Sibel Bilgin, geçen yıl, Kuzguncuk’taki Harmony Sanat Galerisi’nde, Yusuf Katipoğlu’nun sergisinde söz etmişti eşi Floor Kooij’le birlikte çektikleri belgeselden; o sergide, Katipoğlu ailesiyle ilgili kısa filmi göstermiş, Burhan Uygur/Sanatçının Tutkusu adlı ikinci filmininse bir örneğini çıkarıp eve getirmeye söz vermişti. Sonra çok daha iyi bir şey oluşmuş, Şakir Eczacıbaşı filmi 2007 Film Şenliği’nde gösterelim, demiş. Böylece filmi Beyoğlu Beyoğlu Sineması’nda görme olanağına kavuştu resim sanatını ve Burhan Uygur’u sevenler.
Geçen yılki sergide, filmin sözünü ettiğinde, yıllardır görmediğim, neler yaptıkların bilmediğim için Sibel-Floor çiftinin ne yapabileceklerini kestirememiştim doğal olarak. Ama filmi görünce yürekten alkışladım: sevgili Burhan’ı hem beni yakından tanıyanlar, hem hiç görmemiş, belki yapıtlarını da görememiş olanlar için gerçekten doyurucu bir yapıt ortaya koymuşlar.
Belki Burhan’ı yakından tanımış, fırtınalı yaşamına ortak olmuş herkesle konuşup izlenim derleyememişler, ama konuşup çektikleri bu gerçekten sıra dışı ressamı yansıtmaya, anımsatmaya yetmiş. Kısa yaşamöyküsü fotoğraflarla, resimlerle, canlı çekimlerle süslenmiş; bu sözü ve fırçası duyarlı, kırılgan ozan defterlerine yazdığı, resimlerinin orasına burasına serpiştirdiği şiirimsi sözlerle çarpıcı biçimde anlatılmış. Erişilebilen dostları onu sanatına yakışan anılarla, tanıklıklarla anlatmışlar. Filmin oluşturulmasında kullanılan yerler, kişiler, olaylar tam gerektiği gibiydi. Müzik, kurgu, her şey tam gerektiği gibi.
“Resimlerim bana can verir, ben de onlara canımı” demiş bu özü sözü bir, ilkesine ödünsüz bağlı, içten mi içten Karadeniz uşağı böylece tek bir filmle de olsa unutuluşun karanlık sonsuzluğundan kurtarılmış.
Gerçi ancak bir gün gösterilebildi, sevenlerinin, seveceklerinin kim bilir ne kadar azı gelebildi; olsun, film elde ya, nasılsa yeni yerler bulun gösterilir.
Sibel Bilgin- Flor Kooij çiftini yeniden alkışlıyor, bize bu belgeseli kazandırdıkları için teşekkürler ediyorum.
Bir başka teşekkür de bilgisayara, iletişim ağına: yıllardır göremediğim, haber alamadığım Tuncer Uçarol, adın unuttuğum becerikli bir insan kardeşimin hazırlayıp gönderdiği, benim de daha başkalarıyla birlikte paylaşmak üzere taa Avustralya’larda yaşayan Nihat Ziyalan’a yolladığım geçmişin güzel anılarıyla ilgili bir ileti ondan da kendisine gelince seslendi. Böylece hem ondan, hem ortak dostumuz Ali Yüce’den kısa da olsa haber alabildim.
Sonra, Genel-İş Sendikası’nın düzenlediği 2005 yılı “Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması”ndan yaptığı iki seçmeyi gönderdi: Timsahın Ağzındaki Usta ve Kadın İşçiler.
Anlayacağınız gibi, bunlar kadınlı erkekli emekçi kardeşlerimizin yazdığı öyküler; amansız, acımasız çalışma dünyasından fışkırmış çığlıklar. Kitapçılarda bulamazsınız elbet, ancak sendikaya seslenirseniz edinip okuyabilirsiniz.
Sevgili Muzaffer İlhan Erdost, “Sana Çiçek Getirdim” adlı sergisiyle Nâzım Hikmet Vakfı’nın galerisine konuk geldi. Bilmem gidip görmeye fırsat bulabildiniz mi bu içten, alçakgönüllü, yalansız dolansız resimleri?
Uğur Yıldırım, Truva Yayınları’nın bastığı Direnen Bir Devletin Öyküsü/Misliyle Mukabele adlı kitabın gönderdi.
Yıldırım kitabında, yaşadığımız belli başlı büyük olaylarda haberalma örgütlerinin payını, yerine getirilen görevlerde yer almış insanların ağzından tanıklıklarla anlatmış. Sinagog patlamaları, İsrail’de öldürülen binbaşı, Belçika’dan TIR’larla PKK’ya gönderilen silahlar, 12 Eylül öncesi Alevi yurttaşlarımızı hedef alan Kahramanmaraş kıyımı gibi bir yığın çarpıcı olayın ele alındığı yapıt meraklısı için gerçekten çok ilginç.
Kapkara bir yel, günün birinde, sevgili Nihat Ziyalan’ı alıp çok uzaklara, Avustralya’ya savurmuştu; kaç yıl oldu yurdundan kopalı? Bereket dilinden, şiirden hiç kopmadı. Çeşitli dergilerde görüyorum hâlâ yanık türkülerini. YKY’nın bastığı Sevgili Şiir’i yakın arkadaşı Mehmet Bacaksızlar aracılığıyla yolladı.
Özenle basılmış kitaptan bir şiiri paylaşalım.
UZAKLAŞAMADIĞIM
Tostağa Niyazi’nin kızı
okul forması
şapkasıyla
sokaktan her geçişte
karnımda yenilenen bir ağrı
aynı sokağa
döndüm elli yıl aradan
tanımadı kimse
bulamadım
anamı babamı
çocukluğumu konuşacak birilerini
harabeydi
sırtımı yaslayarak
sokağı gözetlediğim babaevi
çökmüştü
kuş uçurduğum damı
altında şalgam fıçıları
merdiveni
basamakları
bulamadım
yolun sonunda
Tosbağa Niyazi’nin kızı
eteğiyle
çorabının arasındaki teni
uzaklaşmadan yürüyordu yalnız
el salladı
yüzünde
tozlanmış bir gülümseme
uzaklaşmadan yürüyerek.
Berfin/Bahar. S. 112. Haziran 2007.
1 Haziran 2007 Cuma
30 Mayıs 2007 Çarşamba
“NELER YAPILMAZ BU ULUSLA?”
En son 19-20 Mayıs Samsun toplantılarının ardından, sevgili dostum Halûk Tarcan’dan şu bilgiler geldi; paylaşalım:
“Atatürk böyle demiştir. Bu bir meydan nutku değildir. Türk’ü Libya’da, Balkanlar’da, Arap Çölleri’nde, Doğu-Güney Anadolu’da, imparatorluğun dört bucağında, savaş alanlarında denemiş, onunun içindeki bilinmeyen, görülmek istenmeyen özü, enerjiyi, niteliği sınamış insanın gözlemedir.
Türk halkının bu düzeye gelmesi kolay olmamıştır. Kökeninde, Kabataş Çağı’nda, Orta Asya’da oluşmaya başlayan, yüzbinlence yıl süren dönemlerde, doğayla boğuşmayı bilen, onun her türlü çilesini çeken , böylece kafa yapısı gelişen (henüz Türk olmayan) Orta Asya insanı vardır.
Tacikistan Arkeoloji Enstitüsü yöneticisi V.A. Ranov, “Her şey Paleolitik, Kabataş Çağı’nda başlar der. (Dos.Arheo.185/1998). Çalışma arkadaşlarıyla Orta Asya’da yaptığı araştırmaların sonunda ortaya çıkardığı QARA-TAU (Karadağ) kültürü, milyon yılda oluşmuş; 850 000’lerde Himalayalar'dan başlayıp Kuzey’e doğru giden, Altaylar’a, Bükli(Gobi) Çölü’ne uzanan, adları Türkçe yerleşim yerlerinde, QALA’larda, 600, 400, 200,100 000’lerde ayakta kalmayı başaran bu çilekeş Orta Asya insanı, 80 000’lerde ilk soyutlamayı gerçekleştirmiş, İnsanüstü bir Kudret’in varlığını keşfetmiştir (aynı dergi).Kafa yapısı gelişmesini sürdürmüş, 30-20 000’lerde kayalara resim yapmış; bu resimlerde yazı öğeleri oluşmuştur; Sovyet Bilim Akademisi araştırmacılarından ŞLİYENSKİ ( K.Mirşan) C14 aracılığıyla, 10 000’lerde, Oral Dağları’ndaki Şolgan Taş mağarasında, yazının temeli olan ilk damgayı bulduğunu belgelemiştir. Bu ilk damganın Ön-Türkçe olduğunun saptanmasından sonra, gelişmiş kafa yapısına sahip Orta Asya insanı Türk’e dönüşmüştür.
Bu düzeye gelen Ön-Atalarımız daha ileri gitmiş, Gök Kültü ve Ateş kültü aracılığıyla düzenli toplumsal yaşama geçmiştir; daha Aşiret döneminde, biricik yetke olarak örgütlü yaşam, bir bakıma bir siyasal kuruluş çekirdeği vardır. İtalyan araştırmacı Daniel Riba 4 000’lerde İtalyan Alplerine yerleşen QAMUN aşiretlerinin Devlet otoritesiyle yönetildiklerini söyler ( Gravures Rupestres du val Camonica Fr Empire, 1984,Paris.s.54)
Portekizli araştırmacı Emilio Virgilio, Portekiz mağaralarında yaşamış adı bilinmeyen (?), yazısı olan bir halkın aynı tarihlerde devlet düzeninde yaşadıklarını saptar (Dos .d’archeo. 198/1994).
Dolayısıyla bu aşiretlere tarihteki ilk siyasal kuruluşa sahip halklar gözüyle bakmamız gerekir; bunlar, büyük su baskınlarının ardından gelen kuraklık yüzünden Orta Asya’dan oralara gelmiş (göçebe değil) GÖÇMEN Ön-Atalarımızdır. Onlar, su yollarını izleyerek İsviçre’ye yerleşmiş, burada On-Oyung devletini kurmuşlardır. Onların torunları bugün RETO-ROMAN dilini, yani Etrüskçe konuşurlar. (K.Mirşan) Aynı insanlar, Avusturya’da NORİKUM/ÖZ-ERKİNE devletini kurmuştur (K.Mirşan). Herkesin bildiği Etrüskleri geçiyoruz.
Orta Asya’da kurulan ilk devletse BİR-OY BİL’dir; belgelenmiş ilk tarihi 8 500’lere uzanır (Arheologia, 311/1995). İkinci devlet, tarihçi Öngre-Binğabaşı’nın İ.Ö. 522-519 arasında diktirdiği İTİZ anıtında bildirdiği, İ.Ö, 1517’de kurulmuş AT-OY BİL’dir. Ardından, İ.Ö.879’da TÜRÜK BİL devletin kurulduğunu yine Öngre Binğabaşı’nın yazdırdığı ŞİNE-USU yazıtında ayrıntılarıyla okumaktayız (K.Mirşan).
Son inanılmaz örnekse: 10 500’lerde aşiretler birliği olarak başlayan ( Dos.Archeo.), kesintisiz olarak yaşayan ve 2300-1900 yıllarında ŞUNYU adını alan siyasal kuruluş, devlet; Rus A.Ranov, Alman De Groot, Çinli Liu Mau Tsai, Türk Z.V. Togan onu bu adla anarken, K.Mirşan ona UŞUNG-UY (egemen yöneten birliği) demektedir. Bu, tarihte görülen en uzun, ilk siyasal birliktir; De Groot onları Hunların UÇBEYLERİ sayar ( Die Hunnen d.vorschist zeit. Berlin Leipzig, 1921. –K,Mirşan.)
