29 Kasım 2006 Çarşamba

“SİVİL CASUS”

“Sivil Casus”, genç yazar Kaan Turhan’ın IQ Kültür Sanat Yayıncılık’ın bastığı 736 sayfalık çalışmasının adı; onu Türk okurlarına ilkin Ulusal Kanal’da sevgili Vural Savaş duyurdu Pazar akşamları yaptığı söyleşilerin birinde.
Adından da anlaşılacağı üzere, Mustafa Yıldırım’ın Sivil Örümceğin Ağındası’sının akrabası; Turhan da Yıldırım gibi, doymak bilmez anamalcı ülkelerin, o arada ABD’nin dünyanın iliğini kemiğini yutmak üzere uydurup sabahtan akşama yirmi dört saat ellerindeki bütün yayın araçlarıyla zavallı insanların beyinlerine çaktıkları sivil toplum ve onun örgütleri kandırmacasının çok titiz, ayrıntılı dökümü.
Ulusal Kanal’ın hazırlayıp sunduğu çok değerli, önemli Gizlenen Atatürk belgeselinde de sık sık vurgulandığı üzere, anamalcı soygun ve talanın sürebilmesi için, kimi temel kavramların ve onları simgeleyen insanların yıpratılması, gözden düşürülmesi, eritilmesi gerekiyor; bunların başında şimdi Ulusal devlet, kamu yararı, planlı yaşama ve kalkınma geliyor elbet; dolayısıyla bu kavramları savunan, simgeleyen insanlar: Mustafa Kemâl Atatürk, Fidel Castro, Hugo Chavez, Morales falan.
Kaan Turhan, bu önemli çalışmasının daha başında, şu zehirli elma şekerinin, sivil toplum’un, kuramcılarından birinin, Hayek’in ağzından tanımını anımsatıyor: hür bir toplumda(?), toplumsal hayatın temelleri, bilinçli planlamadan çok, toplumsal gelişmeye bağlı olmalıdır…dolayısıyla, devletçiliğin en aza indirgendiği sivil toplum anlayışında, toplumsal ya da yeniden dağıtımcı adaletin yetkinlikten uzak olduğu vurgulanmakta ve yürütmenin keyfi yetkilerini en aza çekecek bir anayasal düzende ısrar edilmektedir”.
Bu tür laf ebeliklerinin hepsinde olduğu gibi, burada da, bugün kullanılan bütün terim ve kavramlar karman çorman art arda sıralanmış olsa da, işin özü belli: aman soyguncuların özgürlüğüne toplum adına kısıtlama, yasak getirmeyin; bırakın yesinler yutsunlar! Onlar yuttukça, siz de televizyonlarda, gazetelerde, uzaktan bakar yalanırsınız!
Nitekim başka bir gözbağcı, Prof. Norman Barry, hiç çekinmeden, şöyle diyebiliyor: “sivil toplumla liberalizm arasında yakın bir ilişki bulunduğu açıkça bellidir: iki öğreti de bireysel özgürlükten, azınlık haklarından ve siyasetten etkilenmeyen bir hukuk dizgesinin korunmasından yanadır.”
Kaan Turhan, canımızı yakan her alan ve konuda, özelleştirme, kamu yatırımlarının yağmalanması, bankacılık, çevre, siyanürle altın arama, Hasankeyf gibi tarihsel kalıtların sular altında bırakılması gibi usunuza gelecek her sorunda, uzmanlarına, belgelere dayanarak anımsatmalar yapıyor; çıldırmış sömürücülerin amansız saldırıları ve onların yerli ortakları karşısında güzelim yurdumuzu, canımızı nasıl koruyabileceğimizi düşünüp çözüm bulabilmemiz için hepimize çağrıda bulunuyor.
Titreyip kendimize dönebildiğimiz zaman uygulayacağımız örnek içinse, sevgili Atatürk’ün, çorak Ankara’da, şimdi hırsla talan edilen, adını verdiği çiftliği kurarken uyguladığı yöntemi anımsatıyor:
“Çiftliğin, insan, bitki ve hayvanlarının gereksineceği suyu karşılamak üzere, üretimliğin elverişli yerlerine birer küçük Van Gölü, Marmara Denizi, Karadeniz oturtmuş:”
İnsan kimin için, ne yapmak istediğini biliyorsa, işte böyle en doğal, en gösterişsiz, en kestirme yoldan çözümünü de yaratıyor.
Dünyanın bütün öbür soylu halkları gibi, Türk halkı da, Orta Asya’dan dünyanın dört bir yanına düzen, uyum, uygarlık götürmeye başladığı günden beri, bunu eksiksiz biliyordu; yukarıda andığım belgeselde Mustafa Kemâl Atatürk’ün, giderini cebinden karşılayarak daha Sivas’ta çıkarmaya başladığı Ulusal Egemenlik gazetesinde bıkıp usanmadan yinelediği gibi, insanlığın biricik amansız düşmanı anamalcılık, ve onun kaçınılmaz türevi buyuruculuktur; bütün ezilenler el ele verip bu mikrobu yok etmedikçe, kimseye rahat, erinç, mutluluk yok!

