarından ŞLİYENSKİ ( K.Mirşan) C14 aracılığıyla, 10 000’lerde, Oral Dağları’ndaki Şolgan Taş mağarasında, yazının temeli olan ilk damgayı bulduğunu belgelemiştir. Bu ilk damganın Ön-Türkçe olduğunun saptanmasından sonra, gelişmiş kafa yapısına sahip Orta Asya insanı Türk’e dönüşmüştür.
Bu düzeye gelen Ön-Atalarımız daha ileri gitmiş, Gök Kültü ve Ateş kültü aracılığıyla düzenli toplumsal yaşama geçmiştir; daha Aşiret döneminde, biricik yetke olarak örgütlü yaşam, bir bakıma bir siyasal kuruluş çekirdeği vardır. İtalyan araştırmacı Daniel Riba 4 000’lerde İtalyan Alplerine yerleşen QAMUN aşiretlerinin Devlet otoritesiyle yönetildiklerini söyler ( Gravures Rupestres du val Camonica Fr Empire, 1984,Paris.s.54)
Portekizli araştırmacı Emilio Virgilio, Portekiz mağaralarında yaşamış adı bilinmeyen (?), yazısı olan bir halkın aynı tarihlerde devlet düzeninde yaşadıklarını saptar (Dos .d’archeo. 198/1994).
Dolayısıyla bu aşiretlere tarihteki ilk siyasal kuruluşa sahip halklar gözüyle bakmamız gerekir; bunlar, büyük su baskınlarının ardından gelen kuraklık yüzünden Orta Asya’dan oralara gelmiş (göçebe değil) GÖÇMEN Ön-Atalarımızdır. Onlar, su yollarını izleyerek İsviçre’ye yerleşmiş, burada On-Oyung devletini kurmuşlardır. Onların torunları bugün RETO-ROMAN dilini, yani Etrüskçe konuşurlar. (K.Mirşan) Aynı insanlar, Avusturya’da NORİKUM/ÖZ-ERKİNE devletini kurmuştur (K.Mirşan). Herkesin bildiği Etrüskleri geçiyoruz.
Orta Asya’da kurulan ilk devletse BİR-OY BİL’dir; belgelenmiş ilk tarihi 8 500’lere uzanır (Arheologia, 311/1995). İkinci devlet, tarihçi Öngre-Binğabaşı’nın İ.Ö. 522-519 arasında diktirdiği İTİZ anıtında bildirdiği, İ.Ö, 1517’de kurulmuş AT-OY BİL’dir. Ardından, İ.Ö.879’da TÜRÜK BİL devletin kurulduğunu yine Öngre Binğabaşı’nın yazdırdığı ŞİNE-USU yazıtında ayrıntılarıyla okumaktayız (K.Mirşan).
Son inanılmaz örnekse: 10 500’lerde aşiretler birliği olarak başlayan ( Dos.Archeo.), kesintisiz olarak yaşayan ve 2300-1900 yıllarında ŞUNYU adını alan siyasal kuruluş, devlet; Rus A.Ranov, Alman De Groot, Çinli Liu Mau Tsai, Türk Z.V. Togan onu bu adla anarken, K.Mirşan ona UŞUNG-UY (egemen yöneten birliği) demektedir. Bu, tarihte görülen en uzun, ilk siyasal birliktir; De Groot onları Hunların UÇBEYLERİ sayar ( Die Hunnen d.vorschist zeit. Berlin Leipzig, 1921. –K,Mirşan.)
Çok kısa özetini verdiğimiz siyasal Ön-Türk tarihi, Türk halkının aşiret döneminden başlayarak hep devlet örgütlenmesi içinde yaşadığını; bu “öz”e sahip olduğunu göstermektedir. Tarih boyunca onlarda kargaşaya rastlanmaz. Yönetim çökebilir, ama Türk halkı, örgütlenme yeteneğiyle yeni bir devlet kurar.
Tarih sahnesine binlerce yıl sonra çıkmış, deneyimi az Batılılar, onlardan daha da deneyimsiz Uzak Batılılar, kimi zaman görünüşe aldanıp zafer çığlıkları atarlar. Oysa, bıçak kemiğe dayandığı an, Türk halkı ayağa kalkar, inanılmaz bir güçle kenetlenir; o zaman, bütün tarihçileri şaşkınlık ve hayranlık içinde bırakan ANADOLU DEVRİMİ gerçekleşir.
Tandoğan, Çağlayan, Manisa, İzmir, Çanakkale, Samsun…
NELER YAPILMAZ BU GÜZELİM HALKLA?
Yeter ki önüne düşenler artık uyanıp onunla birlikte haykırabilsin:
NE ABD NE AB, TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE!