Çok kısa özetini verdiğimiz siyasal Ön-Türk tarihi, Türk halkının aşiret döneminden başlayarak hep devlet örgütlenmesi içinde yaşadığını; bu “öz”e sahip olduğunu göstermektedir. Tarih boyunca onlarda kargaşaya rastlanmaz. Yönetim çökebilir, ama Türk halkı, örgütlenme yeteneğiyle yeni bir devlet kurar.
Tarih sahnesine binlerce yıl sonra çıkmış, deneyimi az Batılılar, onlardan daha da deneyimsiz Uzak Batılılar, kimi zaman görünüşe aldanıp zafer çığlıkları atarlar. Oysa, bıçak kemiğe dayandığı an, Türk halkı ayağa kalkar, inanılmaz bir güçle kenetlenir; o zaman, bütün tarihçileri şaşkınlık ve hayranlık içinde bırakan ANADOLU DEVRİMİ gerçekleşir.
Tandoğan, Çağlayan, Manisa, İzmir, Çanakkale, Samsun…
NELER YAPILMAZ BU GÜZELİM HALKLA?
Yeter ki önüne düşenler artık uyanıp onunla birlikte haykırabilsin:
NE ABD NE AB, TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE!
Cumhuriyet,30 Mayıs 2007
“Atatürk böyle demiştir. Bu bir meydan nutku değildir. Türk’ü Libya’da, Balkanlar’da, Arap Çölleri’nde, Doğu-Güney Anadolu’da, imparatorluğun dört bucağında, savaş alanlarında denemiş, onunun içindeki bilinmeyen, görülmek istenmeyen özü, enerjiyi, niteliği sınamış insanın gözlemedir.
Türk halkının bu düzeye gelmesi kolay olmamıştır. Kökeninde, Kabataş Çağı’nda, Orta Asya’da oluşmaya başlayan, yüzbinlence yıl süren dönemlerde, doğayla boğuşmayı bilen, onun her türlü çilesini çeken , böylece kafa yapısı gelişen (henüz Türk olmayan) Orta Asya insanı vardır.
Tacikistan Arkeoloji Enstitüsü yöneticisi V.A. Ranov, “Her şey Paleolitik, Kabataş Çağı’nda başlar der. (Dos.Arheo.185/1998). Çalışma arkadaşlarıyla Orta Asya’da yaptığı araştırmaların sonunda ortaya çıkardığı QARA-TAU (Karadağ) kültürü, milyon yılda oluşmuş; 850 000’lerde Himalayalar'dan başlayıp Kuzey’e doğru giden, Altaylar’a, Bükli(Gobi) Çölü’ne uzanan, adları Türkçe yerleşim yerlerinde, QALA’larda, 600, 400, 200,100 000’lerde ayakta kalmayı başaran bu çilekeş Orta Asya insanı, 80 000’lerde ilk soyutlamayı gerçekleştirmiş, İnsanüstü bir Kudret’in varlığını keşfetmiştir (aynı dergi).Kafa yapısı gelişmesini sürdürmüş, 30-20 000’lerde kayalara resim yapmış; bu resimlerde yazı öğeleri oluşmuştur; Sovyet Bilim Akademisi araştırmacılarından ŞLİYENSKİ ( K.Mirşan) C14 aracılığıyla, 10 000’lerde, Oral Dağları’ndaki Şolgan Taş mağarasında, yazının temeli olan ilk damgayı bulduğunu belgelemiştir. Bu ilk damganın Ön-Türkçe olduğunun saptanmasından sonra, gelişmiş kafa yapısına sahip Orta Asya insanı Türk’e dönüşmüştür.
Bu düzeye gelen Ön-Atalarımız daha ileri gitmiş, Gök Kültü ve Ateş kültü aracılığıyla düzenli toplumsal yaşama geçmiştir; daha Aşiret döneminde, biricik yetke olarak örgütlü yaşam, bir bakıma bir siyasal kuruluş çekirdeği vardır. İtalyan araştırmacı Daniel Riba 4 000’lerde İtalyan Alplerine yerleşen QAMUN aşiretlerinin Devlet otoritesiyle yönetildiklerini söyler ( Gravures Rupestres du val Camonica Fr Empire, 1984,Paris.s.54)
Portekizli araştırmacı Emilio Virgilio, Portekiz mağaralarında yaşamış adı bilinmeyen (?), yazısı olan bir halkın aynı tarihlerde devlet düzeninde yaşadıklarını saptar (Dos .d’archeo. 198/1994).
Dolayısıyla bu aşiretlere tarihteki ilk siyasal kuruluşa sahip halklar gözüyle bakmamız gerekir; bunlar, büyük su baskınlarının ardından gelen kuraklık yüzünden Orta Asya’dan oralara gelmiş (göçebe değil) GÖÇMEN Ön-Atalarımızdır. Onlar, su yollarını izleyerek İsviçre’ye yerleşmiş, burada On-Oyung devletini kurmuşlardır. Onların torunları bugün RETO-ROMAN dilini, yani Etrüskçe konuşurlar. (K.Mirşan) Aynı insanlar, Avusturya’da NORİKUM/ÖZ-ERKİNE devletini kurmuştur (K.Mirşan). Herkesin bildiği Etrüskleri geçiyoruz.
Orta Asya’da kurulan ilk devletse BİR-OY BİL’dir; belgelenmiş ilk tarihi 8 500’lere uzanır (Arheologia, 311/1995). İkinci devlet, tarihçi Öngre-Binğabaşı’nın İ.Ö. 522-519 arasında diktirdiği İTİZ anıtında bildirdiği, İ.Ö, 1517’de kurulmuş AT-OY BİL’dir. Ardından, İ.Ö.879’da TÜRÜK BİL devletin kurulduğunu yine Öngre Binğabaşı’nın yazdırdığı ŞİNE-USU yazıtında ayrıntılarıyla okumaktayız (K.Mirşan).
Son inanılmaz örnekse: 10 500’lerde aşiretler birliği olarak başlayan ( Dos.Archeo.), kesintisiz olarak yaşayan ve 2300-1900 yıllarında ŞUNYU adını alan siyasal kuruluş, devlet; Rus A.Ranov, Alman De Groot, Çinli Liu Mau Tsai, Türk Z.V. Togan onu bu adla anarken, K.Mirşan ona UŞUNG-UY (egemen yöneten birliği) demektedir. Bu, tarihte görülen en uzun, ilk siyasal birliktir; De Groot onları Hunların UÇBEYLERİ sayar ( Die Hunnen d.vorschist zeit. Berlin Leipzig, 1921. –K,Mirşan.)
Çok kısa özetini verdiğimiz siyasal Ön-Türk tarihi, Türk halkının aşiret döneminden başlayarak hep devlet örgütlenmesi içinde yaşadığını; bu “öz”e sahip olduğunu göstermektedir. Tarih boyunca onlarda kargaşaya rastlanmaz. Yönetim çökebilir, ama Türk halkı, örgütlenme yeteneğiyle yeni bir devlet kurar.
Tarih sahnesine binlerce yıl sonra çıkmış, deneyimi az Batılılar, onlardan daha da deneyimsiz Uzak Batılılar, kimi zaman görünüşe aldanıp zafer çığlıkları atarlar. Oysa, bıçak kemiğe dayandığı an, Türk halkı ayağa kalkar, inanılmaz bir güçle kenetlenir; o zaman, bütün tarihçileri şaşkınlık ve hayranlık içinde bırakan ANADOLU DEVRİMİ gerçekleşir.
Tandoğan, Çağlayan, Manisa, İzmir, Çanakkale, Samsun…
NELER YAPILMAZ BU GÜZELİM HALKLA?
Yeter ki önüne düşenler artık uyanıp onunla birlikte haykırabilsin:
NE ABD NE AB, TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE!
Cumhuriyet,30 Mayıs 2007
4 Mayıs 2007 Cuma
“SAVAŞMADAN YENİLMEK”
Mustafa Yıldırım’ın son kitabının adı bu; yine Ulus Dağı Yayınları basmış. Can gözü kulağı açık bir Anadolu insanının, yurdumuz, bölgemiz, dünya üzerinde oynanan oyunlar karşısındaki bilinçli tepkilerini dile getiren yazılardan oluşuyor.
Yine Ateş Yakılacak başlıklı yazıdan bir bölümü birlikte okuyalım:
“Şu eski kumandanların yazdıklarını görünce, ‘Mustafa Kemâl yanlış yapmış demek ki’ demek geliyor içimden.
Ekim 1918 sonunda şimdikiler gibi düşünseydi Mustafa Kemâl…İstanbul (o zaman bile şimdiki kadar Bizans değildi) yönetiminin emirlerini dinleseydi, İngilizlerin, İtalyanların, Almanların, Fransızların, Amerikalıların Yakındoğu’ya, Afrika’ya, Asya’ya medeniyet, istikrar, refah getireceğini anlasaydı Mustafa Kemâl…
Amerikan devletine ve bütün Avrupa devletlerine inansa ve,’Petrolden, madenlerden %3’e razıyız; gerisi sizin bileceğiniz iş! Gelin ve bizi adam edin!’ deseydi.
Anadolu’da Türk egemenliğe yerine, ABD ve Avrupa denetiminde medenileşmeyi seçip federe bir devlet olmayı kabul etseydi, bugün okur-yazar oranımız %99 olmaz mıydı?
…
Eski Yunan medeniyetini öğrenmiş Anatolialılar, Urartular, Mezopotamyalılar, İyonyalılar, Truvalılar birer kültürlü insan olurlardı.
Şeyhler, dedeler, çelebiler, hocaefendiler Londra’da, Köln’de, Texas’ta, New-York’ta, Virginia’da mekân tutacaklarına Konya’da, Bursa’da, Bizans İstanbul’unda postlarına oturur da, ‘dialog’ içinde ‘dialog’ pişirirlerdi.
Hem Doğu’nun, hem Güney’in medeniyetsizleri boş yere bağımsızlık hayalleri kurmaz, Anglo-Amerikan egemenliği altında modern zaman kölesi olarak karınlarını doyururlardı.
Böylece ‘mediniyetler ittifakı’ diyerek yeni köleliği yutturmaya kalkışanlara da fırsat verilmemiş olurdu.
‘Kırmızı çizgi’ ilân edip sonra yutkunmaya bile gerek kalmazdı.
Meğer bizi nasıl yıkmışsın Mustafa Kemâl! Sen olmasaydın çoktan Avrupalı olacaktık. Laikliğimiz de güvence altında olacaktı. Kursağımıza Ortadoğu’nun petrol ziftine bulanmış pastasından bir iki kırıntı girecekti.
Gördün mü bak: iş yine olacağına vardı.
Sevres’de Konya’yı vermişlerdi Türklere.
Ya şimdi ne veriyorlar elimize?
*
Sıra artık son 85 yılı yok saymaya geldi. Artık ne bahtiyarlıktır(!) ki, sıra Mustafa Kemâl’e geldi. O’nu Rum tehcirinden, Ermeni soykırımından, Kürt soykırımından, Araplara karşı ayrımcılıktan, Müslümanlara yaptığı mezalimden, şeyhlere karşı acımasızlıktan, kısacası dünyayı yüzyıl geri bıraktırmaktan yargılamaya başlıyorlar.
Ama tarih boyunca asla ‘çılgın’ olmamış, akıllı Türklerden bazıları hâlâ diyor ki:
O zaman da ihanet vardı, şimdi de var,
Sonunda Ulus Dağı’na çıkılacak
Ve yine bir ateş yakılacak
Savaşmadan yenilmek yok!”
