En son 19-20 Mayıs Samsun toplantılarının ardından, sevgili dostum Halûk Tarcan’dan şu bilgiler geldi; paylaşalım:
“Atatürk böyle demiştir. Bu bir meydan nutku değildir. Türk’ü Libya’da, Balkanlar’da, Arap Çölleri’nde, Doğu-Güney Anadolu’da, imparatorluğun dört bucağında, savaş alanlarında denemiş, onunun içindeki bilinmeyen, görülmek istenmeyen özü, enerjiyi, niteliği sınamış insanın gözlemedir.
Türk halkının bu düzeye gelmesi kolay olmamıştır. Kökeninde, Kabataş Çağı’nda, Orta Asya’da oluşmaya başlayan, yüzbinlence yıl süren dönemlerde, doğayla boğuşmayı bilen, onun her türlü çilesini çeken , böylece kafa yapısı gelişen (henüz Türk olmayan) Orta Asya insanı vardır.
Tacikistan Arkeoloji Enstitüsü yöneticisi V.A. Ranov, “Her şey Paleolitik, Kabataş Çağı’nda başlar der. (Dos.Arheo.185/1998). Çalışma arkadaşlarıyla Orta Asya’da yaptığı araştırmaların sonunda ortaya çıkardığı QARA-TAU (Karadağ) kültürü, milyon yılda oluşmuş; 850 000’lerde Himalayalar'dan başlayıp Kuzey’e doğru giden, Altaylar’a, Bükli(Gobi) Çölü’ne uzanan, adları Türkçe yerleşim yerlerinde, QALA’larda, 600, 400, 200,100 000’lerde ayakta kalmayı başaran bu çilekeş Orta Asya insanı, 80 000’lerde ilk soyutlamayı gerçekleştirmiş, İnsanüstü bir Kudret’in varlığını keşfetmiştir (aynı dergi).Kafa yapısı gelişmesini sürdürmüş, 30-20 000’lerde kayalara resim yapmış; bu resimlerde yazı öğeleri oluşmuştur; Sovyet Bilim Akademisi araştırmacılarından ŞLİYENSKİ ( K.Mirşan) C14 aracılığıyla, 10 000’lerde, Oral Dağları’ndaki Şolgan Taş mağarasında, yazının temeli olan ilk damgayı bulduğunu belgelemiştir. Bu ilk damganın Ön-Türkçe olduğunun saptanmasından sonra, gelişmiş kafa yapısına sahip Orta Asya insanı Türk’e dönüşmüştür.
Bu düzeye gelen Ön-Atalarımız daha ileri gitmiş, Gök Kültü ve Ateş kültü aracılığıyla düzenli toplumsal yaşama geçmiştir; daha Aşiret döneminde, biricik yetke olarak örgütlü yaşam, bir bakıma bir siyasal kuruluş çekirdeği vardır. İtalyan araştırmacı Daniel Riba 4 000’lerde İtalyan Alplerine yerleşen QAMUN aşiretlerinin Devlet otoritesiyle yönetildiklerini söyler ( Gravures Rupestres du val Camonica Fr Empire, 1984,Paris.s.54)
Portekizli araştırmacı Emilio Virgilio, Portekiz mağaralarında yaşamış adı bilinmeyen (?), yazısı olan bir halkın aynı tarihlerde devlet düzeninde yaşadıklarını saptar (Dos .d’archeo. 198/1994).
Dolayısıyla bu aşiretlere tarihteki ilk siyasal kuruluşa sahip halklar gözüyle bakmamız gerekir; bunlar, büyük su baskınlarının ardından gelen kuraklık yüzünden Orta Asya’dan oralara gelmiş (göçebe değil) GÖÇMEN Ön-Atalarımızdır. Onlar, su yollarını izleyerek İsviçre’ye yerleşmiş, burada On-Oyung devletini kurmuşlardır. Onların torunları bugün RETO-ROMAN dilini, yani Etrüskçe konuşurlar. (K.Mirşan) Aynı insanlar, Avusturya’da NORİKUM/ÖZ-ERKİNE devletini kurmuştur (K.Mirşan). Herkesin bildiği Etrüskleri geçiyoruz.
Orta Asya’da kurulan ilk devletse BİR-OY BİL’dir; belgelenmiş ilk tarihi 8 500’lere uzanır (Arheologia, 311/1995). İkinci devlet, tarihçi Öngre-Binğabaşı’nın İ.Ö. 522-519 arasında diktirdiği İTİZ anıtında bildirdiği, İ.Ö, 1517’de kurulmuş AT-OY BİL’dir. Ardından, İ.Ö.879’da TÜRÜK BİL devletin kurulduğunu yine Öngre Binğabaşı’nın yazdırdığı ŞİNE-USU yazıtında ayrıntılarıyla okumaktayız (K.Mirşan).