Cumhuriyet,30 Mayıs 2007

4 Mayıs 2007 Cuma

“SAVAŞMADAN YENİLMEK”

Mustafa Yıldırım’ın son kitabının adı bu; yine Ulus Dağı Yayınları basmış. Can gözü kulağı açık bir Anadolu insanının, yurdumuz, bölgemiz, dünya üzerinde oynanan oyunlar karşısındaki bilinçli tepkilerini dile getiren yazılardan oluşuyor.
Yine Ateş Yakılacak başlıklı yazıdan bir bölümü birlikte okuyalım:
“Şu eski kumandanların yazdıklarını görünce, ‘Mustafa Kemâl yanlış yapmış demek ki’ demek geliyor içimden.
Ekim 1918 sonunda şimdikiler gibi düşünseydi Mustafa Kemâl…İstanbul (o zaman bile şimdiki kadar Bizans değildi) yönetiminin emirlerini dinleseydi, İngilizlerin, İtalyanların, Almanların, Fransızların, Amerikalıların Yakındoğu’ya, Afrika’ya, Asya’ya medeniyet, istikrar, refah getireceğini anlasaydı Mustafa Kemâl…
Amerikan devletine ve bütün Avrupa devletlerine inansa ve,’Petrolden, madenlerden %3’e razıyız; gerisi sizin bileceğiniz iş! Gelin ve bizi adam edin!’ deseydi.
Anadolu’da Türk egemenliğe yerine, ABD ve Avrupa denetiminde medenileşmeyi seçip federe bir devlet olmayı kabul etseydi, bugün okur-yazar oranımız %99 olmaz mıydı?

Eski Yunan medeniyetini öğrenmiş Anatolialılar, Urartular, Mezopotamyalılar, İyonyalılar, Truvalılar birer kültürlü insan olurlardı.
Şeyhler, dedeler, çelebiler, hocaefendiler Londra’da, Köln’de, Texas’ta, New-York’ta, Virginia’da mekân tutacaklarına Konya’da, Bursa’da, Bizans İstanbul’unda postlarına oturur da, ‘dialog’ içinde ‘dialog’ pişirirlerdi.
Hem Doğu’nun, hem Güney’in medeniyetsizleri boş yere bağımsızlık hayalleri kurmaz, Anglo-Amerikan egemenliği altında modern zaman kölesi olarak karınlarını doyururlardı.
Böylece ‘mediniyetler ittifakı’ diyerek yeni köleliği yutturmaya kalkışanlara da fırsat verilmemiş olurdu.
‘Kırmızı çizgi’ ilân edip sonra yutkunmaya bile gerek kalmazdı.
Meğer bizi nasıl yıkmışsın Mustafa Kemâl! Sen olmasaydın çoktan Avrupalı olacaktık. Laikliğimiz de güvence altında olacaktı. Kursağımıza Ortadoğu’nun petrol ziftine bulanmış pastasından bir iki kırıntı girecekti.
Gördün mü bak: iş yine olacağına vardı.
Sevres’de Konya’yı vermişlerdi Türklere.
Ya şimdi ne veriyorlar elimize?
*
Sıra artık son 85 yılı yok saymaya geldi. Artık ne bahtiyarlıktır(!) ki, sıra Mustafa Kemâl’e geldi. O’nu Rum tehcirinden, Ermeni soykırımından, Kürt soykırımından, Araplara karşı ayrımcılıktan, Müslümanlara yaptığı mezalimden, şeyhlere karşı acımasızlıktan, kısacası dünyayı yüzyıl geri bıraktırmaktan yargılamaya başlıyorlar.