18 Ekim 2006 Çarşamba

NÂZIM’IN HAVANASI

José Marti Küba Dostluk Derneği, Avrupa’daki bütün Küba Dostluk Dernekleri’nin katılacağı bir toplantı düzenledi; 6 Ekim akşamı, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde konukları ağırlamak üzere toplanıldı. Emine Tahsin’in kısa konuşmasından sonra, Küba Halklarla Dostluk Enstitüsü Başkanı, milletvekili Sergio Corrieri de birkaç söz söyledi.
Ardından, bir film izledik; Dostluk Derneği üyelerinden bir küme gençkızımız Himalaya’ya tırmanmış geçen yıl; ve giderken yanlarında bir Küba bayrağı götürmüş, onu dağın doruğuna dikmişler. İçlerinden üçü, Burçak Özoğlu Poçan, Eylem Elif Maviş, Meltem Çolak, filmden sonra, dorukta çekilmiş fotoğrafı, Küba Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal’ın da çağrıldığı sahnede Sergio Corrieri’ye sundular.
Sonra, NHKM Sinegöz kolunda çalışan Çağrı Kınıkoğlu’nun yönetiminde, Mart 2005’te JMKD’nin “Küba İle Dayanışma Haftası” için hazırlanmış “Havana Röportajı”nı izledik. Filmin kurgusunu Mustafa Temretaş, Ayhan Genç, Tümay Şahin ve Çağrı yapmışlar.
Adından anlaşılacağı üzere, Nâzım’ın unutulmaz şiirinden yola çıkmış; Küba’dan elde ettikleri belgesel görüntüleri şiiri görüntülerle canlandırmakta, dolayısıyla Küba Devrimi’ni en çarpıcı biçimde özetlemekte kullanmışlar.
Doğrusu, son yıllarda, içeriğin, görüntünün, sesin, kurgunun bu kadar kusursuz birbirini tamamladığı belgesel görmemiştik.
Fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı
Fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56’nın Kasımında
Fidel de içlerinde 150 kişiydiler Aralığında 56’nın
Fidel de içlerinde 500 kişiydiler Şubatında 57’nin
Fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular Fidel de içlerinde
Fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular yıktılar Batista’yı 959’un Ocağında ve 50 binlik orduyu ve şekerkamışı milyonerlerini yerlisini de Yankisini de ve tütün ve kahve milyonerlerinin yerlisini de Yankisini de ve kışlaları ve önlerinde cesetler çürüyen karakolları ve eroin toptancılarını ve kumarhaneleri ve Birleşik Amerika Devletleri Büyükelçisini ve Birleşik Amerika Devletleri hava deniz ve kara kuvvetlerini ve Birleşik Amerika Devletleri dolarını ve Küba’nın havasında ağır çiçek kokularına karışık leş kokusu dağıldı yani Birleşik Amerika Devletleri kokusu.

Havana’ya yaklaşıyoruz dedi hostes
Palmiyeler palmiyeler diye haykırdı birisi
anne anne diye haykırıyor sandım
Küba bale takımı lumbuzların camlarında kocaman
Kelebekler gibi çırpınıyor
tümü on sekiz saatlik bir uçuştan sonra toprağa betona
değil aydınlığa inip konduk
aydınlığın içinde gördüm onları aydınlıkta sarmaş dolaş
üç kişiydiler iki erkek bir kadın
biri sakallı
gençtiler
hangisi ak hangisi melez hangisi kara seçemedim
sakallısı ak mı kara mı melez mi seçemedim
seçemedim kadın kara mıydı ak mıydı melez miydi
gözleri birbirine öylesine benziyordu ki her şeyleri de
öylesine gözlerindeki derilerinin renklerini birbirinden
ayırt etmek olmuyor
zaten bu eritip dağıtan yuğurup yaratan güneşte kanlar ve
deriler birbirine karışmış türküler ve oyunlar gibi…
Evet, biz de Küba’ya gittiğimizde aynı inanılmaz eritilmeyi görmüş, havalara uçmuştuk. Yaşasın yalansız talansız bir toplum yaratıp insan kardeşlerine armağan edenler! Yaşasın bunu o şiirsel belgeselde bize yeniden tattıranlar!

15 Ekim 2006 Pazar

“AB: TABUTA ÇAKILAN SON ÇİVİ”

AsyaŞafak yayınları, sevgili dostum Yılmaz Dikbaş’ın tam 756 sayfalakı son kitabını Kitap Fuarı’na yetiştirebildi: AB: Tabuta Çakılan Son Çivi.
Kestirebileceğiniz üzere, buradaki tabut güzelim yurdumuzun içine tıkılacağı sanduka; ölü gömücüler, kimilerimizin büyük bir aymazlıkla, kimilerimizin de paralı uşak olarak kulağımızın dibinde “uygarlığın beşiği, hattâ ta kendisi” olduğunu” söyleyegeldikleri Batı, Avrupa, Amerika.
Yılmaz Dikbaş, bütün erdemlerin başı, toplamı saydığım tutarlılıkla, Hint fakirlerinin yılan oynatırken çaldıkları zurnanın yerini tutan bu büyüleyici şarkıyı bütün ayrıntılarıyla bir kez daha gözler önüne seriyor bu ayrıntılı çalışmasında.
Tabutumuzun dört köşesine çakılan dört ana çiviyi şöyle sıralıyor: İlk Çivi, İMF.
Oysa dünyamızın en büyük para babalarından Mayer Amschel Rothschild açıkça söylemiş: “Bir ulusun parasının denetimini bana verin, orada yasaları kimin çıkardığı umurumda bile olmaz!”
Dünya Bankası başuzmanlarından, Bill Clinton’ın danışmanı, 2001 yılında Nobel Ekonomi Ödülü verilmiş, Prof.Dr. Joseph Stiglitz açıkça dile getirmiş: “İMF ve yandaşı kuruluşlar, borç verdikleri ülkelerin çıkarlarını gözetmezler. Onlar, varlıklı ülkelerdeki kuruluşların tecimsel ve parasal çıkarlarını kollar.”
İkinci çivi, özelleştirme. Bu sihirli sözcük, güzelim yurdumuzda, Atatürk devrimleriyle oluşturulmuş bütün büyük üretim kurumlarının, bankaların, doğal kaynakların göz göre göre talan edilişini örtüyor.
Üçüncü çivi, Gümrük Birliği. “Büyük bir pazara katılıyoruz” diye hepimize yutturulan bu çivi, aslında, başka bir uyarıcının, Erol Manisalı’nın deyişiyle, sözün gerçek anlamında “Sivil Darbe”.
Son çivi, Avrupa Birliği
Kitapta bütün ayrıntılarıyla okuyacaksınız, bu çivilerden en önemlisini, Gümrük Birliği Çivisi’ni, Atamızın kurduğu partinin iki ünlü yöneticisine imzalatıyor yılan oynatıcısı Batılılar 6 Mart ve 13 Aralık 1995’te.
Zavallı halkımın Çoban adını taktığı bir siyasetçinin: “Bu gelişme, Türkiye-Avrupa ilişkilerinde tarihsel bir aşamadır. Zenginlik denizine dalıyoruz” demesi onun uşaklık çizgisine uygundur.
Ama bayrağında Cumhuriyetimizin 6 temelini taşıyan bir partinin o gün Dışişleri Bakanı, bugün başkanı olan birinin şu sözlerine ne diyelim: “Türkiye’de hiçbir siyasal bunalı, Gümrük Birliği’ne girişimizi engelleyemez!”
Yılmaz Dikbaş, bu güzel yapıtının başına Atamızın aslında gerek bizim, gerek bütün sömürülenlerin Anayasalarının ilk sayfasına oturtulması gereken şu sözlerini almış:
“Temel ilke, Türk Ulusunun onurlu, şerefli yaşamasıdır. Buysa, ancak tam bağımsızlıkla sağlanır. Ne denli varlıklı ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde, uşaklığın dışında bir yer edinemez. Yabancı bir devletin güdümüne girmeyi istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü, uyuşukluğu açıkça kabul etmek demektir. Gerçekten bu kadar alçalmamış olanların, bile bile yabancı denetim ve yönetimine girmeleri düşünülemez bile.
Oysa Türkün onur ve yetenekleri çok yüksektir, çok büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşayacağına, yok olsun çok daha iyidir!
Öyleyse, ya bağımsızlık, ya ölüm!”
Biliyorsunuz, bu aşağılık Batılılar, her zaman hem yapar eder, hem açıkça dile getirirler; bakın ne buyurmuş Lord Pearson:
“Egemenlik, kızoğlan kızlık gibidir, ya kızsınızdır ya da değil!”
Egemenliğimizi, bağımsızlığımızı geri almak istiyorsanız, hemen edinin Yılmaz Dikbaş’ın bu pırlantasını; okuyun, sivil-asker her satılmamışa okutun.