Bu “akıllı”, “soylu”,”sorumlu” Türklerin kaç kişi olduğunu 14 Nisan Ankara buluşması gösterdi insanlık düşmanlarının yerlisine de Yankisi’ne de! İstedikleri kadar küçümsesin, göz göre göre o ateşli yığınları silmeye, yok etmeye çalışsınlar; onları Ankara’ya temsilci gönderen asıl büyük birlikler, yurdun dört bir yanındaki Ulus Dağları’nda 24 saat, canları elde, nöbetteler!
Cumhuriyet, 4 Mayıs 2007
Yine Ateş Yakılacak başlıklı yazıdan bir bölümü birlikte okuyalım:
“Şu eski kumandanların yazdıklarını görünce, ‘Mustafa Kemâl yanlış yapmış demek ki’ demek geliyor içimden.
Ekim 1918 sonunda şimdikiler gibi düşünseydi Mustafa Kemâl…İstanbul (o zaman bile şimdiki kadar Bizans değildi) yönetiminin emirlerini dinleseydi, İngilizlerin, İtalyanların, Almanların, Fransızların, Amerikalıların Yakındoğu’ya, Afrika’ya, Asya’ya medeniyet, istikrar, refah getireceğini anlasaydı Mustafa Kemâl…
Amerikan devletine ve bütün Avrupa devletlerine inansa ve,’Petrolden, madenlerden %3’e razıyız; gerisi sizin bileceğiniz iş! Gelin ve bizi adam edin!’ deseydi.
Anadolu’da Türk egemenliğe yerine, ABD ve Avrupa denetiminde medenileşmeyi seçip federe bir devlet olmayı kabul etseydi, bugün okur-yazar oranımız %99 olmaz mıydı?
…
Eski Yunan medeniyetini öğrenmiş Anatolialılar, Urartular, Mezopotamyalılar, İyonyalılar, Truvalılar birer kültürlü insan olurlardı.
Şeyhler, dedeler, çelebiler, hocaefendiler Londra’da, Köln’de, Texas’ta, New-York’ta, Virginia’da mekân tutacaklarına Konya’da, Bursa’da, Bizans İstanbul’unda postlarına oturur da, ‘dialog’ içinde ‘dialog’ pişirirlerdi.
Hem Doğu’nun, hem Güney’in medeniyetsizleri boş yere bağımsızlık hayalleri kurmaz, Anglo-Amerikan egemenliği altında modern zaman kölesi olarak karınlarını doyururlardı.
Böylece ‘mediniyetler ittifakı’ diyerek yeni köleliği yutturmaya kalkışanlara da fırsat verilmemiş olurdu.
‘Kırmızı çizgi’ ilân edip sonra yutkunmaya bile gerek kalmazdı.
Meğer bizi nasıl yıkmışsın Mustafa Kemâl! Sen olmasaydın çoktan Avrupalı olacaktık. Laikliğimiz de güvence altında olacaktı. Kursağımıza Ortadoğu’nun petrol ziftine bulanmış pastasından bir iki kırıntı girecekti.
Gördün mü bak: iş yine olacağına vardı.
Sevres’de Konya’yı vermişlerdi Türklere.
Ya şimdi ne veriyorlar elimize?
*
Sıra artık son 85 yılı yok saymaya geldi. Artık ne bahtiyarlıktır(!) ki, sıra Mustafa Kemâl’e geldi. O’nu Rum tehcirinden, Ermeni soykırımından, Kürt soykırımından, Araplara karşı ayrımcılıktan, Müslümanlara yaptığı mezalimden, şeyhlere karşı acımasızlıktan, kısacası dünyayı yüzyıl geri bıraktırmaktan yargılamaya başlıyorlar.
Ama tarih boyunca asla ‘çılgın’ olmamış, akıllı Türklerden bazıları hâlâ diyor ki:
O zaman da ihanet vardı, şimdi de var,
Sonunda Ulus Dağı’na çıkılacak
Ve yine bir ateş yakılacak
Savaşmadan yenilmek yok!”
Bu “akıllı”, “soylu”,”sorumlu” Türklerin kaç kişi olduğunu 14 Nisan Ankara buluşması gösterdi insanlık düşmanlarının yerlisine de Yankisi’ne de! İstedikleri kadar küçümsesin, göz göre göre o ateşli yığınları silmeye, yok etmeye çalışsınlar; onları Ankara’ya temsilci gönderen asıl büyük birlikler, yurdun dört bir yanındaki Ulus Dağları’nda 24 saat, canları elde, nöbetteler!
Cumhuriyet, 4 Mayıs 2007
1 Mayıs 2007 Salı
TÜRKMENİSTAN
Yazılarımda insanlık için umut kaynağı olarak hep Küba’dan söz ediyorum; bu, tartılarak söylenen, gerçek verilere dayalı bir söz. Ama dünyanın başka bölgelerinde, üstelik hem yerey olarak, hem tarihsel köken olarak, hem ekin olarak bize çok daha yakın ülkelerde de Amerikan küresinde tutsak yaşayanlara umut verecek işler başarılmış, başarılıyor.
Bânû Avar’ın Sınırlar Arasında adlı kitabında buldum bu umut ışıklarını; Sovyetler Birliği’nin çöküp dağılışından sonra, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri de büyük bir dağınıklık ve sıkıntıya girmiş elbet. Ancak, Küba’daki gibi sevgi+bilgiye dayalı bir düzen kuramamış olsa da, Sovyetler Birliği de yurttaşlarına ortaklaşmacı bilinci, uygarlığın biriktirdiği somut bilgileri verebilmiş. Büyük yıkımda bunlar çok işe yaramış. Bunun en parlak örneklerinden bir Türkmenistan.
Gelin şimdi Türkmenistan’ın diriliş öyküsünü, sıra dışı cumhurbaşkanları Saparmurad Niyavoz’un yaşamöyküsüyle birlikte okuyalım:
Ozan, yazar, mühendis Niyazov 1940’da bir işçi ailesinde dünyaya gelmiş; 3 Yaşında, 1. Dünya Savaşı’nda babasını; Aşkabad depreminde, 8 yaşında annesiyle iki kardeşini yitirip yapayalnız kalmış. Ünlü yapıtı Ruhnâme’de o günü şöyle anlatmış:
“Yıkılan evimizin üstünde, sekiz yaşını doldurmamış bir çocuk olarak, tek başıma düşüncelere daldım. Öylece altı gün altı gece oturdum. Yedinci gün geldiler, ölen annemle kardeşlerimi götürüp İmam Kasım Gömütlüğü’nde toprağa verdiler. O gün çocukluğumun sona erdiğini anladım. Gözlerimdeki yaşlar sonsuza dek kurudu. Yemin ettim. Sizin kurduğunuz düşleri ben gerçekleştireceğim, amacıma ulaşacağım, dedim.”
Önce bir yetimevine, sonra uzak akrabalarıınn yanına verilmiş.
Savaşın yarattığı bütün olumsuz koşullara karşın, Leningrad Teknik Üniversitesi’ni bitirip enerji mühendisi olmuş. Çeşitli yörelerde mühendis olarak çalışmış. Ardından Komünist Parti’ye üye olmuş.
1985’te Türkmenistan Milletvekilleri Konseyi Başkanlığı’na getirilmiş. Daha sonra, Türkmenistan Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci Yazmanlığı’na.
25 yıllık kamu yönetimi deneyiminden sonra, 51 yaşında Türkmenistan’ın ilk cumhurbaşkanı seçilmiş. Türkmenistan, 27 Ekim 1991’de bağımsızlığına kavuşmuş. Dağılan Sovyetler Birliği’nin en yoksul ülkelerinden biriymiş. 10 yılda, dünyanın en hızlı kalkınan ülkelerinden biri olmuş.
Türkiye’nin kuruluş yıllarındaki gibi, planlı kalkınmayı benimsemiş. İlk beş yılda inanılmaz bir işleyim (sanayi) atılımı yapmış , ikinci beş yıldaysa gözünü diktiği bütün hedeflere ulaşmış.
Gelecek 10 yılın hedefleri arasında, 100 milyon ton petrol, 200 milyar metreküp doğal gaz üretimi var.
Kökünü kendi tarihinden alan bir halk yönetimi uyguluyor. ‘Aksakallılar Meclisi’nde, ‘Yaşlılar Meclisi’nde, bütün ülkeden gelen 2500 temsilciyle her yıl toplanıyor, doğrudan halk yönetiminin çağdaş örneğini veriyor.
Türkmenbaşı, Atatürk’ü en iyi incelemiş önderlerden biri. Ona olan sevgisini, Aşkabad’ın en güzel parklarından birine adını vererek göstermiş.
Batı’nın halkerki konusundaki sert uyarılarına, verdiği bütün kötü notlara hiç kulak asmadan, dışarıdan en küçük bir yardım almadan ulusal işleyimi kurmuş. Belki bu yüzden aldığı not hep dişmiş. Ülkesinin unutulmuş ulusal ekinini en ince ayrıntısına varana dek yeniden oluşturmuş.
İşte böyle bir ülkeden bizde ve dünyada çok az söz edilir. Batı medyası Türkmenistan deyince cumhurbaşkanının yazdığı Ruhnâme’nin zorla ezberletildiği ya da halkın altın dişlerinin zorla söküldüğü ya da Türkmenbaşı’nın heykellerinin zorla kentin çeşitli yerlerine dikildiği gibi gülünç haberlere yer verilir.
Öte yandan, hızla gelişen ve yabancı yatırımlara açılan bu ülkede Batılı kuruluşların temsilcileri cumhurbaşkanının önünde iki büklüm dolaşırlar. Amerikan ve Fransız kuruluşları bu zengin pazarda yer kapabilmek için birbirleriyle kapışır.
Ama Türkmenistan’daki yatırımların büyük çoğunluğunu Türkler yapıyor. Dokuma, yapı, enerji alanlarında Türk kuruluşları çok iyi bir sınav veriyor. Dünyanın en nitelikli yapılarına imza atıyorlar.
Ahmet Çalık, Çalık Holding’in başında, 1992’den beri burada.
Yeni toplu konut yapımının kapladığı tepelerin önünde soruyoruz: ‘Neye borçlu Türkmen halkı bu gelişmeyi? İlk geldiğinizde nasıldı Türkmenistan?’
Tek sözcükle yanıt veriyor: ‘Planlı kalkınmaya! Her şeyi planladılar. İnanılması güç bir izlenceydi. Ve yaşama geçirildi. Gürdüğünüz gibi, Türkmenistan bir uçtan öbürüne bir yapı işliği gibi, her alanda gelişme var. Birkaç yılda, Aşkabad’a 10 tiyatro yapıldı. İki tane 35 000 kişilik stadyum yapıldı. Yüzme havuzları, kitaplıklar, müzeler yapıldı. Aşkabad dünyanın en iddialı, en güzel kentlerinden birine dönüştü. Birkaç yılda 70 milyon ağaç dikildi.’
2020 yılına kadar belirlenmiş bir kalkınma izlencesi var.
Türkmenistan dışarıya enerji satıyor. Gaz, petrol, dokuma, petrokimya ürünleri satıyor. Ve şaşıracaksınız ama, Türkmenbaşı halka gazı, elektriği ve suyu parasız dağıtıyor.
Türkmenistan görülmeden anlaşılamazdı. Dışsatım gelirleri, içalımın iki katydı. Ve bu noktaya yalnızca 10 yılda gelinmişti.
Çorak, kurak, en büyük depremlerden birini görmüş Türkmenistan yalnız enerji, dokuma, bayındırlık alanlarında dev atılımlar yapmakla kalmıyor, ruhen de ayağa kalkıyordu.
Cumhurbaşkanının kaleme aldığı Ruhnâme Türkmen halkına birlik ve ulus olma bilinci aşılıyordu. Onları uzun yıllar uzak kaldıkları gelenekleriyle buluşturuyordu.