Son inanılmaz örnekse: 10 500’lerde aşiretler birliği olarak başlayan ( Dos.Archeo.), kesintisiz olarak yaşayan ve 2300-1900 yıllarında ŞUNYU adını alan siyasal kuruluş, devlet; Rus A.Ranov, Alman De Groot, Çinli Liu Mau Tsai, Türk Z.V. Togan onu bu adla anarken, K.Mirşan ona UŞUNG-UY (egemen yöneten birliği) demektedir. Bu, tarihte görülen en uzun, ilk siyasal birliktir; De Groot onları Hunların UÇBEYLERİ sayar ( Die Hunnen d.vorschist zeit. Berlin Leipzig, 1921. –K,Mirşan.)
Çok kısa özetini verdiğimiz siyasal Ön-Türk tarihi, Türk halkının aşiret döneminden başlayarak hep devlet örgütlenmesi içinde yaşadığını; bu “öz”e sahip olduğunu göstermektedir. Tarih boyunca onlarda kargaşaya rastlanmaz. Yönetim çökebilir, ama Türk halkı, örgütlenme yeteneğiyle yeni bir devlet kurar.
Tarih sahnesine binlerce yıl sonra çıkmış, deneyimi az Batılılar, onlardan daha da deneyimsiz Uzak Batılılar, kimi zaman görünüşe aldanıp zafer çığlıkları atarlar. Oysa, bıçak kemiğe dayandığı an, Türk halkı ayağa kalkar, inanılmaz bir güçle kenetlenir; o zaman, bütün tarihçileri şaşkınlık ve hayranlık içinde bırakan ANADOLU DEVRİMİ gerçekleşir.
Tandoğan, Çağlayan, Manisa, İzmir, Çanakkale, Samsun…
NELER YAPILMAZ BU GÜZELİM HALKLA?
Yeter ki önüne düşenler artık uyanıp onunla birlikte haykırabilsin:
NE ABD NE AB, TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE!
Cumhuriyet,30 Mayıs 2007
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Mayıs 2007 Çarşamba
24 Ocak 2007 Çarşamba
“GİZLENEN ATATÜRK”
Ulusal Kanal 11 hafta, Pazar akşamı, çok önemli bir belgesel gösterdi: Gizlenen Atatürk.
Mustafa Kemâl, Anadolu’daki ulusal güçleri bir araya getirmek üzere düzenlediği Erzurum ve Sivas Kurultayları’nın ardından Ankara’ya gelir gelmez, giderini cebinden karşılayarak, bir gazete çıkarmaya başlar: Hâkimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik). Onun yönetimindeki Türk ordusu Çanakkale’de İngilizleri bozguna uğratmış olsa da, 1.Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan Almanlara ayak uydurarak yurdumuzun parçalanması anlaşmasını hem de Çanakkale Boğazı’nı çarpışarak geçemeyen Agamemnon gemisinde imzalayan Padişah’ın buyur etmesiyle İzmir’den başlayıp yurdumuzu yakıp yıkan Yunan ordularına karşı düşünsel hazırlık için elbette vazgeçilmezdir bu gazete. Hadiye Bolluk’un eski yazıdan Türkçe’ye aktardığı, Kurtuluş Güran’ın da yalınlaştırdığı yazıları Kaynak Yayınları “ Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi:Hâkimiyet-i Milliye Yazıları”adıyla basmış. Belgesel bunlara dayanıyordu.
Bütün büyük devrimciler gibi, ülkesinin, dünyanın o gün içinde bulunduğu durum ve koşulları eksiksiz bilen Mustafa Kemâl, 20 Temmuz 1920 tarihli başyazısında, önce düşmanı saptıyor: “En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan ne de filan ulustur; o, bütün dünyaya egemen olan ‘anamalcılık’ yıkımı ve onun çocuğu ‘buyuruculuk’tur”
Bu saptamayı yaparken, yine çok sağlam bir küresel değerlendirmede bulunuyor: “Başta İngilizler, bütün Batı, yüzyıllardır Doğu uluslarını, Asya’yı, Afrika’yı, Güney Amerika’yı amansızca sömürmüştür; ama artık buralarda yaşayan halklar uyanıp ayaklanmaya başlamıştır; anamalcı Batı bu uyanış karşısında tiril tiril titremekte; onu önleyebilmek için, kilit noktada bulunan Anadolu’yu öncelikle ve kesinlikle ele geçirmek istemektedir. Yunan, onların maşasıdır yalnızca.”