Ama tarih boyunca asla ‘çılgın’ olmamış, akıllı Türklerden bazıları hâlâ diyor ki:
O zaman da ihanet vardı, şimdi de var,
Sonunda Ulus Dağı’na çıkılacak
Ve yine bir ateş yakılacak
Savaşmadan yenilmek yok!”
Bu “akıllı”, “soylu”,”sorumlu” Türklerin kaç kişi olduğunu 14 Nisan Ankara buluşması gösterdi insanlık düşmanlarının yerlisine de Yankisi’ne de! İstedikleri kadar küçümsesin, göz göre göre o ateşli yığınları silmeye, yok etmeye çalışsınlar; onları Ankara’ya temsilci gönderen asıl büyük birlikler, yurdun dört bir yanındaki Ulus Dağları’nda 24 saat, canları elde, nöbetteler!


Cumhuriyet, 4 Mayıs 2007

1 Mayıs 2007 Salı

TÜRKMENİSTAN

Yazılarımda insanlık için umut kaynağı olarak hep Küba’dan söz ediyorum; bu, tartılarak söylenen, gerçek verilere dayalı bir söz. Ama dünyanın başka bölgelerinde, üstelik hem yerey olarak, hem tarihsel köken olarak, hem ekin olarak bize çok daha yakın ülkelerde de Amerikan küresinde tutsak yaşayanlara umut verecek işler başarılmış, başarılıyor.
Bânû Avar’ın Sınırlar Arasında adlı kitabında buldum bu umut ışıklarını; Sovyetler Birliği’nin çöküp dağılışından sonra, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri de büyük bir dağınıklık ve sıkıntıya girmiş elbet. Ancak, Küba’daki gibi sevgi+bilgiye dayalı bir düzen kuramamış olsa da, Sovyetler Birliği de yurttaşlarına ortaklaşmacı bilinci, uygarlığın biriktirdiği somut bilgileri verebilmiş. Büyük yıkımda bunlar çok işe yaramış. Bunun en parlak örneklerinden bir Türkmenistan.
Gelin şimdi Türkmenistan’ın diriliş öyküsünü, sıra dışı cumhurbaşkanları Saparmurad Niyavoz’un yaşamöyküsüyle birlikte okuyalım:
Ozan, yazar, mühendis Niyazov 1940’da bir işçi ailesinde dünyaya gelmiş; 3 Yaşında, 1. Dünya Savaşı’nda babasını; Aşkabad depreminde, 8 yaşında annesiyle iki kardeşini yitirip yapayalnız kalmış. Ünlü yapıtı Ruhnâme’de o günü şöyle anlatmış:
“Yıkılan evimizin üstünde, sekiz yaşını doldurmamış bir çocuk olarak, tek başıma düşüncelere daldım. Öylece altı gün altı gece oturdum. Yedinci gün geldiler, ölen annemle kardeşlerimi götürüp İmam Kasım Gömütlüğü’nde toprağa verdiler. O gün çocukluğumun sona erdiğini anladım. Gözlerimdeki yaşlar sonsuza dek kurudu. Yemin ettim. Sizin kurduğunuz düşleri ben gerçekleştireceğim, amacıma ulaşacağım, dedim.”
Önce bir yetimevine, sonra uzak akrabalarıınn yanına verilmiş.
Savaşın yarattığı bütün olumsuz koşullara karşın, Leningrad Teknik Üniversitesi’ni bitirip enerji mühendisi olmuş. Çeşitli yörelerde mühendis olarak çalışmış. Ardından Komünist Parti’ye üye olmuş.
1985’te Türkmenistan Milletvekilleri Konseyi Başkanlığı’na getirilmiş. Daha sonra, Türkmenistan Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci Yazmanlığı’na.
25 yıllık kamu yönetimi deneyiminden sonra, 51 yaşında Türkmenistan’ın ilk cumhurbaşkanı seçilmiş. Türkmenistan, 27 Ekim 1991’de bağımsızlığına kavuşmuş. Dağılan Sovyetler Birliği’nin en yoksul ülkelerinden biriymiş. 10 yılda, dünyanın en hızlı kalkınan ülkelerinden biri olmuş.