Türkmenbaşı, Ruhnâme’de ‘Yeni bir Türkmen ulusu doğuyor’, diyordu. ‘Bizi bir sofra gibi çevresine toplayan anadilimiz, devletimiz, kanımız, ruhumuz, giyim kuşamımız, geleneklerimizdir.’
Türkmenlerin büyük çoğunluğu kira ödemiyor. %90’ı ev sahibi, gelenek uyarınca, evlenen çocuğun evini babası yapıyor. Bunun için devletten yardım alıyor.
Cuma Bey bunları anlatırken eşi Meretgül aynı utangaç gülümsemeyle onu seyrediyor.Yanına gidip sarılıyorum. ‘Kutlarım’, diyorum. ‘Mutlu olmanın yolu nedir Meretgül Ana?’
Eşini gösteriyor. ‘Ona sor’, diyor.
O da yanıtlıyor: ‘ Çalışmaktır.’
O öğleden sonra Cuma Dede ile Meretgül bana Türmen ailelerinin çocuklarına verdikleri en büyük serveti anlatıyorlar.
‘Türkmen’in geleneği, çalışmaktır. Rüzgârların önünde savrulmaktır. İşsizlik, akılsızlık ve tembellik hiçbir düşmanın veremeyeceği zararı verir. Zaman yabanıldır, yırtıcıdır. Onu eğitirsen hizmetinde olur. Evlatlara bunlar öğretilir.”
Türkmen öğüdü kuşkusuz altın değerinde: işsizlik, akılsızlık, tembellik elbet vebadan daha korkunç; ama kim kurtaracak halkını onlardan? Halkın yaratılan bütün olumsuz koşullara karşın biriktirdiği, oluşturduğu bütün değerleri ceplerine atanlar, yabancı efendileriyle paylaşanlar mı?
İster Küba’ya ister Türkmenistan’a gidin, karşınıza hep insanlık tarihinin en seçkin önderi, Mustafa Kemâl Atatürk çıkıyor: Fidel de, Niyazov da onun gösterdiği yolda yürüyor, dediklerini uyguluyorlar.
Biz de yeniden hak ettiğimiz böyle bir öndere kavuşur muyuz acaba?
Bariton Dmitri Hvorovstovski, iki yıl önce de yine İş-Sanat’a gelmiş, Konstantin Osbelian yönetimindeki Moskova Oda Orkestrası eşliğinde bir dinleti vermiş, İstanbullu müzikseverleri kendilerinden geçirmişti.
Bu yıl, İvary İlya’nın piyanosu eşliğinde Çaykovski, Mussorgsky, Rahmaninof, Glinka, Borodin, Rimsky-Korsakov gibi herkesin tanıdığı bestecilerle, Dargomzhsky, Medtner, Vlasov, Svidirov gibi adı pek duyulmayanların şarkılarını söyledi.
Bir halk türkümüz: Ulu Tanrı seni övmüş yaratmış… der; Dmitri öyle bir varlık işte: ender rastlanan platin saçlarıyla, kusursuz bedensel yapısıyla, olağandışı ciğer gücüyle doğmuş; ama bu yetmez elbet, ya yeryüzünde benzer yeteneklerde doğup ölen sayısız yavru gibi aldığı eğitimi göremeseydi? Sözün kısası, Demokritos’un ünlü ikilisi, olasılık-gereklilik kusursuz işlemiş ve dünya bu inanılmaz yorumcuya kavuşmuş.
Gerçi Sovyetler Birliği’nin gümbür gümbür çöküşünden sonra güzelim Bolşoy balerinleri gibi onu da yitirebilirdik belki, ama bereket hem erkek, hem ses sanatçılarının bir çıkış kapıları var, tek başlarına dünyayı dolaşıp ayakta kalabiliyorlar.
Ama başka bir çürüme, onu da bizi de ezip geçebilir her an: İş-Sanat’ın küçücük salonu bile dolamadı o akşam; biletler, ayda 500 YTL’ye sürüne sürüne ölme cezasına çarptırılmış büyük çoğunluğa kapalıydı kuşkusuz , ancak Batı’dan gelmiş herhangi bir ürüne binlerce lirayı göz kırpmadan verenler de kendi kör ve sağırlıkları yüzünden gelememişti. Gelebilenlerse başka bir yozlaşmanın içindeydiler: bestecilerden ikişer, üçer, beşer şarkı seçilmişti; iki yorumcunun duruşları da gazinolardaki ya da televizyon sululuklarındaki gibi her şarkının bitiminde değil, kümenin sona erişinde alkışlanacağını belli etse de; Dmitricik, her alkış cıvıklığından sonra selam vermeyip yontu gibi dursa da, amcalar teyzeler kendilerini doyurmak (?) üzere güzelim tapınmanın bütün tadını kaçırdılar.
Amcalar teyzeler diyorum, çünkü işin başka bir acıklı yanı, dinleyenlerin yaş ortalaması 40’ın, 50’nin üstündeydi ne yazık ki! Tıpkı geçende televizyonda izlediğim, üstelik Ankara’nın en ünlü üniversitelerinden birince düzenlenmiş, rektörün de katılıp konuştuğu bir toplantıda yaş ortalamasının yine böyle yüksek oluşu, bahçede, kahvede çene çalan, vakit değil kendilerini öldüren gençlerin oraya gelme isteğini duyamadıkları üst düzeyli söyleşi gibi!
Sevil, Nilgün, Sevgi¸ bir ara, bu unutulmaz dinleti örneğin Küba’da verilseydi, koşacak binleri sığdırmak üzere acaba hangi büyük salonu ayıracaklarını; salon bulamayınca açıkhavada mı yapmak zorunda kalacaklarını düşündük acı acı.
Neyse, doğa Dmitri’yi esirgesin, ömrünü uzun tutsun! Gittikçe çıldıran dünyamızda bu üstünyeteneği iki saat dinleyebilmek büyük talihti!
Sevgili dostum Burhan Temel, uzunca bir aradan sonar, çalışmalarını Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde sergiledi; yazık ki gidemedik. Ama hiç değilse güzel bir kataloğunu basıp yollamışlar, ona bakıp azıcık avunduk.
Oktay Şimşek, bilimsel yapıtlar için ayrı bir dizi yerine ayrı bir yayınevi açmış: Yirmi Dört. Yayınevinin Yazınsal Eleştiri dizisinde, Halûk Sunat’ın İmgenin Tılsımlı Rüzgârı/Yazınsal Metne Psikanalitik Bakış’ını basıp yollamış.
Yapıt, aynı zamanda psikiyatr olan Sunat’ın çeşitli dergilerdeki yazılarından, değişik yerlerde yaptığı konuşmalardan, yayınladığı bildirilerden oluşuyor; uğraşı gereği, dil’den, sözcüklerden, canlandırdıkları imgelerden yola çıkan yazar, dünyayı, insanı, birey olarak kendini irdeliyor. Yüksek sesli bir iç konuşma bir bakıma; meraklısı için çok çekici elbet.
Sevgili Işıl Özışık, adına uygun ışıl ışıl sulu ve yağlıboyalarıyla yine ortak dostumuz Mehmet Kıyat’ın Doku’suna konuk geldi.
Son sözümüz yine Ali Yüce’den.
YETİM
Çiçeklere ad konmamıştı daha
Ben kavaklara uzama öğretiyordum
Kıp kısacık bir iple
Tanrı’nın yaşını soruyordunuz bana
Ben günlerin adını bilmiyordum
Anam öldüğünde
Şimdi ben yapmacı Bekir’im artık
Bir manga çocukla
Bir türküye koyabilirsiniz beni
Barış gelmiş deseler
İlk önce ben inanırım
Ben kolaylığın birinci adıyım
Sokağa çıkınca
Çocuklara gülme yaparım biraz
Çocukluktan kalma parmağımla
Suların ayaklarını sayarım
Bir şey daha yaparım ya söylenmez
Tarla kuşları bilir bunu
Anası ölenler bilir
Bizim Turan söyler ufacık bir sesle.
Berfin/Bahar. S.111. Mayıs 2007.
Bânû Avar’ın Sınırlar Arasında adlı kitabında buldum bu umut ışıklarını; Sovyetler Birliği’nin çöküp dağılışından sonra, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri de büyük bir dağınıklık ve sıkıntıya girmiş elbet. Ancak, Küba’daki gibi sevgi+bilgiye dayalı bir düzen kuramamış olsa da, Sovyetler Birliği de yurttaşlarına ortaklaşmacı bilinci, uygarlığın biriktirdiği somut bilgileri verebilmiş. Büyük yıkımda bunlar çok işe yaramış. Bunun en parlak örneklerinden bir Türkmenistan.
Gelin şimdi Türkmenistan’ın diriliş öyküsünü, sıra dışı cumhurbaşkanları Saparmurad Niyavoz’un yaşamöyküsüyle birlikte okuyalım:
Ozan, yazar, mühendis Niyazov 1940’da bir işçi ailesinde dünyaya gelmiş; 3 Yaşında, 1. Dünya Savaşı’nda babasını; Aşkabad depreminde, 8 yaşında annesiyle iki kardeşini yitirip yapayalnız kalmış. Ünlü yapıtı Ruhnâme’de o günü şöyle anlatmış:
“Yıkılan evimizin üstünde, sekiz yaşını doldurmamış bir çocuk olarak, tek başıma düşüncelere daldım. Öylece altı gün altı gece oturdum. Yedinci gün geldiler, ölen annemle kardeşlerimi götürüp İmam Kasım Gömütlüğü’nde toprağa verdiler. O gün çocukluğumun sona erdiğini anladım. Gözlerimdeki yaşlar sonsuza dek kurudu. Yemin ettim. Sizin kurduğunuz düşleri ben gerçekleştireceğim, amacıma ulaşacağım, dedim.”
Önce bir yetimevine, sonra uzak akrabalarıınn yanına verilmiş.
Savaşın yarattığı bütün olumsuz koşullara karşın, Leningrad Teknik Üniversitesi’ni bitirip enerji mühendisi olmuş. Çeşitli yörelerde mühendis olarak çalışmış. Ardından Komünist Parti’ye üye olmuş.
1985’te Türkmenistan Milletvekilleri Konseyi Başkanlığı’na getirilmiş. Daha sonra, Türkmenistan Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci Yazmanlığı’na.
25 yıllık kamu yönetimi deneyiminden sonra, 51 yaşında Türkmenistan’ın ilk cumhurbaşkanı seçilmiş. Türkmenistan, 27 Ekim 1991’de bağımsızlığına kavuşmuş. Dağılan Sovyetler Birliği’nin en yoksul ülkelerinden biriymiş. 10 yılda, dünyanın en hızlı kalkınan ülkelerinden biri olmuş.
Türkiye’nin kuruluş yıllarındaki gibi, planlı kalkınmayı benimsemiş. İlk beş yılda inanılmaz bir işleyim (sanayi) atılımı yapmış , ikinci beş yıldaysa gözünü diktiği bütün hedeflere ulaşmış.
Gelecek 10 yılın hedefleri arasında, 100 milyon ton petrol, 200 milyar metreküp doğal gaz üretimi var.
Kökünü kendi tarihinden alan bir halk yönetimi uyguluyor. ‘Aksakallılar Meclisi’nde, ‘Yaşlılar Meclisi’nde, bütün ülkeden gelen 2500 temsilciyle her yıl toplanıyor, doğrudan halk yönetiminin çağdaş örneğini veriyor.
Türkmenbaşı, Atatürk’ü en iyi incelemiş önderlerden biri. Ona olan sevgisini, Aşkabad’ın en güzel parklarından birine adını vererek göstermiş.