Cumhuriyet, 15 Kasım 2006

4 Ekim 2006 Çarşamba

BİRHAN KESKİN’İN “Y’OL”U

Birhan Keskin’in Kim Bağışlayacak Beni adlı kitabından bu köşede söz etmiş, birkaç örnek de vermiştim; yeni yapıtını da Metis basmış. Her zamanki özenle hazırlanmış kitap iki bölüme ayrılmış: “Eski Dünya” başlığı altında toplanan şiirler Mayıs-Ekim 2005 arasında; “Taş Parçaları” ise 17 Kasım 2005-11 Ocak 2006 arasında yazılmış.
Romen rakamlarıyla adlandırılmış Taş Parçaları’nın üçüncüsü okuyalım:

III

Madem arkandan ağlamamı bile çok gördün bana
Al bu taşlar senin olsun…O halde ve bundan böyle
Bütün davullar vursun, telleri kopsun sazların
boşluğa bağırsınlar, birlikte;
Kan kusacağız.
Kan kusacağız.
Madem dünya bunca zalim
Madem yakışmıyor kalbimize.

Bütün davullar gümlesin.
Boşluktan gelen, boşluğu dolduranı
Boşluğa böğüreni
Vursunnnn.

Bak! Nasıl kan kusuyor külde uyuyan
Dünya görsün.

İkinci şiir Eski İnsan’dan:
İNSAN

Neşeyle yaptıklarımdan geçtim
Kederle durulan yere geldim,
İnce uzun bir öfkenin sessiz ipiyle
Günün saf ışığının altına çömeldim.

Yenildim ben, unutuldum ve üzgün
değilim inan.
Büyüktü çünkü onların dünya arzusu
Benim otların sesiyle kaplı kalbimden
Söktüm atımı söğüdün gölgesinden
Şimdi yol benim yeniden.

Bir cümledir insan
arşla ferş arasında ve hep haklı
Vardım işte demek için
ömür denen cisimde saklı.

Sonunda kimseciklere kalmayacak koltuklar, adlar sanlar, paralar pullar uğruna dünyamızın cehenneme çevrildiği günlerde duyarlı, acılı bir insanın ezgileriyle yunup arınmak istiyorsanız hemen alın Birhan Keskin’in “Y’ol”unu.

1 Eylül 2006 Cuma

ÜZÜMLÜ KÖYÜNÜN DASDAR’I

Cumhuriyet Dört Mevsim Gezi’de Lütfü Özgünaydın yazdı, Fethiye’nin Üzümlü Köyü, çok sevindirici bir girişimdi bulunmuş ve başarıya ulaşmış. Fethiye Esnaf Kefalet Kooperatif Başkanı İsmail Başoğlu önayak olmuş, yörenin bir zamanlar en gözde dokuması “dasdar”ı canlandırmışlar.
Yüzüstü bırıkalmış eski tezgahlar elden geçirilmiş, yenileri yapılmış; kumaşın dokunuşunu bilen ustalarla bir yetiştirme okulu açmışlar, köyün kadınları koşup bu eski işi öğrenmiş, güzelim kumaşlar dokumuşlar. O köyden Fatma Özbalı öne düşmüş, köyün terzileri bu kumaşlardan giysiler dikmişler; o giysileri köyün kızları giyip fotoğraf çektirmiş, ürünlerin tanıtımı sağlanmış. Şimdi gerek yurt içinden gerek yurtdışından sipariş alıyorlarmış.
Lütfü Özgünaydın da, köyün kızlarından Ülkü Koca, Sevtap Özer, Dilek Ergün ve Yağmur Çıtalı’nın bu giysilerle resimlerini çekip dergiye basmış.
Bu güzel örnek, insanı sevindiriyor elbet, ama ondan daha çok üzüyor: dasdar gibi yurdumuzun dört bir yanında kim bilir daha ne ince, güzel ürünler vardı; dünyanın her köşesinde daha ne inanılmaz yaratılar vardı? Hepsi, her şey, çıldırmış tekelci anamalcıların kurbanı oldu yıllardır, hâlâ olmakta.
Bu tasarıyı, her gün, her saniye ülkemizi çökertmek için karar üstüne karar alan; bildiri üstüne bildiri yayınlayan; eleştiri değil düpedüz ezme belgeleri hazırlayan AB (?) desteklemiş.
Oysa bütün ülkelerin soyulan yutulan, bu soygunun sürebilmesi için silahlara harcanan artıdeğerlerinin işte bu ürünlere ayrılması gerekirdi. O zaman dünyamız çiçeklerine denk renklere bezenmiş ürünler, bunları giyip salınan mutlu, mutluluk dağıtan kadınlarla dolardı.
Oysa ülkemin kadınları her gün acılar içinde çığlık atmaktalar: kandırılmış Kürtlere bir yurt kazandırmak üzere savaştıklarını sanan PKK katillerinin vurduğu, parçaladığı çocuklarının gömme törenlerinde üç günlük siyasal erkleri uğruna her şeyin başı ABD’ye teslim olmuş yöneticilerimize ilençler yağdırmaktalar.
Yalnız onlar mı? Iraklı, Afganlı, Lübnanlı analar bacılar kızlar da, bombalarla yanıp uçmamışlarsa, yeri göğü inletmekteler.
Ama kuşkusuz bu ağlayıp inlemelerin, ilenmelerin hiçbir yararı yok: gözü gönlü dönmüş para ve erk düşkünleri bunlara hiç aldırmaz; olmayan BM’lerde o azılı katillerle aynı çatı altında, aynı masada oturup beş bin yıllık sümürücülerin vetolarına kuzu kuzu boyuneğenler silkinip bütün dünya ezilenlerinin önüne düşmedikçe; üstelik onları serbest piyasada yenmek üzere değil, Küba’daki gibi, yeni, insanca bir toplumsal düzen yaratmak üzere çalışmaya koyulamadıkça, en küçük bir umut yok.
*