Türkiye’nin kuruluş yıllarındaki gibi, planlı kalkınmayı benimsemiş. İlk beş yılda inanılmaz bir işleyim (sanayi) atılımı yapmış , ikinci beş yıldaysa gözünü diktiği bütün hedeflere ulaşmış.
Gelecek 10 yılın hedefleri arasında, 100 milyon ton petrol, 200 milyar metreküp doğal gaz üretimi var.
Kökünü kendi tarihinden alan bir halk yönetimi uyguluyor. ‘Aksakallılar Meclisi’nde, ‘Yaşlılar Meclisi’nde, bütün ülkeden gelen 2500 temsilciyle her yıl toplanıyor, doğrudan halk yönetiminin çağdaş örneğini veriyor.
Türkmenbaşı, Atatürk’ü en iyi incelemiş önderlerden biri. Ona olan sevgisini, Aşkabad’ın en güzel parklarından birine adını vererek göstermiş.
Batı’nın halkerki konusundaki sert uyarılarına, verdiği bütün kötü notlara hiç kulak asmadan, dışarıdan en küçük bir yardım almadan ulusal işleyimi kurmuş. Belki bu yüzden aldığı not hep dişmiş. Ülkesinin unutulmuş ulusal ekinini en ince ayrıntısına varana dek yeniden oluşturmuş.
İşte böyle bir ülkeden bizde ve dünyada çok az söz edilir. Batı medyası Türkmenistan deyince cumhurbaşkanının yazdığı Ruhnâme’nin zorla ezberletildiği ya da halkın altın dişlerinin zorla söküldüğü ya da Türkmenbaşı’nın heykellerinin zorla kentin çeşitli yerlerine dikildiği gibi gülünç haberlere yer verilir.
Öte yandan, hızla gelişen ve yabancı yatırımlara açılan bu ülkede Batılı kuruluşların temsilcileri cumhurbaşkanının önünde iki büklüm dolaşırlar. Amerikan ve Fransız kuruluşları bu zengin pazarda yer kapabilmek için birbirleriyle kapışır.
Ama Türkmenistan’daki yatırımların büyük çoğunluğunu Türkler yapıyor. Dokuma, yapı, enerji alanlarında Türk kuruluşları çok iyi bir sınav veriyor. Dünyanın en nitelikli yapılarına imza atıyorlar.
Ahmet Çalık, Çalık Holding’in başında, 1992’den beri burada.
Yeni toplu konut yapımının kapladığı tepelerin önünde soruyoruz: ‘Neye borçlu Türkmen halkı bu gelişmeyi? İlk geldiğinizde nasıldı Türkmenistan?’
Tek sözcükle yanıt veriyor: ‘Planlı kalkınmaya! Her şeyi planladılar. İnanılması güç bir izlenceydi. Ve yaşama geçirildi. Gürdüğünüz gibi, Türkmenistan bir uçtan öbürüne bir yapı işliği gibi, her alanda gelişme var. Birkaç yılda, Aşkabad’a 10 tiyatro yapıldı. İki tane 35 000 kişilik stadyum yapıldı. Yüzme havuzları, kitaplıklar, müzeler yapıldı. Aşkabad dünyanın en iddialı, en güzel kentlerinden birine dönüştü. Birkaç yılda 70 milyon ağaç dikildi.’
2020 yılına kadar belirlenmiş bir kalkınma izlencesi var.
Türkmenistan dışarıya enerji satıyor. Gaz, petrol, dokuma, petrokimya ürünleri satıyor. Ve şaşıracaksınız ama, Türkmenbaşı halka gazı, elektriği ve suyu parasız dağıtıyor.
Türkmenistan görülmeden anlaşılamazdı. Dışsatım gelirleri, içalımın iki katydı. Ve bu noktaya yalnızca 10 yılda gelinmişti.
Çorak, kurak, en büyük depremlerden birini görmüş Türkmenistan yalnız enerji, dokuma, bayındırlık alanlarında dev atılımlar yapmakla kalmıyor, ruhen de ayağa kalkıyordu.