Batı’nın halkerki konusundaki sert uyarılarına, verdiği bütün kötü notlara hiç kulak asmadan, dışarıdan en küçük bir yardım almadan ulusal işleyimi kurmuş. Belki bu yüzden aldığı not hep dişmiş. Ülkesinin unutulmuş ulusal ekinini en ince ayrıntısına varana dek yeniden oluşturmuş.
İşte böyle bir ülkeden bizde ve dünyada çok az söz edilir. Batı medyası Türkmenistan deyince cumhurbaşkanının yazdığı Ruhnâme’nin zorla ezberletildiği ya da halkın altın dişlerinin zorla söküldüğü ya da Türkmenbaşı’nın heykellerinin zorla kentin çeşitli yerlerine dikildiği gibi gülünç haberlere yer verilir.
Öte yandan, hızla gelişen ve yabancı yatırımlara açılan bu ülkede Batılı kuruluşların temsilcileri cumhurbaşkanının önünde iki büklüm dolaşırlar. Amerikan ve Fransız kuruluşları bu zengin pazarda yer kapabilmek için birbirleriyle kapışır.
Ama Türkmenistan’daki yatırımların büyük çoğunluğunu Türkler yapıyor. Dokuma, yapı, enerji alanlarında Türk kuruluşları çok iyi bir sınav veriyor. Dünyanın en nitelikli yapılarına imza atıyorlar.
Ahmet Çalık, Çalık Holding’in başında, 1992’den beri burada.
Yeni toplu konut yapımının kapladığı tepelerin önünde soruyoruz: ‘Neye borçlu Türkmen halkı bu gelişmeyi? İlk geldiğinizde nasıldı Türkmenistan?’
Tek sözcükle yanıt veriyor: ‘Planlı kalkınmaya! Her şeyi planladılar. İnanılması güç bir izlenceydi. Ve yaşama geçirildi. Gürdüğünüz gibi, Türkmenistan bir uçtan öbürüne bir yapı işliği gibi, her alanda gelişme var. Birkaç yılda, Aşkabad’a 10 tiyatro yapıldı. İki tane 35 000 kişilik stadyum yapıldı. Yüzme havuzları, kitaplıklar, müzeler yapıldı. Aşkabad dünyanın en iddialı, en güzel kentlerinden birine dönüştü. Birkaç yılda 70 milyon ağaç dikildi.’
2020 yılına kadar belirlenmiş bir kalkınma izlencesi var.
Türkmenistan dışarıya enerji satıyor. Gaz, petrol, dokuma, petrokimya ürünleri satıyor. Ve şaşıracaksınız ama, Türkmenbaşı halka gazı, elektriği ve suyu parasız dağıtıyor.
Türkmenistan görülmeden anlaşılamazdı. Dışsatım gelirleri, içalımın iki katydı. Ve bu noktaya yalnızca 10 yılda gelinmişti.
Çorak, kurak, en büyük depremlerden birini görmüş Türkmenistan yalnız enerji, dokuma, bayındırlık alanlarında dev atılımlar yapmakla kalmıyor, ruhen de ayağa kalkıyordu.
Cumhurbaşkanının kaleme aldığı Ruhnâme Türkmen halkına birlik ve ulus olma bilinci aşılıyordu. Onları uzun yıllar uzak kaldıkları gelenekleriyle buluşturuyordu.
Türkmenbaşı, Ruhnâme’de ‘Yeni bir Türkmen ulusu doğuyor’, diyordu. ‘Bizi bir sofra gibi çevresine toplayan anadilimiz, devletimiz, kanımız, ruhumuz, giyim kuşamımız, geleneklerimizdir.’
Türkmenlerin büyük çoğunluğu kira ödemiyor. %90’ı ev sahibi, gelenek uyarınca, evlenen çocuğun evini babası yapıyor. Bunun için devletten yardım alıyor.
Cuma Bey bunları anlatırken eşi Meretgül aynı utangaç gülümsemeyle onu seyrediyor.Yanına gidip sarılıyorum. ‘Kutlarım’, diyorum. ‘Mutlu olmanın yolu nedir Meretgül Ana?’
Eşini gösteriyor. ‘Ona sor’, diyor.
O da yanıtlıyor: ‘ Çalışmaktır.’
O öğleden sonra Cuma Dede ile Meretgül bana Türmen ailelerinin çocuklarına verdikleri en büyük serveti anlatıyorlar.
‘Türkmen’in geleneği, çalışmaktır. Rüzgârların önünde savrulmaktır. İşsizlik, akılsızlık ve tembellik hiçbir düşmanın veremeyeceği zararı verir. Zaman yabanıldır, yırtıcıdır. Onu eğitirsen hizmetinde olur. Evlatlara bunlar öğretilir.”
Türkmen öğüdü kuşkusuz altın değerinde: işsizlik, akılsızlık, tembellik elbet vebadan daha korkunç; ama kim kurtaracak halkını onlardan? Halkın yaratılan bütün olumsuz koşullara karşın biriktirdiği, oluşturduğu bütün değerleri ceplerine atanlar, yabancı efendileriyle paylaşanlar mı?
İster Küba’ya ister Türkmenistan’a gidin, karşınıza hep insanlık tarihinin en seçkin önderi, Mustafa Kemâl Atatürk çıkıyor: Fidel de, Niyazov da onun gösterdiği yolda yürüyor, dediklerini uyguluyorlar.
Biz de yeniden hak ettiğimiz böyle bir öndere kavuşur muyuz acaba?
Bariton Dmitri Hvorovstovski, iki yıl önce de yine İş-Sanat’a gelmiş, Konstantin Osbelian yönetimindeki Moskova Oda Orkestrası eşliğinde bir dinleti vermiş, İstanbullu müzikseverleri kendilerinden geçirmişti.
Bu yıl, İvary İlya’nın piyanosu eşliğinde Çaykovski, Mussorgsky, Rahmaninof, Glinka, Borodin, Rimsky-Korsakov gibi herkesin tanıdığı bestecilerle, Dargomzhsky, Medtner, Vlasov, Svidirov gibi adı pek duyulmayanların şarkılarını söyledi.
Bir halk türkümüz: Ulu Tanrı seni övmüş yaratmış… der; Dmitri öyle bir varlık işte: ender rastlanan platin saçlarıyla, kusursuz bedensel yapısıyla, olağandışı ciğer gücüyle doğmuş; ama bu yetmez elbet, ya yeryüzünde benzer yeteneklerde doğup ölen sayısız yavru gibi aldığı eğitimi göremeseydi? Sözün kısası, Demokritos’un ünlü ikilisi, olasılık-gereklilik kusursuz işlemiş ve dünya bu inanılmaz yorumcuya kavuşmuş.
Gerçi Sovyetler Birliği’nin gümbür gümbür çöküşünden sonra güzelim Bolşoy balerinleri gibi onu da yitirebilirdik belki, ama bereket hem erkek, hem ses sanatçılarının bir çıkış kapıları var, tek başlarına dünyayı dolaşıp ayakta kalabiliyorlar.
Ama başka bir çürüme, onu da bizi de ezip geçebilir her an: İş-Sanat’ın küçücük salonu bile dolamadı o akşam; biletler, ayda 500 YTL’ye sürüne sürüne ölme cezasına çarptırılmış büyük çoğunluğa kapalıydı kuşkusuz , ancak Batı’dan gelmiş herhangi bir ürüne binlerce lirayı göz kırpmadan verenler de kendi kör ve sağırlıkları yüzünden gelememişti. Gelebilenlerse başka bir yozlaşmanın içindeydiler: bestecilerden ikişer, üçer, beşer şarkı seçilmişti; iki yorumcunun duruşları da gazinolardaki ya da televizyon sululuklarındaki gibi her şarkının bitiminde değil, kümenin sona erişinde alkışlanacağını belli etse de; Dmitricik, her alkış cıvıklığından sonra selam vermeyip yontu gibi dursa da, amcalar teyzeler kendilerini doyurmak (?) üzere güzelim tapınmanın bütün tadını kaçırdılar.
Amcalar teyzeler diyorum, çünkü işin başka bir acıklı yanı, dinleyenlerin yaş ortalaması 40’ın, 50’nin üstündeydi ne yazık ki! Tıpkı geçende televizyonda izlediğim, üstelik Ankara’nın en ünlü üniversitelerinden birince düzenlenmiş, rektörün de katılıp konuştuğu bir toplantıda yaş ortalamasının yine böyle yüksek oluşu, bahçede, kahvede çene çalan, vakit değil kendilerini öldüren gençlerin oraya gelme isteğini duyamadıkları üst düzeyli söyleşi gibi!
Sevil, Nilgün, Sevgi¸ bir ara, bu unutulmaz dinleti örneğin Küba’da verilseydi, koşacak binleri sığdırmak üzere acaba hangi büyük salonu ayıracaklarını; salon bulamayınca açıkhavada mı yapmak zorunda kalacaklarını düşündük acı acı.
Neyse, doğa Dmitri’yi esirgesin, ömrünü uzun tutsun! Gittikçe çıldıran dünyamızda bu üstünyeteneği iki saat dinleyebilmek büyük talihti!
Sevgili dostum Burhan Temel, uzunca bir aradan sonar, çalışmalarını Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde sergiledi; yazık ki gidemedik. Ama hiç değilse güzel bir kataloğunu basıp yollamışlar, ona bakıp azıcık avunduk.
Oktay Şimşek, bilimsel yapıtlar için ayrı bir dizi yerine ayrı bir yayınevi açmış: Yirmi Dört. Yayınevinin Yazınsal Eleştiri dizisinde, Halûk Sunat’ın İmgenin Tılsımlı Rüzgârı/Yazınsal Metne Psikanalitik Bakış’ını basıp yollamış.
Yapıt, aynı zamanda psikiyatr olan Sunat’ın çeşitli dergilerdeki yazılarından, değişik yerlerde yaptığı konuşmalardan, yayınladığı bildirilerden oluşuyor; uğraşı gereği, dil’den, sözcüklerden, canlandırdıkları imgelerden yola çıkan yazar, dünyayı, insanı, birey olarak kendini irdeliyor. Yüksek sesli bir iç konuşma bir bakıma; meraklısı için çok çekici elbet.
Sevgili Işıl Özışık, adına uygun ışıl ışıl sulu ve yağlıboyalarıyla yine ortak dostumuz Mehmet Kıyat’ın Doku’suna konuk geldi.
Son sözümüz yine Ali Yüce’den.
YETİM
Çiçeklere ad konmamıştı daha
Ben kavaklara uzama öğretiyordum
Kıp kısacık bir iple
Tanrı’nın yaşını soruyordunuz bana
Ben günlerin adını bilmiyordum
Anam öldüğünde
Şimdi ben yapmacı Bekir’im artık
Bir manga çocukla
Bir türküye koyabilirsiniz beni
Barış gelmiş deseler
İlk önce ben inanırım
Ben kolaylığın birinci adıyım
Sokağa çıkınca
Çocuklara gülme yaparım biraz
Çocukluktan kalma parmağımla
Suların ayaklarını sayarım
Bir şey daha yaparım ya söylenmez
Tarla kuşları bilir bunu
Anası ölenler bilir
Bizim Turan söyler ufacık bir sesle.
Berfin/Bahar. S.111. Mayıs 2007.
1 Nisan 2007 Pazar
BÜTÜN TÜRKLERİN ATASI MUSTAFA KEMÂL
İgnacio Ramonet’nin kitabını bitirince ne okuyacağımı düşünürken, artık boş sözlerle zaman yitirmek ve sinirlenmek istemediğim için, daha önce değindiğim bir yapıta, Banû Avar’ın Sınırlar Arasında’sına döndüm.