Yeryüzündeki bütün varlıkların, o arada insanların da hakkı olan bu güzel düzeni yaratamadığımıza göre, gelin sanal uyum dünyasına sığınalım.
Dünya Kitapları, Zeynep Uzunbay’ın nicedir bekleyen şiirlerini sonunda bastı:Yara Falı.
Özenle basılmış kitaptan bir iki şiiri paylaşalım.

h


“Neden bana gerçeği anlatmadın?”

şimdi ben böyle büyük yara görmedim
ben bunun neresinden baksam eksik kalır
ne söylesem üstünden
yine de…

dünyaya yeter bir ayna bu yara
yürürsen, bakarlarsa
bakacak göz kaldıysa
- gerçi ay var –
bakıp dönerlerse içlerine
harflerini bulurlarsa korkunun
ancak o zaman
bir gül dalı olup sarkacaksın dünyaya
artık güzel güzel yaşlanırsın
( beni gördüm)
şimdi git!
(çıplağım, yarayım.)
doya doya utandım
artık git!

her dilden şarkıyı anlıyor bu özlem

yoksa niye büyüsün ki
sırları da çözüyor ama söylemiyor bana
ara dur, uyuma!

gece biriktirdiğim adıyla doldurdum göğü
adının çok halini saydım basamaklarda
adımlarımı yokluğuna ayarladım
koluna girdim boşluğunun
el ele geçtik karşıya
hafif yan dönüp biraz kaldırıp başımı
her günaydında gülümsedim ona
kuşlar öttü, otlar koktu, otobüs geldi
biz durunca duran yürüyünce yürüyen
bir dal güle benzeyen bulut
şimdi nereye, o nerde?

1 Ağustos 2006 Salı

“TÜRKİYE’DE YUNAN VAHŞETİ”