Bu oyunu bozmanın yolu, hemen hemen aynı zamanda başlayan ve varlığını onun Çanakkale savunmasına borçlu yeni Rus yönetimiyle, Lenin önderliğindeki Sovyetler Birliği ile işbirliği yapmaktır. Gereken yapılıyor, Türk ordusu Güney’den, Rus ordusu Kuzey’den, İngiliz oyunlarını Azerbeycan’da bozuyor. Böylece iki ulus arasında sıkı bir dayanışma başlıyor. Bu dayanışma yeni toplumsal yapının kuruluşunda ortak adımların atılıp atılamayacağının araştırılmasını da kaçınılmaz olarak gündeme getiriyor elbet; ama Büyük Önder, şaşmaz gerçekçiliğiyle, Rusya’daki denemenin burada tıpatıp uygulanamayacağını görüyor ve 12 Ekim 1920 tarihli İki Ortaklaşmacılık başlıklı yazısında tanıyı koyuyor: “Türkiye’de, devlet ortaklaşmacılığı uygulanacak; çünkü Anadolu’da ne gerçek anlamda anamalcı var, ne de işçi”
Dolayısıyla, Cumhuriyet’in kuruluşundan başlayarak bütün yurtta bir atılım, yapım başlıyor; üretimlikler, demiryolları, aklınıza gelen bütün altyapı. Bunlara da Sovyetler’in büyük yardımları var elbet. Dostluk ve işbirliği o kadar yakın ki, belgeselde gösterildi, zamanın büyükelçisi Aralof da, adı verilmeyen kimi Rus subayları da, 26 Ağustos Büyük Saldırısı’ndan önce, Afyon’da, Mustafa Kemâl’in yanında, hattâ Kocatepe’deler.
Bu işbirliğinin doğal sonucu olarak, 1933’te, Cumhuriyetin 10. Yıl kutlamalarına Voroşilov yönetimindeki bir kurul çağrılıyor; gelenler arasında bir de sinemacı var, Sergey Yutkeviç. Belgeselin 11. son bölümü, çok yerinde olarak, onun çektiği, 1969’da TRT’de bir kerecik gösterilip yasaklanan Türkiye’nin Kalbi Ankara’ya ayrılmış.
Sovyet konukların Karadeniz’den Boğaz’a girişleri, Dolmabahçe önlerine gelişleri görülmeye değer: bindikleri geminin dört bir yanı, bütün kıyılar çığlık çığlığa haykıran, ellerindeki Türk ve Sovyet bayraklarının sallayan teknelerle, insanlarla dolu.Vali’nin Pera Palas’ta verdiği öğle yemeğinden sonra, aynı gün trenle Ankara’ya doğru yola çıkılıyor; trenin geçtiği her yerde halkımız yine Voroşilov’la yanındakileri büyük coşkuyla selamlıyor. En sonunda, Ankara’da, Cumhuriyet Bayramı için yapılan büyük geçit; henüz çırıl çıplak Anadolu bozkırında, derme çatma tahta tribünde mutluluğu her yanına yansımış Büyük Önder.
Ulusal Kanal, Serkan Koç yönetiminde çekilen bu çok önemli belgeseli yakında yeniden gösterecek; ama bütün hukuk kuralları, yargıç kararları çiğnenerek Ulusal Kanal kablolu yayından atıldığı için, çanağı olmayanlar göremez elbet; ama onlar için de bulunmaz bir çözüm var: Kaynak Yayınları, 11 bölümlük belgeselin cd’sini basmış, yazılarla birlikte bütün büyük kitapçılarda satıyor. Nereden nereye getirildiğimizi, kendimize gelebilirsek nereye gitmemiz gerektiğini görmek istiyorsanız, hemen alın.
Cumhuriyet, 24 Ocak 2007
Mustafa Kemâl, Anadolu’daki ulusal güçleri bir araya getirmek üzere düzenlediği Erzurum ve Sivas Kurultayları’nın ardından Ankara’ya gelir gelmez, giderini cebinden karşılayarak, bir gazete çıkarmaya başlar: Hâkimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik). Onun yönetimindeki Türk ordusu Çanakkale’de İngilizleri bozguna uğratmış olsa da, 1.Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan Almanlara ayak uydurarak yurdumuzun parçalanması anlaşmasını hem de Çanakkale Boğazı’nı çarpışarak geçemeyen Agamemnon gemisinde imzalayan Padişah’ın buyur etmesiyle İzmir’den başlayıp yurdumuzu yakıp yıkan Yunan ordularına karşı düşünsel hazırlık için elbette vazgeçilmezdir bu gazete. Hadiye Bolluk’un eski yazıdan Türkçe’ye aktardığı, Kurtuluş Güran’ın da yalınlaştırdığı yazıları Kaynak Yayınları “ Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi:Hâkimiyet-i Milliye Yazıları”adıyla basmış. Belgesel bunlara dayanıyordu.