Aynı adı taşıyan, Portekiz’i anlatan son bölümü tam 15 dakikası makaslanarak yayınlanabilen televizyon çekimlerini izliyorsanız biliyorsunuzdur, Avar dünyamızın dününü bugününü, olayları neden ve sonuçlarını çok iyi biliyor ve görüp dinlediklerini az sözle, çok yerinde bağlantılarla anlatabiliyor.
Sınırlar Arasında’nın başında, ana yönünden atalarının yaşadığı Balkanlara gitti, Batılı sömürücülerin, hem de en cicili bicili sözlerle, en anlı şanlı kurumlar eliyle, Yugoslavya’yı nasıl bir gecede kana buladıklarını, Bosna’yı, Kosava’yı, Arnavutluk’u, Sırbistan’ı anlatılmaz acılana gömdüklerini anımsattı.
Sonra Bulgaristan’a, ardından Moldova’ya, Osmanlı döneminin Besarabya’sına geçti. Ardından, Orta Asya’dan kopup dünyanın dört bir yanına dağılan, Ön-Türklerden Göktürklerin, Gagauzların yaşadıkları topraklara geldi.
Sovyetler’in dağılmasından, Ukrayna ile Rusya’nın birbirinden kopmasının ardından, tam bir belirsizliğe savrulan o güzelim insanların çilelerini, acılarını anlattı alabildiğine duyarlı, içten titreşimlerle. Moldova’nın bir köşesine sıkışmış, Karadeniz’e çıkışı olmayan ülkede , Sovyetler Birliği’nin parçalanmasından sonra bütün yapı çökmüş, üretimlikler durmuş, tarımsal ortaklıklar Gagauzların özel çabasıyla ayakta dursa bile, çevreyle bağlar kesik, artan ürünü satacak kimse yok. Ne yapsın insancıklar? Kadınlar kızlar, dil birliğinden yararlanıp Türkiye’ye çalışmaya koşmuş; pazarlarda ellerindeki üç beş ürünü satmaya çalışan anaların çoğunun kızı ülkemizde.
Anadolu’yu azgın Batılılardan kurtarmaya girişen Mustafa Kemâl’in temel niteliğini biliyorsunuz: içinde bulunduğu koşulları, bağlantıları eksiksiz görüyor, amansız acımasız saldırıyı durdurup püskürtebilmek için nereden yeni güç yaratacağını, kimlerle işbirliği yapacağını bir saniye bile unutmuyor. Yüzyıllardır ezilen, sömürülen Asya’nın kurtuluşunun belli başlı güçlerin, Rusya’nın, Hindistan’ın, Çin’in el ele vermesiyle olabileceğini belki daha Selanik’te düşünüp gereğini yerine getiriyor, Lenin’le daha ilk günden dayanışmaya giriyor, biliyorsunuz.
Başka bir şeyi daha çok iyi biliyor: bir ulusu ulus yapan yapı taşlarının başında dil gelir; bunun için hem Anadolu Türkçesi’ni giriştiği uygarlık dönüşümüne uygun hâle getirmeye çalışıyor, hem de dünyanın başka köşelerinde bu dili konuşan toplum ve topluluklara daha başında el uzatıyor; şimdi Fidel’in yaptığı gibi, oralarda yaşayan insanları dil çimentosuyla birbirine sımsıkı tutturabilmek üzere, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında, içerde bin bir sorunla boğuşurken, Gagauzya’ya öğretmen yolluyor, Türkçe kitapları gönderiyor.
Önce çok erken yaşta Lenin’nin, ardından Mustafa Kemâl’in ölümleriyle, bu güzelim atılım duruyor elbet; hele ancak şimdi artık kendisine yakıştırılan bütün başarıları, içinden belki hiç sevmediği, nefret ettiği, korkarım yarıştığı Atatürk’e borçlu olduğu açıkça ortaya çıkan İsmet Paşa’nın ABD’nin kucağına atlamasından sonra, her şey duruyor, dahası tersine çevriliyor.
Ama 1930’la Avar’ın oraları gezdiği 2004 yılına dek geçen bunca uzun dönemin sonunda bile Uzun Çadır’da, Vulkaneşti’de, Tomay’da çalışmış, yaşamış öğretmenlere “Kemâl’in üretmenleri” deniyor.
Güzeller güzele Mustafa Kemâl, ayrıca yetenekli Gagauz çocuklarını alıp Türkiye’de parasız okutuyor. Tıpkı, dünyanın dört bir yanından yetenekli çocuklara Küba’da parasız tıp eğitimi veren ardılı Fidel gibi.
Çünkü, bu iki sıra dışı önder de, elde geliştirilmiş akılalmaz silahlar, her yeri yakıp yıkarak değil, ancak sevgiye dayalı bilgiyi dünyanın her köşesine ulaştırarak “yurtta ve dünyada barış” a kavuşulabileceğini eksiksiz biliyorlar.
Sonra Azerbaycan’a geçti Avar; ağızları salyalı Batılıların, ellerinde dolarlar, Lenin’le Atatürk’ün bin bir emekle, kanla oluşturdukları paha biçilmez birliğin bozulmasından sonra Balkanlar gibi paramparça edilen güzelim Kafkasya’nın acıların dile getirdi çarpıcı anlatımıyla. Kışkırtılan bir avuç Ermeni’nin Azerbaycan’ın Hocalı kentinde gerçekleştirdikleri, bize yapıştırılan gibi sanal değil, gerçek soykırımı özetledi. Bugün Karabağ, bütün BM kararlarına, onca uluslar arası toplantıya karşın, hâlâ Ermeni çizmesi altında. Sabah akşam bütün dünyaya insanlık, hak hukuk, demokrasi dersleri verenlerin dilleri bilmem nerelerine kaçmış, tıs yok!
Haydar Aliyev’in üstün becerisiyle toparlanan Azerbaycan’ın ona evindeymiş duygusu veren çeşitli yerlerini dolaştı, derken en ünlü ozanlarından Bahtiyar Vahapzade’yi görmeye gitti. Banû’nun şaşmaz sezgisine göre, “gücünü doğru kullanamadığı, dolayısıyla kendine de, öbür ülkelerde yaşayan Türkler’e çok zarar veren” Türkiye’ye küskün büyük ozan.
“Her millete benzemek istiyorsunuz, ama kendinize benzemek istemiyorsunuz. Önce kendimiz olmalıyız. İyiysek de, kötüysek de biz olalım.” Diyor.
Hey gidi hey! Oysa Türk solcuları, devrimcileri (?) kaç yıldır alay ederler Atamızın o yalın sözüyle: Biz, bize benzeriz!
“Siz Türk dilinin en büyük sanatçılarından birisiniz”¸ diyen Avar’a şu yanıtı veriyor Vahapzade:
“Dil yoksa millet yoktur. Anadilimiz bizim bayrağımız, şerefimizdir. Dil yoksa, biz millet değiliz. Benim bir savsözüm var. Ne olursan kendin ol! Kendin olamazsan seni yerler, yok ederler. Bir milletin öz iffeti, öz siması olmalıdır!”
Sonra ekliyor:
“Şiir çok önemlidir. Şiir duyunca, senin delerin, babaların canlanır, hayat bulunlar. Tarihtir şiir.
Banû, Azerbaycan sayfasını Vahapzade’nin dizeleriyle kapatıyor:
Yaşamak yanmaktır, yanasın gerek!
Hayatın mânası yalnız ondadır.
Mum eğer yanmıyorsa yaşamıyor demek,
Onun yaşaması yanmasındadır!
*
Bülent Demirağ’ın ilginç yontularını daha önce katıldığı sanat fuarında görememişim, Hobi’de sergileyince tanıyıp sevdim. Anadolu söylencelerinden yola çıkarak kadın biçimli yapıtlar oluşturmuştu Âna Tanrıçalar ve Tatlı Kadınlar” adlı sergisinde. Bakalım aynı çarpıcı bileşim gelecek yapıtlarında da sürecek mi?
Sevgili dostum Ali Candaş, her yılki gibi, son çalışmalarını yine Doku’da sergiledi; onun yolculuğu çok sağlam, betilerinde kesin çizgiler eriyip gitti, hepsinin yerini o cıvıl cıvıl, diri renkleri aldı. Ne mutlu!
Başka bir tutarlı usta, Nâile Akıncı 1961-2007 arasındaki “Bebek Çeşitlemeleri”ni Evin Sanat Galerisi’nde sevenlerine tattırdı.
Zaman ne hızlı akıp gidiyor! Tam 30 yıl olmuş sevgili İnci Bengiserp Hobi’de bize kucak açalı. Yazık ki bu günü onunla kutlayamadık, inceler incesi Saim Bey de, o da, ansızın çekip gittiler dünyamızdan.
Ama oğlu ve Aslı, o güzel insanların kalıtına büyük bir saygıyla, kararlılıkla sahip çıktılar, sanırım 30 yıldaki bütün yaratıcılara rahat sergileme sağlanamayacağından, resimde Muzaffer Akyol, Yusuf Katipoğlu ve Muhsin Kut’u, seramik ve yontuda Erdinç Bakla, Müfide Çalık ve Maria Kılıçlıoğlu’nun ürünlerine yer verdiler.
Üç ressam dostumuz, 5/17 Mart arasında, saat 13-15 arasında galeriye gelip ortaklaşa bir resim de yapacaklar.
Doğrusu, sevgili İnci Hanım da görse çok beğenirdi bu kutlamayı!
*
Berfin yayınları, H.Nedim Şahhüseyinoğlu’nun anılarını “Bozuk Düzende Yaşam” adıyla basmış. Hem talihli hem talihsiz bir insan Şahhüseyinoğlu: Alevi, Köy Enstitüsü’nde okuma ayrıcalığına kavuşmuş, öğretmen olmuş, dönemin örgütlerine ta başından katılmış, hem sendikada hem siyasal partide görevler üstlenmiş; dolayısıyla, yıllarca kovuşturmalarda, tutukevlerinde çileler çekmiş. O kadarla kalsa yine çok iyi, biliyorsunuz güzelim Alevi kardeşlerimiz Malatya’da, Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi Mahallesi’nde amansız saldırılara uğradılar, vuruldular kıyıldılar.
Ama atalarından gelme hamuru çok sağlam Şahhüseyinoğlu’nun, umudunu, iyimserliğini, insan sevgisini hiç yitirmemiş; kitabı öç almak üzere değil, hepimize ders olsun, önümüzü aydınlatsın diye yazmış. Ellerine, beynine sağlık!
Bir di şiir kitabı var Berfin’in, Kora dizisinde basılmış; Ahmet Aslan’ın “İdil”i.
Vahapzade, sanırım haklı olarak, artık şiir sevmiyor, okumuyorsunuz; diyor. Hadi gelin Ali Yüce’nin bir şiirini okuyup azıcık silelim bu ayıbı.
ROMAN
İlkokulun
İlk sınıfında
Köşede
Ürkek bir çocuk vardı
Çöke çöke yazardı A’ları B’leri
Öğretmene üç aylık yoldan
Bakardı
Bir dünyası vardı çocuğun
Kendi karışıyla üç karış
Bir elinde çanta
Bir elinde ekmek
Isıra ısıra gelirdi okula
Ürkekliğini taşımak için
Kağnı yapardı çocuk
Yollar kardeş kardeş
Yıllar üst üste
Anılar yosun olmuş
Sevdalar tap taze
Şimdi o ürkek çocuk
Nokta büyüklüğünde bir memur
Evi koltuğunun altında
Şu kent senin bu kent benim
Gönlünü ikiye bölmüş ortadan
Yarısı takvim yapraklarında
Yarısıyla işine gelir gider
Berfin/Bahar. S.110. Nisan 2007.