Bu, Müdafaa-i Hukuk Yayınları’nın son kitabının adı; insanın içini parçalayan bir kapakla hazırlanmış yapıtı Türkçe’ye Dr. Necdet Ekinci çevirmiş.
Kitap, Osmanlı ya da Türk belgeleriyle değil, ülkemizi çiğnemeye gelmiş çizmeleri giyenlerce, İngiliz, Fransız, İtalyan güçlerince ya da Kızılhaç Soruşturma Yarkuralları’nca saptanmış tutanaklara dayanıyor.
Bilmem kaç yıl Osmanlılarla bir arada yaşamış Anadolu Rumlarıyla İzmir’den başlayarak bütün yurdumuzu ateşe veren Yunan Birlikleri vardıkları her köyü, kasabayı, kenti yakıp yıkmış, insanları öyle birer kurşunla öldürmek hırslarını dindiremediği için kesmiş, parçalamış, ezmişler. Kitabın kapağında, ırzına geçildikten sonra ağzında bomba patlatılan 13 yaşında bir kızın resmi var.
Aslında bu, tek bir ulusa, kişiye özgü hastalık değil, biliyorsunuz; buyurucu sömürücü ataerkil anamalcı düzensizlik yürürlüğe konalı beri dünyanın her köşesinde, her çağda kendini gösterdi, gösteriyor.
Hani şu Büyük olduğu öne sürülen İskender, ilk Haçlı Orduları, 30 yıl, doyamayınca 100 yıl Avrupa’yı kasıp kavuran savaşlar, 1. ve 2. Dünya Savaşları, Almanlar, Japonlar, Amerikalılar, Fransızlar, İngilizler, İspanyollar yüzlerce yıldır neler ettiler insan kardeşlerine? Şu anda Afganistan’da, Irak’ta, Guantanamo zindanlarında, dünyanın bütün tutukevlerinde neler yaşanıyor?
Bunun bilimsel gerekçesi de egemenlerin (?) kuramsal yaymacasına ta başında damgasını vurmuş: büyük balık küçüğü yer.
Oysa, daha yansız bilim adamları gösterdiler ki, evrim, yalnız büyüğün küçüğü yutmasına, aralarındaki amansız koşup kovalamacaya değil, karşılıklı yardımlaşmaya, dayanışmaya dayanmıştır.
Bunun toplumsal-siyasal alana uygulanmasını ilk düşünüp yürürlüğe koyanların başında, sevgili Mustafa Kemâl Atatürk var: Yurtta Barış, Dünyada Barış.
Daha sonra gelen önderler arasından bir tek Fidel Castro bunu eksiksiz kavramış, Küba’daki parklardan birine yerleştirdiği Atamızın gövde-baş yontusunun altına hem Türkçesini, hem İspanyolcasını yazdırdığı bu ilkeye bütün varlığıyla inanmış.
Nitekim, eski SSCB’nin ya da Çin’in tersine, bugün dünyanın dört bir yanına, toplumcu öğretiyi benimsetmek üzere tank, top, uçak değil, eğitim orduları, hekim alayları gönderiyor.
O ve arkadaşları, işbaşına geldiklerinde Küba halkının %80’den fazlası okuma yazma bilmiyormuş; yalnızca bir yılda herkesi okur yazar kılmışlar; evrensel dayanışma yasasını eksiksiz bildiği için, kendisine çağrıda bunan herkese, Venezüella’ya, Bolivya’ya önce öğretmenlerini, ardından da yoksul insanları bağırlarına bassınlar diye hekimlerini gönderiyor.
Geçende Küba Dostluk Derneği’nde, 2005 Ocak ayında Pakistan’da yüzbinlerce insanı toprağa gömen depremin ardından bu ülkeye yollanan hekimlerin 5-20 Ocak arasındaki çalışmalarını gösteren bir belgesel izledik; filmin sonlarında, belki de dünyanın en tutucu insanları arasında yer alan Pakistanlıların, sözlü olarak anlaşamadıkları Kübalı kadın erkek hekimlere nasıl sarıldıklarını, bütün yüz ve beden anlatımlarıyla teşekkür ettiklerini görmenizi isterdim; içlerinden biri, sakalını sıvazlarken: “Fidel benim kardeşim, onun da işte tam böyle sakalı var”, diyordu.
Hayır, Fidel’in, tıpkı Atatürk gibi, kusursuz, apaydınlık bir bilinci var!
Bânû Avar’ın TRT 1’deki Sınırlar Arasında’sına rastlayıp baktınız mı hiç? Yalın, dürüst dille çok çarpıcı, yararlı bilgiler verir sürekli olarak.
Doğan Kitap, bu izlencenin eski bölümlerini kitaplaştırmış: Hüznün Toprağı Balkanlar’dan Geleceğin Gücü Avrasya’ya Sınırlar Arasında.
Avar, annesine adadığı kitabının başında şöyle diyor:
“Koskoca Osmanlı coğrafyası parçalanıp bölündüğünde, milyonlarca insan sınırla arasında kalmıştı. Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Kafkaslar’a kadar aynı dili konuşan, benzer davranışlara, benzer hislere sahip, aynı tehditlere maruz milyonlarca insan. Onlar yüzyıldır, hangi ülke sınırları içinde yaşarlarsa yaşasınlar, hep ‘sınırların arasında’ kaldılar…
Onlar Bulgaristan’ın Kırcaalisi’nde, Yunanistan’ın Gümülcine’sinde, Kamedonya’nın Kocaalisi ya da Suriye’nin sınır köylerinde yaşarlar. Batum’da, Kırım’da, Kerkük’te, İran’da onlara rastlarsınız.
Uzaklarda bizi anarlar, biz de uzaklara bakarız. Her ailenin kuşaktan kuşağa aktarılan anıları vardır.
Ben de sık sık uzakları hüzünle anan bir ailede büyüdüm. Belki bu yüzdendir ‘sınırlar arasında’ olup bitenlere merakım, bizden olanlara dokunma tutkum.”
Bu amaçla ilkin Balkanlar’a eğiliyor kitabında; bin bir yüzlü, acımasız Batılıların her birine ayrı bir mavi boncuk vererek kışkırttıkları Hırvatlarla Sırplar, güzelim Yugoslavya’yı nasıl kana buladı; Boşnakları, ardından Kosovalıları, Arnavutları, Makedonları nasıl çil yavrusu gibi dağıttı, anımsatıyor yerinde örneklerle.
Sonra Moldova’ya, Kırım’a, Gagauzya’ya, Kafkaslar’a geçiyor.
Batum’u, Bakû’yu kucaklıyor.
Yukarıda değindiğim dayanışmanın, yardımlaşmanın Türkiye, Rusya, İran, Orta Asya Cumhuriyetleri, Çin, Hindistan ve elbette Ortadoğu ülkeleri arasında olması gerektiğini iyi bildiği için, geleceğin gücü saydığı Avrasya’nın başlıca ülkelerini de ele alıyor; SSCB’nin nasıl çöktüğünü, ondan sonra Rusya’nın hangi sorunlarla boğuştuğunu, şu anda boğuşmakta olduğunu anımsatıyor.
Orta Asya petrollerini giden yolda büyük engel saydığı için ABD’nin Irak’tan sonraki hedef olarak bütün dünyaya yutturmak istediği İran’ı yapıcı, kollayıcı bakışla anlatıyor.
Dışişleri eski bakanı Ali Akbar Velayeti’nin danışmanı Prof Asgar Fardi:
“Türkler İran’ın her yerine yayılmıştır”,diyor;”İran hükümetinde bakanların yarısı Türk’tür. Ben İranlıyım, ama Türkiye’de kar yağsa, ben burada üşürüm”
“Türkiye ile İran birbirine karşı çok açık olmalı. Batı’nın, o tek dişi kalmış canavarın çökmekte olduğunu görmeliyiz. Biz, birbirimize muhtacız. Hava kadar, su kadar muhtacız.”
Ahhh sevgili Bânû, çok doğru elbet, ama bunu görmemizi engelleyen ABD, AB perdesini kim kaldırıp atacak?
Daha sonra, babasının doğduğu Halep’i gezip anlatmış; yine çarpıcı saptamalar yapıyor:
“Yüzyılın başı. Petrolün en yoğun bulunduğu yer Osmanlı Devleti toprakları.
Osmanlı hasta adam, güçsüz, borç batağında. O hâlde…
Paylaşımın başlayacağı yer de orası.
İngiltere ve Fransa Osmanlının ölümü için aralarında gizli bir anlaşma imzalıyor. Bu anlaşma imzacıların ismiyle anılıyor. Sykes-Picot Anlaşması’yla tüm Ortadoğu haritası değişiyor ( ne garip, tıpkı şimdiki gibi!). Yıl 1916.
Bir emperyalist devlet niye savaşırsa, Fransızları harekete geçiren de oydu. Fransız Dupleix Komitesi o yıllarda Osmanlı topraklarının nimetlerini şöyle açıklıyordu:
Kilikya, Suriye, Filistin, Kürdistan ve Musul bize hemen şunları sağlayacaktır:
Buğday: yılda 115 milyon kental.
Petrol: başka hiçbir yerde bulamadığımız ve yarın onsuz büyük bir millet olunamayacak petrol. Zira hayatî önem taşıyan petrolsüz ne ordu ne deniz kuvveti mümkündür.
Pamuk ve yün: işletmelerimiz bu maddeleri büyük güçlük ve korkunç fiyatlarla İngiltere ve Amerika’dan alabiliyor.”
Ne acı değil mi? şimdi Büyük Ortadoğu Projesi ya da Demokrasi Getirme Girişimi olarak yutturulmaya çalışılan bir elkoyma için o zamanlar çok daha dürüst ve açıksözlü davranıyormuş saldırganlar; ve bu uluslar arası çapulcu takımı de kadar açıkça söylerse söylesin, dağıttıkları kırıntılarla, yerli uşakları, basını, etkili kurumları öyle sımsıkı bağlıyorlar ki, en kesin olgular bile kurbanların gözünden, bilincinden kaçıyor, kaçırılıyor.
Batılı anamalcı sömürücülerin bu acımasız - üstelik canlı varlık olarak kendi geleceklerini de bile bile yok eden – saldırısını önlemek üzere, aslında, gelmiş geçmiş önderlerin en kavrayışlısı Mustafa Kemâl Atatürk’ün daha Selanik’te okurken koyduğu tanı uyarınca, ezilenlerin, sömürülenlerin uyanması, el ele vermesi, dayanışması gereği bugün çok daha ivedilikle gündemde.
Bunun olması gerekenden daha çekingen adımlarını, atılımlarını özetlemeye çalışıyor Avar son bölümde: Çin Mucizesi Mi?
Çin’de bağrına bastığı dostu Ren’e soruyor:
“Bu oluşumlarda Doğu’nun ‘birlikten güç doğar’ felsefesi önemli bir rol oynuyor olabilir mi Ren?
Doğru, diyor. Burada devlet, uyumlu toplum, uyumlu devlet, uyumlu bölge görüşünü önde tutuyor.”
Görünen o ki Çin, önce içinde uyumu sağladı, şimdi dıştaki uyumu yakalıyor.”