Bütün büyük devrimciler gibi, ülkesinin, dünyanın o gün içinde bulunduğu durum ve koşulları eksiksiz bilen Mustafa Kemâl, 20 Temmuz 1920 tarihli başyazısında, önce düşmanı saptıyor: “En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan ne de filan ulustur; o, bütün dünyaya egemen olan ‘anamalcılık’ yıkımı ve onun çocuğu ‘buyuruculuk’tur”
Bu saptamayı yaparken, yine çok sağlam bir küresel değerlendirmede bulunuyor: “Başta İngilizler, bütün Batı, yüzyıllardır Doğu uluslarını, Asya’yı, Afrika’yı, Güney Amerika’yı amansızca sömürmüştür; ama artık buralarda yaşayan halklar uyanıp ayaklanmaya başlamıştır; anamalcı Batı bu uyanış karşısında tiril tiril titremekte; onu önleyebilmek için, kilit noktada bulunan Anadolu’yu öncelikle ve kesinlikle ele geçirmek istemektedir. Yunan, onların maşasıdır yalnızca.”
Bu oyunu bozmanın yolu, hemen hemen aynı zamanda başlayan ve varlığını onun Çanakkale savunmasına borçlu yeni Rus yönetimiyle, Lenin önderliğindeki Sovyetler Birliği ile işbirliği yapmaktır. Gereken yapılıyor, Türk ordusu Güney’den, Rus ordusu Kuzey’den, İngiliz oyunlarını Azerbeycan’da bozuyor. Böylece iki ulus arasında sıkı bir dayanışma başlıyor. Bu dayanışma yeni toplumsal yapının kuruluşunda ortak adımların atılıp atılamayacağının araştırılmasını da kaçınılmaz olarak gündeme getiriyor elbet; ama Büyük Önder, şaşmaz gerçekçiliğiyle, Rusya’daki denemenin burada tıpatıp uygulanamayacağını görüyor ve 12 Ekim 1920 tarihli İki Ortaklaşmacılık başlıklı yazısında tanıyı koyuyor: “Türkiye’de, devlet ortaklaşmacılığı uygulanacak; çünkü Anadolu’da ne gerçek anlamda anamalcı var, ne de işçi”
Dolayısıyla, Cumhuriyet’in kuruluşundan başlayarak bütün yurtta bir atılım, yapım başlıyor; üretimlikler, demiryolları, aklınıza gelen bütün altyapı. Bunlara da Sovyetler’in büyük yardımları var elbet. Dostluk ve işbirliği o kadar yakın ki, belgeselde gösterildi, zamanın büyükelçisi Aralof da, adı verilmeyen kimi Rus subayları da, 26 Ağustos Büyük Saldırısı’ndan önce, Afyon’da, Mustafa Kemâl’in yanında, hattâ Kocatepe’deler.
Bu işbirliğinin doğal sonucu olarak, 1933’te, Cumhuriyetin 10. Yıl kutlamalarına Voroşilov yönetimindeki bir kurul çağrılıyor; gelenler arasında bir de sinemacı var, Sergey Yutkeviç. Belgeselin 11. son bölümü, çok yerinde olarak, onun çektiği, 1969’da TRT’de bir kerecik gösterilip yasaklanan Türkiye’nin Kalbi Ankara’ya ayrılmış.
Sovyet konukların Karadeniz’den Boğaz’a girişleri, Dolmabahçe önlerine gelişleri görülmeye değer: bindikleri geminin dört bir yanı, bütün kıyılar çığlık çığlığa haykıran, ellerindeki Türk ve Sovyet bayraklarının sallayan teknelerle, insanlarla dolu.Vali’nin Pera Palas’ta verdiği öğle yemeğinden sonra, aynı gün trenle Ankara’ya doğru yola çıkılıyor; trenin geçtiği her yerde halkımız yine Voroşilov’la yanındakileri büyük coşkuyla selamlıyor. En sonunda, Ankara’da, Cumhuriyet Bayramı için yapılan büyük geçit; henüz çırıl çıplak Anadolu bozkırında, derme çatma tahta tribünde mutluluğu her yanına yansımış Büyük Önder.
Ulusal Kanal, Serkan Koç yönetiminde çekilen bu çok önemli belgeseli yakında yeniden gösterecek; ama bütün hukuk kuralları, yargıç kararları çiğnenerek Ulusal Kanal kablolu yayından atıldığı için, çanağı olmayanlar göremez elbet; ama onlar için de bulunmaz bir çözüm var: Kaynak Yayınları, 11 bölümlük belgeselin cd’sini basmış, yazılarla birlikte bütün büyük kitapçılarda satıyor. Nereden nereye getirildiğimizi, kendimize gelebilirsek nereye gitmemiz gerektiğini görmek istiyorsanız, hemen alın.
Cumhuriyet, 24 Ocak 2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