Aynı adı taşıyan, Portekiz’i anlatan son bölümü tam 15 dakikası makaslanarak yayınlanabilen televizyon çekimlerini izliyorsanız biliyorsunuzdur, Avar dünyamızın dününü bugününü, olayları neden ve sonuçlarını çok iyi biliyor ve görüp dinlediklerini az sözle, çok yerinde bağlantılarla anlatabiliyor.
Sınırlar Arasında’nın başında, ana yönünden atalarının yaşadığı Balkanlara gitti, Batılı sömürücülerin, hem de en cicili bicili sözlerle, en anlı şanlı kurumlar eliyle, Yugoslavya’yı nasıl bir gecede kana buladıklarını, Bosna’yı, Kosava’yı, Arnavutluk’u, Sırbistan’ı anlatılmaz acılana gömdüklerini anımsattı.
Sonra Bulgaristan’a, ardından Moldova’ya, Osmanlı döneminin Besarabya’sına geçti. Ardından, Orta Asya’dan kopup dünyanın dört bir yanına dağılan, Ön-Türklerden Göktürklerin, Gagauzların yaşadıkları topraklara geldi.
Sovyetler’in dağılmasından, Ukrayna ile Rusya’nın birbirinden kopmasının ardından, tam bir belirsizliğe savrulan o güzelim insanların çilelerini, acılarını anlattı alabildiğine duyarlı, içten titreşimlerle. Moldova’nın bir köşesine sıkışmış, Karadeniz’e çıkışı olmayan ülkede , Sovyetler Birliği’nin parçalanmasından sonra bütün yapı çökmüş, üretimlikler durmuş, tarımsal ortaklıklar Gagauzların özel çabasıyla ayakta dursa bile, çevreyle bağlar kesik, artan ürünü satacak kimse yok. Ne yapsın insancıklar? Kadınlar kızlar, dil birliğinden yararlanıp Türkiye’ye çalışmaya koşmuş; pazarlarda ellerindeki üç beş ürünü satmaya çalışan anaların çoğunun kızı ülkemizde.
Anadolu’yu azgın Batılılardan kurtarmaya girişen Mustafa Kemâl’in temel niteliğini biliyorsunuz: içinde bulunduğu koşulları, bağlantıları eksiksiz görüyor, amansız acımasız saldırıyı durdurup püskürtebilmek için nereden yeni güç yaratacağını, kimlerle işbirliği yapacağını bir saniye bile unutmuyor. Yüzyıllardır ezilen, sömürülen Asya’nın kurtuluşunun belli başlı güçlerin, Rusya’nın, Hindistan’ın, Çin’in el ele vermesiyle olabileceğini belki daha Selanik’te düşünüp gereğini yerine getiriyor, Lenin’le daha ilk günden dayanışmaya giriyor, biliyorsunuz.
Başka bir şeyi daha çok iyi biliyor: bir ulusu ulus yapan yapı taşlarının başında dil gelir; bunun için hem Anadolu Türkçesi’ni giriştiği uygarlık dönüşümüne uygun hâle getirmeye çalışıyor, hem de dünyanın başka köşelerinde bu dili konuşan toplum ve topluluklara daha başında el uzatıyor; şimdi Fidel’in yaptığı gibi, oralarda yaşayan insanları dil çimentosuyla birbirine sımsıkı tutturabilmek üzere, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında, içerde bin bir sorunla boğuşurken, Gagauzya’ya öğretmen yolluyor, Türkçe kitapları gönderiyor.
Önce çok erken yaşta Lenin’nin, ardından Mustafa Kemâl’in ölümleriyle, bu güzelim atılım duruyor elbet; hele ancak şimdi artık kendisine yakıştırılan bütün başarıları, içinden belki hiç sevmediği, nefret ettiği, korkarım yarıştığı Atatürk’e borçlu olduğu açıkça ortaya çıkan İsmet Paşa’nın ABD’nin kucağına atlamasından sonra, her şey duruyor, dahası tersine çevriliyor.
Ama 1930’la Avar’ın oraları gezdiği 2004 yılına dek geçen bunca uzun dönemin sonunda bile Uzun Çadır’da, Vulkaneşti’de, Tomay’da çalışmış, yaşamış öğretmenlere “Kemâl’in üretmenleri” deniyor.
Güzeller güzele Mustafa Kemâl, ayrıca yetenekli Gagauz çocuklarını alıp Türkiye’de parasız okutuyor. Tıpkı, dünyanın dört bir yanından yetenekli çocuklara Küba’da parasız tıp eğitimi veren ardılı Fidel gibi.
Çünkü, bu iki sıra dışı önder de, elde geliştirilmiş akılalmaz silahlar, her yeri yakıp yıkarak değil, ancak sevgiye dayalı bilgiyi dünyanın her köşesine ulaştırarak “yurtta ve dünyada barış” a kavuşulabileceğini eksiksiz biliyorlar.
Sonra Azerbaycan’a geçti Avar; ağızları salyalı Batılıların, ellerinde dolarlar, Lenin’le Atatürk’ün bin bir emekle, kanla oluşturdukları paha biçilmez birliğin bozulmasından sonra Balkanlar gibi paramparça edilen güzelim Kafkasya’nın acıların dile getirdi çarpıcı anlatımıyla. Kışkırtılan bir avuç Ermeni’nin Azerbaycan’ın Hocalı kentinde gerçekleştirdikleri, bize yapıştırılan gibi sanal değil, gerçek soykırımı özetledi. Bugün Karabağ, bütün BM kararlarına, onca uluslar arası toplantıya karşın, hâlâ Ermeni çizmesi altında. Sabah akşam bütün dünyaya insanlık, hak hukuk, demokrasi dersleri verenlerin dilleri bilmem nerelerine kaçmış, tıs yok!
Haydar Aliyev’in üstün becerisiyle toparlanan Azerbaycan’ın ona evindeymiş duygusu veren çeşitli yerlerini dolaştı, derken en ünlü ozanlarından Bahtiyar Vahapzade’yi görmeye gitti. Banû’nun şaşmaz sezgisine göre, “gücünü doğru kullanamadığı, dolayısıyla kendine de, öbür ülkelerde yaşayan Türkler’e çok zarar veren” Türkiye’ye küskün büyük ozan.
“Her millete benzemek istiyorsunuz, ama kendinize benzemek istemiyorsunuz. Önce kendimiz olmalıyız. İyiysek de, kötüysek de biz olalım.” Diyor.
Hey gidi hey! Oysa Türk solcuları, devrimcileri (?) kaç yıldır alay ederler Atamızın o yalın sözüyle: Biz, bize benzeriz!
“Siz Türk dilinin en büyük sanatçılarından birisiniz”¸ diyen Avar’a şu yanıtı veriyor Vahapzade:
“Dil yoksa millet yoktur. Anadilimiz bizim bayrağımız, şerefimizdir. Dil yoksa, biz millet değiliz. Benim bir savsözüm var. Ne olursan kendin ol! Kendin olamazsan seni yerler, yok ederler. Bir milletin öz iffeti, öz siması olmalıdır!”
Sonra ekliyor:
“Şiir çok önemlidir. Şiir duyunca, senin delerin, babaların canlanır, hayat bulunlar. Tarihtir şiir.
Banû, Azerbaycan sayfasını Vahapzade’nin dizeleriyle kapatıyor:
Yaşamak yanmaktır, yanasın gerek!
Hayatın mânası yalnız ondadır.
Mum eğer yanmıyorsa yaşamıyor demek,
Onun yaşaması yanmasındadır!
*
Bülent Demirağ’ın ilginç yontularını daha önce katıldığı sanat fuarında görememişim, Hobi’de sergileyince tanıyıp sevdim. Anadolu söylencelerinden yola çıkarak kadın biçimli yapıtlar oluşturmuştu Âna Tanrıçalar ve Tatlı Kadınlar” adlı sergisinde. Bakalım aynı çarpıcı bileşim gelecek yapıtlarında da sürecek mi?
Sevgili dostum Ali Candaş, her yılki gibi, son çalışmalarını yine Doku’da sergiledi; onun yolculuğu çok sağlam, betilerinde kesin çizgiler eriyip gitti, hepsinin yerini o cıvıl cıvıl, diri renkleri aldı. Ne mutlu!
Başka bir tutarlı usta, Nâile Akıncı 1961-2007 arasındaki “Bebek Çeşitlemeleri”ni Evin Sanat Galerisi’nde sevenlerine tattırdı.
Zaman ne hızlı akıp gidiyor! Tam 30 yıl olmuş sevgili İnci Bengiserp Hobi’de bize kucak açalı. Yazık ki bu günü onunla kutlayamadık, inceler incesi Saim Bey de, o da, ansızın çekip gittiler dünyamızdan.
Ama oğlu ve Aslı, o güzel insanların kalıtına büyük bir saygıyla, kararlılıkla sahip çıktılar, sanırım 30 yıldaki bütün yaratıcılara rahat sergileme sağlanamayacağından, resimde Muzaffer Akyol, Yusuf Katipoğlu ve Muhsin Kut’u, seramik ve yontuda Erdinç Bakla, Müfide Çalık ve Maria Kılıçlıoğlu’nun ürünlerine yer verdiler.
Üç ressam dostumuz, 5/17 Mart arasında, saat 13-15 arasında galeriye gelip ortaklaşa bir resim de yapacaklar.
Doğrusu, sevgili İnci Hanım da görse çok beğenirdi bu kutlamayı!
*
Berfin yayınları, H.Nedim Şahhüseyinoğlu’nun anılarını “Bozuk Düzende Yaşam” adıyla basmış. Hem talihli hem talihsiz bir insan Şahhüseyinoğlu: Alevi, Köy Enstitüsü’nde okuma ayrıcalığına kavuşmuş, öğretmen olmuş, dönemin örgütlerine ta başından katılmış, hem sendikada hem siyasal partide görevler üstlenmiş; dolayısıyla, yıllarca kovuşturmalarda, tutukevlerinde çileler çekmiş. O kadarla kalsa yine çok iyi, biliyorsunuz güzelim Alevi kardeşlerimiz Malatya’da, Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi Mahallesi’nde amansız saldırılara uğradılar, vuruldular kıyıldılar.
Ama atalarından gelme hamuru çok sağlam Şahhüseyinoğlu’nun, umudunu, iyimserliğini, insan sevgisini hiç yitirmemiş; kitabı öç almak üzere değil, hepimize ders olsun, önümüzü aydınlatsın diye yazmış. Ellerine, beynine sağlık!
Bir di şiir kitabı var Berfin’in, Kora dizisinde basılmış; Ahmet Aslan’ın “İdil”i.
Vahapzade, sanırım haklı olarak, artık şiir sevmiyor, okumuyorsunuz; diyor. Hadi gelin Ali Yüce’nin bir şiirini okuyup azıcık silelim bu ayıbı.
ROMAN
İlkokulun
İlk sınıfında
Köşede
Ürkek bir çocuk vardı
Çöke çöke yazardı A’ları B’leri
Öğretmene üç aylık yoldan
Bakardı
Bir dünyası vardı çocuğun
Kendi karışıyla üç karış
Bir elinde çanta
Bir elinde ekmek
Isıra ısıra gelirdi okula
Ürkekliğini taşımak için
Kağnı yapardı çocuk
Yollar kardeş kardeş
Yıllar üst üste
Anılar yosun olmuş
Sevdalar tap taze
Şimdi o ürkek çocuk
Nokta büyüklüğünde bir memur
Evi koltuğunun altında
Şu kent senin bu kent benim
Gönlünü ikiye bölmüş ortadan
Yarısı takvim yapraklarında
Yarısıyla işine gelir gider
Berfin/Bahar. S.110. Nisan 2007.