“Çin, bin yıl boyunca bünyesine giren her şeyi özümseyip bir sentez çıkarıyor. Budizm’de de, Marksizm’de de böyle oldu. Çin, yabancı her şeyi yoğurdu. Üzerine Çin damgasını vurdu.
Tüm dünyada aynı kelimeler bile Çinlileştirilmiştir. Televizyonun Çincesi ‘elektronik görme’dir. Telefona ‘elektrik ses’ denir.
Çin deyince sadece ekonomik büyümeyi görenler Asya’daki bu devi anlamadılar. ‘Çok fakirlik çektiler, n’apsınlar, komünist devlet eziyetine alışmışlar’, dediler.
Binlerce yıllık kültür ve gelenekleri göz ardı ettiler.
Biliyor musunuz, Çin’deki lokantaların adları bile derin bir felsegenin ipucunu verir.
Bir lokantanın adı ‘Göğün ardındaki gök’, bir başkası ‘Dağın ardındaki dağ’.
Ren’e sormuştum:
‘Sadece senin gördüğün gökyüzü yok, başka gökler de var’, demişti.
‘Bir dağın tepesine çıktığında, daha büyük başka bir dağların olduğunu görebilirsin’, demişti.
Ama önce bir dağa tırmanmak gerek. Çin diğer dağların varlığının farkında, ama kendi dağına tırmanıyor. Darısı başımıza!”
Son söz, Avar’ın dopdolu bir bilinçle andığı Atamızın:
“Bir ulusun mutluluk saydığı şey, diğer ulus için felaket olabilir. Aynı neden ve koşullar birini mutlu ederken diğerini mutsuz edebilir. Onun için halka gideceği yolu gösterirken, dünyanın tüm bilim, buluş ve gelişmelerinden yararlanalım, ama unutmayalım ki asıl temeli içimizden çıkarmak zorundayız.”
Sevgili Büyük Önder, Cumhuriyeti kurarken bunu eksiksiz uyguladı; Fidel de, Chavez de, Morales de şimdi aynı yoldalar.
Darısı yeniden ülkemizin, bütün ezilenlerin, sömürülenlerin başına!