Cumhurbaşkanının kaleme aldığı Ruhnâme Türkmen halkına birlik ve ulus olma bilinci aşılıyordu. Onları uzun yıllar uzak kaldıkları gelenekleriyle buluşturuyordu.
Türkmenbaşı, Ruhnâme’de ‘Yeni bir Türkmen ulusu doğuyor’, diyordu. ‘Bizi bir sofra gibi çevresine toplayan anadilimiz, devletimiz, kanımız, ruhumuz, giyim kuşamımız, geleneklerimizdir.’
Türkmenlerin büyük çoğunluğu kira ödemiyor. %90’ı ev sahibi, gelenek uyarınca, evlenen çocuğun evini babası yapıyor. Bunun için devletten yardım alıyor.
Cuma Bey bunları anlatırken eşi Meretgül aynı utangaç gülümsemeyle onu seyrediyor.Yanına gidip sarılıyorum. ‘Kutlarım’, diyorum. ‘Mutlu olmanın yolu nedir Meretgül Ana?’
Eşini gösteriyor. ‘Ona sor’, diyor.
O da yanıtlıyor: ‘ Çalışmaktır.’
O öğleden sonra Cuma Dede ile Meretgül bana Türmen ailelerinin çocuklarına verdikleri en büyük serveti anlatıyorlar.
‘Türkmen’in geleneği, çalışmaktır. Rüzgârların önünde savrulmaktır. İşsizlik, akılsızlık ve tembellik hiçbir düşmanın veremeyeceği zararı verir. Zaman yabanıldır, yırtıcıdır. Onu eğitirsen hizmetinde olur. Evlatlara bunlar öğretilir.”
Türkmen öğüdü kuşkusuz altın değerinde: işsizlik, akılsızlık, tembellik elbet vebadan daha korkunç; ama kim kurtaracak halkını onlardan? Halkın yaratılan bütün olumsuz koşullara karşın biriktirdiği, oluşturduğu bütün değerleri ceplerine atanlar, yabancı efendileriyle paylaşanlar mı?
İster Küba’ya ister Türkmenistan’a gidin, karşınıza hep insanlık tarihinin en seçkin önderi, Mustafa Kemâl Atatürk çıkıyor: Fidel de, Niyazov da onun gösterdiği yolda yürüyor, dediklerini uyguluyorlar.
Biz de yeniden hak ettiğimiz böyle bir öndere kavuşur muyuz acaba?
Bariton Dmitri Hvorovstovski, iki yıl önce de yine İş-Sanat’a gelmiş, Konstantin Osbelian yönetimindeki Moskova Oda Orkestrası eşliğinde bir dinleti vermiş, İstanbullu müzikseverleri kendilerinden geçirmişti.
Bu yıl, İvary İlya’nın piyanosu eşliğinde Çaykovski, Mussorgsky, Rahmaninof, Glinka, Borodin, Rimsky-Korsakov gibi herkesin tanıdığı bestecilerle, Dargomzhsky, Medtner, Vlasov, Svidirov gibi adı pek duyulmayanların şarkılarını söyledi.
Bir halk türkümüz: Ulu Tanrı seni övmüş yaratmış… der; Dmitri öyle bir varlık işte: ender rastlanan platin saçlarıyla, kusursuz bedensel yapısıyla, olağandışı ciğer gücüyle doğmuş; ama bu yetmez elbet, ya yeryüzünde benzer yeteneklerde doğup ölen sayısız yavru gibi aldığı eğitimi göremeseydi? Sözün kısası, Demokritos’un ünlü ikilisi, olasılık-gereklilik kusursuz işlemiş ve dünya bu inanılmaz yorumcuya kavuşmuş.
Gerçi Sovyetler Birliği’nin gümbür gümbür çöküşünden sonra güzelim Bolşoy balerinleri gibi onu da yitirebilirdik belki, ama bereket hem erkek, hem ses sanatçılarının bir çıkış kapıları var, tek başlarına dünyayı dolaşıp ayakta kalabiliyorlar.