Berfin-Bahar, Ağustos 2006, s.102

1 Temmuz 2006 Cumartesi

KÜBALI HEKİMLER

KÜBALI HEKİMLER


9 Haziran akşamı José Marti Küba Dostluk Derneği’ndeydik; Küba Elçiliği 1. Yazmanı Alejandro Simancas Martin, ABD’de, mahkeme kararlarını da çiğneyerek – ne kadar tanıdık geliyor değil mi? – zindanda tutulan 5 Kabılının son durumunu anlattı kısaca. Uluslar arası toplum bu hukuk, insanlıkdışı tutumu kınamalı, bireysel olarak ya da topluca, örneğin BM Genel Yazmanı Kofi Annan’a kınama yazıları yollamalı, dedi. Ah iyiniyetli dostum benim! BM bağımsız bir örgüt mü? Geçen ay TRT1’de Banû Avar’ın başarılı belgeselinde de vurgulandı: yapılan bütün oylamalarda, 191 üyenin 188’i Kübaya uygulanan ambargonun kaldırılması için oy veriyormuş, ama bu akıldışı uygulama sürüyormuş! Çünkü dünyanın efendisi (?) böyle istiyor!
Aslında 1492’den beri, yeryüzünde ne hukuk var, ne adalet; parasal ve askersel gücü olan, gözüne kestirdiğini yiyor.
Bunun için yüzyıllardır son derece cicili bicili kılıflar da buldular, buluyorlar: ya insanları dinsizlikten kurtarıp İsa’nın kollarına kavuşturmak için yapılıyor bütün rezillikler, ya insan hakları, özgürlük, halk yönetimi için!
Başta ABD’de, dünyanın dört bir yanında parasal ve siyasal gücü ellerine geçirmiş olan çok küçük bir açgözlü azınlık ya demokrasi tasarısı’yla geliyorlar insanların karşısına, ya da Büyük Ortadoğu Tasarısı ile. Eh dağıttıkları dolarlarla her ülkede bu yalanın yutturulmasına gönüllü uşaklık edecekleri de buluyorlar.
Dolayısıyla, Alejandro gibi tertemiz yürekli insanlar uluslar arası tepkilerle, kınamalarla birtakım şeylerin düzeleceğini sanıyorlarsa – ki hiç olasılık vermiyorum buna – korkunç yanılıyorlar.
47 yıldır Küba’da uygulanageldiği, şimdi yavaş yavaş Günel Amerika ülkelerine yayıldığı üzere, anamalcı sömürgecilerin bütün kandırmaca örgüt ve kuruluşlarından çıkmak; sevgili Atatürk’ün de yaptığı gibi, ezilenler arasındaki dayanışmayı güçlendirip bu kör gidişe son vermek gerekiyor.
Sayın Martin’in konuşmasından sonra, geçen yıl Pakistan’ı yerle bir eden korkunç sarsıntının ardından yüzyıllardır soyulmuş soğana çevrilmiş, hem aç hem bilgisiz bırakılmış bu ülkeye yardıma koşan gönüllü hekimlerden daha önce bir yazımda söz etmiştim. Bu akşam bu güzeller güzeli insanların deneyimlerini kendi gözlerimizle gördük: atlamışlar uçaklarına, dağıtacakları ilaçları, hattâ orada tütecekleri besinleri de yanlarında getirerek uçmuşlar Pakistan’a; sarsıntı kış aylarında olmuştu; film de 6-20 Ocak 2005’te çekilmiş. Sözün gerçek anlamında çökmüş ülkede, eksi bilmem kaç derecede, lapa lapa yağan kar ya da sağanak altında, araçların gittiği yere dek onlarla, gidemediği yerdeyse sırt çantalarını yüklenip el ele tutuşarak Himalaya Dağı’nın yamaçlarındaki en ırak köylere gitti anamalcı çürüyüşten kurtarılmış gerçek insan kardeşlerimiz. Göz kırpmadan sürdürülen amansız acımasız sömürünün yere serdiği Pakistanlı kardeşlerine önce sevgiyi, hemen yanında sabırlı, eliaçık bilgiyi götürdüler: sardılar sarmaladılar, yeniden yaşama sevinci aşılamaya giriştiler. Ve dil engeline karşın, bunda öyle eksiksiz başarıya ulaştılar ki, en azından orada kaldıkları süre boyunca, zavallı insancıkların yüzleri güldü, gözlerine ışık geldi.
Tıpkı Guantanamo Yolu gibi; bu belgesel de Batılı şımarıkların yüzlerce yıldır dünyaya ettiklerini olduğu gibi gözler önüne seriyordu; ama burada, o ürkütücü filmin tersine, kurtuluş yolu da görünüyordu: şu bir avuç eşkiyanın elinden yarattığımız artıdeğerleri kurtarıp yeniden kendi erincimize harcayabilirsek, yeryüzü yeniden Kutsal Kitap’ta anlatılan, zorla elimizden alınmış Cennet’e kavuşacak!
Bu yalın, kolay, ama şimdi erişilmesi alabildiğine zor işi kendi ülkelerinde gerçekleştirip dünyalı kardeşleriyle paylaşmaya karar vermiş Fidel Castro ve ulusunu ne kadar alkışlasak azdır!
Dostluk Derneği gönderdiği iletilerden birinde Sayın Büyükelçi Ernesto Gómez Abascal’ın, Ankara’ya gelmezden önce çalıştığı Bağdat’taki izlenimlerini yansıtan kitabının Nâzım Kitaplığı’ınca basıldığını duyurmuştu: Bağdat Görevi.
Sonraki gidişimizde Emine Tahsin büyük incelik gösterip kitabı armağan etti. “Rastlantı+gereklilik” ikilisi öyle getirmiş ki, Sayın Abascal tam 2. Körfez Savaşı sırasında Bağdat’ta görev yapmış; Ekim 2002-18 Mart 2003 arasında, insanlığın oluşturduğu en yüce kavramları ağzına sakız eden, özgürlük, insan hakları, demokrasi için Irak’a geldiğini öne süren, binlerce, yüzbinlerce kişiyi bombalarla, kurşunlarla öldüren, insanlığın en değerli kalıtlarından Sümer Uygarlığı’nın Bağdat’taki bütün izlerini yerle bir eden, yıkmadıkları yağmalayıp ABD’ye götürenlerin bu edepsiz, hukuk, insanlıkdışı saldırısının hazırlığına da, uygulanmasına tanık olmuş. Sözümona “kitle imha silahlarına” elkoyacak; Saddam’ın çevreye zarar vermesini önleyeceklerdi; yaşarken bütün bu savların boş olduğunu, istemeye istemeye, kendileri de kabul etmek zorunda kalsalar da, oyun La Fontaine masalındaki gidi sürüp gidiyor: suyu bulandırmasa da kurt kuzuyu yiyor, hem de bütün dünyanın gözü önünde.
Burada savaştan, saldırıdan daha acıklı, geleceğimiz için tehlikeli bir şey ortaya çıkıyor: Anamalcı, sömürgeci, saldırgan Avrupalı şımarıklarla ABD’nin dışında kalanlar, başta Rusya ve Çin, bu korkunç eylemlere dur diyemiyor, yeterli caydırıcı tepkiyi gösteremiyorlar.
Tıpkı yurdumuzdaki ABD buyruklu PKK saldırıları sonunda şehit düşen yurttaşlarımıza sivil asker bütün insanların gömme töreni sırasında selam durması, övgü yağdırması, gözyaşı dökmesi gibi, sömürücülerin amansız saldırısı kınamayla, ilenmeyle önlenemiyor ki! Dünyanın dürüst emekçi halkları bu edilgenliğin sonunda kendi canlarını da alıp götüreceğini neden görmüyor, ya da görüyorlarsa, neden aynı derecede kararlı, somut bir tepkiyle karşı çıkmıyorlar? Uyutucu televizyonlarla basın bu kadar mı uyuşturdu hepimizi? Öyleyse canlı kalmaya hiç hakkımız kalmamış demektir.
Bereket yerküremizin öbür köşesinde, sevgili Fidel Castro’nun simgelediği bir uyanış derlenip toparlanış, el ele veriş var; zavallı çürümüş anamalcılar elbet aman buyurun istediğinizi yapın demeyecekler bu süreç karşısında; ama etkiye tepki böyle işliyor ne yazık ki: binlerce yıllık koşullanmayı bedelini ödemeden kıramayız.
Özlem Kumrular’ın Türkçeye çevirdiği Bağdat Görevi’ni alın Ernesto Gómez Abascal’ın; burnumuzun dibinde sürdürülen kıyım yurdumuzu parçalayıp yutmadan içinizdeki tepkinin diri kalmasına yardım edin: kitaptaki ayrıntılar, Uğur Mumcu’nun dediği gibi, bilgi edinerek kişisel bir görüş geliştirmenize olanak sağlar.
İki yararlı kitap da Berfin ile AsyaŞafak’tan geldi: Sedat Umran’ın çevirdiği Giordano Bruno’nun Diyaloglar’ı ve Yusuf Ziya Bahadınlı’nın Meclis’in İçinde Vurdular Bizi’si.
Meraklılar biliyordur, Giordano Bruno, Galileo’dan önce, evreni, dünyayı, insanı sarayın ve kilisenin kör çıkarcı buyruklarına göre değil, somut evrensel yasalara göre anlayıp açıklamaya girişmiş öncülerden; acımasız soyguna çomak sokmaya kalkınca yargılanmış elbet, ve ne yazık ki, Galileo kadar bilgelik gösterip o benzersiz, değerli beynini kurtarmayı içine sindirememiş, dünya dönüyor demeyi sürdürüp diri diri çarmıha gerilmiş, ateşe atılmış. Keşke öyle yapmasaydı da beyninde birikenleri insan kardeşlerine biraz daha yayabilseydi. Neyse, bu kitap, soylu düşünürün dünya görüşünü yakından tanımanıza yardım edecektir.
Bahadınlı ise, kestireceğiniz üzere, hani o düş gibi geçip giden TİP’si deneyiminin TBMM’sinde yaşanış öyküsünü özetliyor; şu zorlu dönemde aynı yanlışlara yeniden düşmemek, aynı acıları bir kez daha çekmemek için başvuru yapıtlarından biri.
Bu Salı, Dernek’te Didem Pakkan ile Serkan Arıkuşu’nun görüntülü söyleşisi vardı; el ele tutuşup geçen yılın Şubat’ında Küba’ya gitmiş on gün kalmış, belli başlı yerleri gezmiş, epey görüntü derlemişler. Biz de yeni döndüğümüz için izlenimler birbirini tamamladı. Sanırım bizim yarı yaşımızdalar, ama insan neye bakacağını biliyorsa, asal olanı görüyor.
Serkan’ın yüksek sesli soruları arasında biri çok öğreticiydi: 47 yıllık uygulamadan sonra, belli ki yeni düzeni özümsemişler; ama insan ‘neden devrimciliklerini daha açıkça dile getirip göstermiyorlar?’ diye merak ediyordu, dedi. Bunda bizim gibi Atatürk gideli beri, devrimi kitaplarda, filmlerde yakıcı bir özlem olarak görüp bekleyenler için belki olağan bir soruydu bu; oysa, gerek Avrupa’da, gerek bütün öbür toplumculuk denemesi yapmış ülkelerde tanık olunan gerçekleştirilmesi özlenen devrimi bıkıp usanmadan anlatmaya Küba’da gerek kalmamış ki! Onca kuşatmaya, yıkma girişimlerine, yaratılan yapay darlığa karşın, bir devrimin yurttaşlara kazandırması gereken en temel şeyler, parasız eğitim, sağlık, barınma, beslenme burada günlük yaşamın akışına çoktan girmiş; dahası, devrimciliğin vazgeçilmez ülküsü “bunu bütün dünya uluslarına yayma” hem sağlık, hem eğitim alanında elin erdiği her yere koşturuluyor.
Bir avuç çılgının bir türlü dolmayan keselerini beslemek üzere kamçılanan şu tüketime dayalı yaşam böyle sürüp gidemez oysa; akıldışı nüfus artışı da, dünyamızın sınırlı olanakları da buna izin vermiyor. Dolayısıyla, tıpkı Eski Çağların bilge insanları, Orta Asya halkları, Kızılderililer gibi, canlı cansız bütün varlıkları gözeten alabildiğine tutumlu bir yaşama dönülmesi gerekiyor. Küba ve güzelim halkı bunun yaşayan canlı örneği; doğrusu biz üçümüz, Sevil, Nilgün, ben, sanırım her şeyden çok buna sevindik Küba’da; bunu hepimizin geleceği için paha biçilmez bir umut saydık.

Ülkemin ve bütün ezilenlerin ölüm-kalım savaşı verdiği günlerde soylu, onurlu Anadolu çocuklarından Mustafa Yıldırım, aslında kendi karınlarına bıçak sokan şaşkın sömürücü İspanyollara karşı yalnız Kübalı kardeşlerini değil, insan türünü kurtarmak üzere başkaldırıp can vermiş devrimci ozan yoldaşına yazmış bu şiiri; okuyup ikisini birden kucaklayalım.
acemi avcı

okunu yüreğine saplamış
gecikmiş sevdalar avcısı
yeni zamanlar düşmanı
aşk öğütücüsü, uyku törpüsü
yırtılıp durmakta ufuklar
titriyor şimdi yıldızlar
aysız geceye tutsak beden
yorgun baş duvarlarda
yalnızlığa yatmış öfke
uzaklarda saklanmış özgürlük
Jóse Marti sierrasında isyan
kapanda ayaklar kanamakta
sağımda yalan zırhında bir ay.

Berfin/Bahar. S. 101. Temmuz 2006.