Ama başka bir çürüme, onu da bizi de ezip geçebilir her an: İş-Sanat’ın küçücük salonu bile dolamadı o akşam; biletler, ayda 500 YTL’ye sürüne sürüne ölme cezasına çarptırılmış büyük çoğunluğa kapalıydı kuşkusuz , ancak Batı’dan gelmiş herhangi bir ürüne binlerce lirayı göz kırpmadan verenler de kendi kör ve sağırlıkları yüzünden gelememişti. Gelebilenlerse başka bir yozlaşmanın içindeydiler: bestecilerden ikişer, üçer, beşer şarkı seçilmişti; iki yorumcunun duruşları da gazinolardaki ya da televizyon sululuklarındaki gibi her şarkının bitiminde değil, kümenin sona erişinde alkışlanacağını belli etse de; Dmitricik, her alkış cıvıklığından sonra selam vermeyip yontu gibi dursa da, amcalar teyzeler kendilerini doyurmak (?) üzere güzelim tapınmanın bütün tadını kaçırdılar.
Amcalar teyzeler diyorum, çünkü işin başka bir acıklı yanı, dinleyenlerin yaş ortalaması 40’ın, 50’nin üstündeydi ne yazık ki! Tıpkı geçende televizyonda izlediğim, üstelik Ankara’nın en ünlü üniversitelerinden birince düzenlenmiş, rektörün de katılıp konuştuğu bir toplantıda yaş ortalamasının yine böyle yüksek oluşu, bahçede, kahvede çene çalan, vakit değil kendilerini öldüren gençlerin oraya gelme isteğini duyamadıkları üst düzeyli söyleşi gibi!
Sevil, Nilgün, Sevgi¸ bir ara, bu unutulmaz dinleti örneğin Küba’da verilseydi, koşacak binleri sığdırmak üzere acaba hangi büyük salonu ayıracaklarını; salon bulamayınca açıkhavada mı yapmak zorunda kalacaklarını düşündük acı acı.
Neyse, doğa Dmitri’yi esirgesin, ömrünü uzun tutsun! Gittikçe çıldıran dünyamızda bu üstünyeteneği iki saat dinleyebilmek büyük talihti!
Sevgili dostum Burhan Temel, uzunca bir aradan sonar, çalışmalarını Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde sergiledi; yazık ki gidemedik. Ama hiç değilse güzel bir kataloğunu basıp yollamışlar, ona bakıp azıcık avunduk.
Oktay Şimşek, bilimsel yapıtlar için ayrı bir dizi yerine ayrı bir yayınevi açmış: Yirmi Dört. Yayınevinin Yazınsal Eleştiri dizisinde, Halûk Sunat’ın İmgenin Tılsımlı Rüzgârı/Yazınsal Metne Psikanalitik Bakış’ını basıp yollamış.
Yapıt, aynı zamanda psikiyatr olan Sunat’ın çeşitli dergilerdeki yazılarından, değişik yerlerde yaptığı konuşmalardan, yayınladığı bildirilerden oluşuyor; uğraşı gereği, dil’den, sözcüklerden, canlandırdıkları imgelerden yola çıkan yazar, dünyayı, insanı, birey olarak kendini irdeliyor. Yüksek sesli bir iç konuşma bir bakıma; meraklısı için çok çekici elbet.
Sevgili Işıl Özışık, adına uygun ışıl ışıl sulu ve yağlıboyalarıyla yine ortak dostumuz Mehmet Kıyat’ın Doku’suna konuk geldi.
Son sözümüz yine Ali Yüce’den.

YETİM

Çiçeklere ad konmamıştı daha
Ben kavaklara uzama öğretiyordum
Kıp kısacık bir iple
Tanrı’nın yaşını soruyordunuz bana
Ben günlerin adını bilmiyordum
Anam öldüğünde

Şimdi ben yapmacı Bekir’im artık
Bir manga çocukla
Bir türküye koyabilirsiniz beni
Barış gelmiş deseler
İlk önce ben inanırım
Ben kolaylığın birinci adıyım

Sokağa çıkınca
Çocuklara gülme yaparım biraz
Çocukluktan kalma parmağımla
Suların ayaklarını sayarım
Bir şey daha yaparım ya söylenmez
Tarla kuşları bilir bunu
Anası ölenler bilir

Bizim Turan söyler ufacık bir sesle.

Berfin/Bahar. S.111. Mayıs 2007.