BÜTÜN TÜRKLERİN ATASI MUSTAFA KEMÂL
İgnacio Ramonet’nin kitabını bitirince ne okuyacağımı düşünürken, artık boş sözlerle zaman yitirmek ve sinirlenmek istemediğim için, daha önce değindiğim bir yapıta, Banû Avar’ın Sınırlar Arasında’sına döndüm.
Aynı adı taşıyan, Portekiz’i anlatan son bölümü tam 15 dakikası makaslanarak yayınlanabilen televizyon çekimlerini izliyorsanız biliyorsunuzdur, Avar dünyamızın dününü bugününü, olayları neden ve sonuçlarını çok iyi biliyor ve görüp dinlediklerini az sözle, çok yerinde bağlantılarla anlatabiliyor.
Sınırlar Arasında’nın başında, ana yönünden atalarının yaşadığı Balkanlara gitti, Batılı sömürücülerin, hem de en cicili bicili sözlerle, en anlı şanlı kurumlar eliyle, Yugoslavya’yı nasıl bir gecede kana buladıklarını, Bosna’yı, Kosava’yı, Arnavutluk’u, Sırbistan’ı anlatılmaz acılana gömdüklerini anımsattı.
Sonra Bulgaristan’a, ardından Moldova’ya, Osmanlı döneminin Besarabya’sına geçti. Ardından, Orta Asya’dan kopup dünyanın dört bir yanına dağılan, Ön-Türklerden Göktürklerin, Gagauzların yaşadıkları topraklara geldi.
Sovyetler’in dağılmasından, Ukrayna ile Rusya’nın birbirinden kopmasının ardından, tam bir belirsizliğe savrulan o güzelim insanların çilelerini, acılarını anlattı alabildiğine duyarlı, içten titreşimlerle. Moldova’nın bir köşesine sıkışmış, Karadeniz’e çıkışı olmayan ülkede , Sovyetler Birliği’nin parçalanmasından sonra bütün yapı çökmüş, üretimlikler durmuş, tarımsal ortaklıklar Gagauzların özel çabasıyla ayakta dursa bile, çevreyle bağlar kesik, artan ürünü satacak kimse yok. Ne yapsın insancıklar? Kadınlar kızlar, dil birliğinden yararlanıp Türkiye’ye çalışmaya koşmuş; pazarlarda ellerindeki üç beş ürünü satmaya çalışan anaların çoğunun kızı ülkemizde.
Anadolu’yu azgın Batılılardan kurtarmaya girişen Mustafa Kemâl’in temel niteliğini biliyorsunuz: içinde bulunduğu koşulları, bağlantıları eksiksiz görüyor, amansız acımasız saldırıyı durdurup püskürtebilmek için nereden yeni güç yaratacağını, kimlerle işbirliği yapacağını bir saniye bile unutmuyor. Yüzyıllardır ezilen, sömürülen Asya’nın kurtuluşunun belli başlı güçlerin, Rusya’nın, Hindistan’ın, Çin’in el ele vermesiyle olabileceğini belki daha Selanik’te düşünüp gereğini yerine getiriyor, Lenin’le daha ilk günden dayanışmaya giriyor, biliyorsunuz.
Başka bir şeyi daha çok iyi biliyor: bir ulusu ulus yapan yapı taşlarının başında dil gelir; bunun için hem Anadolu Türkçesi’ni giriştiği uygarlık dönüşümüne uygun hâle getirmeye çalışıyor, hem de dünyanın başka köşelerinde bu dili konuşan toplum ve topluluklara daha başında el uzatıyor; şimdi Fidel’in yaptığı gibi, oralarda yaşayan insanları dil çimentosuyla birbirine sımsıkı tutturabilmek üzere, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında, içerde bin bir sorunla boğuşurken, Gagauzya’ya öğretmen yolluyor, Türkçe kitapları gönderiyor.
Önce çok erken yaşta Lenin’nin, ardından Mustafa Kemâl’in ölümleriyle, bu güzelim atılım duruyor elbet; hele ancak şimdi artık kendisine yakıştırılan bütün başarıları, içinden belki hiç sevmediği, nefret ettiği, korkarım yarıştığı Atatürk’e borçlu olduğu açıkça ortaya çıkan İsmet Paşa’nın ABD’nin kucağına atlamasından sonra, her şey duruyor, dahası tersine çevriliyor.
Ama 1930’la Avar’ın oraları gezdiği 2004 yılına dek geçen bunca uzun dönemin sonunda bile Uzun Çadır’da, Vulkaneşti’de, Tomay’da çalışmış, yaşamış öğretmenlere “Kemâl’in üretmenleri” deniyor.
Güzeller güzele Mustafa Kemâl, ayrıca yetenekli Gagauz çocuklarını alıp Türkiye’de parasız okutuyor. Tıpkı, dünyanın dört bir yanından yetenekli çocuklara Küba’da parasız tıp eğitimi veren ardılı Fidel gibi.
Çünkü, bu iki sıra dışı önder de, elde geliştirilmiş akılalmaz silahlar, her yeri yakıp yıkarak değil, ancak sevgiye dayalı bilgiyi dünyanın her köşesine ulaştırarak “yurtta ve dünyada barış” a kavuşulabileceğini eksiksiz biliyorlar.
Sonra Azerbaycan’a geçti Avar; ağızları salyalı Batılıların, ellerinde dolarlar, Lenin’le Atatürk’ün bin bir emekle, kanla oluşturdukları paha biçilmez birliğin bozulmasından sonra Balkanlar gibi paramparça edilen güzelim Kafkasya’nın acıların dile getirdi çarpıcı anlatımıyla. Kışkırtılan bir avuç Ermeni’nin Azerbaycan’ın Hocalı kentinde gerçekleştirdikleri, bize yapıştırılan gibi sanal değil, gerçek soykırımı özetledi. Bugün Karabağ, bütün BM kararlarına, onca uluslar arası toplantıya karşın, hâlâ Ermeni çizmesi altında. Sabah akşam bütün dünyaya insanlık, hak hukuk, demokrasi dersleri verenlerin dilleri bilmem nerelerine kaçmış, tıs yok!
Haydar Aliyev’in üstün becerisiyle toparlanan Azerbaycan’ın ona evindeymiş duygusu veren çeşitli yerlerini dolaştı, derken en ünlü ozanlarından Bahtiyar Vahapzade’yi görmeye gitti. Banû’nun şaşmaz sezgisine göre, “gücünü doğru kullanamadığı, dolayısıyla kendine de, öbür ülkelerde yaşayan Türkler’e çok zarar veren” Türkiye’ye küskün büyük ozan.
“Her millete benzemek istiyorsunuz, ama kendinize benzemek istemiyorsunuz. Önce kendimiz olmalıyız. İyiysek de, kötüysek de biz olalım.” Diyor.
Hey gidi hey! Oysa Türk solcuları, devrimcileri (?) kaç yıldır alay ederler Atamızın o yalın sözüyle: Biz, bize benzeriz!
“Siz Türk dilinin en büyük sanatçılarından birisiniz”¸ diyen Avar’a şu yanıtı veriyor Vahapzade:
“Dil yoksa millet yoktur. Anadilimiz bizim bayrağımız, şerefimizdir. Dil yoksa, biz millet değiliz. Benim bir savsözüm var. Ne olursan kendin ol! Kendin olamazsan seni yerler, yok ederler. Bir milletin öz iffeti, öz siması olmalıdır!”
Sonra ekliyor:
“Şiir çok önemlidir. Şiir duyunca, senin delerin, babaların canlanır, hayat bulunlar. Tarihtir şiir.
Banû, Azerbaycan sayfasını Vahapzade’nin dizeleriyle kapatıyor:
Yaşamak yanmaktır, yanasın gerek!
Hayatın mânası yalnız ondadır.
Mum eğer yanmıyorsa yaşamıyor demek,
Onun yaşaması yanmasındadır!
*
Bülent Demirağ’ın ilginç yontularını daha önce katıldığı sanat fuarında görememişim, Hobi’de sergileyince tanıyıp sevdim. Anadolu söylencelerinden yola çıkarak kadın biçimli yapıtlar oluşturmuştu Âna Tanrıçalar ve Tatlı Kadınlar” adlı sergisinde. Bakalım aynı çarpıcı bileşim gelecek yapıtlarında da sürecek mi?
Sevgili dostum Ali Candaş, her yılki gibi, son çalışmalarını yine Doku’da sergiledi; onun yolculuğu çok sağlam, betilerinde kesin çizgiler eriyip gitti, hepsinin yerini o cıvıl cıvıl, diri renkleri aldı. Ne mutlu!
Başka bir tutarlı usta, Nâile Akıncı 1961-2007 arasındaki “Bebek Çeşitlemeleri”ni Evin Sanat Galerisi’nde sevenlerine tattırdı.
Zaman ne hızlı akıp gidiyor! Tam 30 yıl olmuş sevgili İnci Bengiserp Hobi’de bize kucak açalı. Yazık ki bu günü onunla kutlayamadık, inceler incesi Saim Bey de, o da, ansızın çekip gittiler dünyamızdan.
Ama oğlu ve Aslı, o güzel insanların kalıtına büyük bir saygıyla, kararlılıkla sahip çıktılar, sanırım 30 yıldaki bütün yaratıcılara rahat sergileme sağlanamayacağından, resimde Muzaffer Akyol, Yusuf Katipoğlu ve Muhsin Kut’u, seramik ve yontuda Erdinç Bakla, Müfide Çalık ve Maria Kılıçlıoğlu’nun ürünlerine yer verdiler.
Üç ressam dostumuz, 5/17 Mart arasında, saat 13-15 arasında galeriye gelip ortaklaşa bir resim de yapacaklar.
Doğrusu, sevgili İnci Hanım da görse çok beğenirdi bu kutlamayı!
*
Berfin yayınları, H.Nedim Şahhüseyinoğlu’nun anılarını “Bozuk Düzende Yaşam” adıyla basmış. Hem talihli hem talihsiz bir insan Şahhüseyinoğlu: Alevi, Köy Enstitüsü’nde okuma ayrıcalığına kavuşmuş, öğretmen olmuş, dönemin örgütlerine ta başından katılmış, hem sendikada hem siyasal partide görevler üstlenmiş; dolayısıyla, yıllarca kovuşturmalarda, tutukevlerinde çileler çekmiş. O kadarla kalsa yine çok iyi, biliyorsunuz güzelim Alevi kardeşlerimiz Malatya’da, Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi Mahallesi’nde amansız saldırılara uğradılar, vuruldular kıyıldılar.
Ama atalarından gelme hamuru çok sağlam Şahhüseyinoğlu’nun, umudunu, iyimserliğini, insan sevgisini hiç yitirmemiş; kitabı öç almak üzere değil, hepimize ders olsun, önümüzü aydınlatsın diye yazmış. Ellerine, beynine sağlık!
Bir di şiir kitabı var Berfin’in, Kora dizisinde basılmış; Ahmet Aslan’ın “İdil”i.
Vahapzade, sanırım haklı olarak, artık şiir sevmiyor, okumuyorsunuz; diyor. Hadi gelin Ali Yüce’nin bir şiirini okuyup azıcık silelim bu ayıbı.
ROMAN
İlkokulun
İlk sınıfında
Köşede
Ürkek bir çocuk vardı
Çöke çöke yazardı A’ları B’leri
Öğretmene üç aylık yoldan
Bakardı
Bir dünyası vardı çocuğun
Kendi karışıyla üç karış
Bir elinde çanta
Bir elinde ekmek
Isıra ısıra gelirdi okula
Ürkekliğini taşımak için
Kağnı yapardı çocuk
Yollar kardeş kardeş
Yıllar üst üste
Anılar yosun olmuş
Sevdalar tap taze
Şimdi o ürkek çocuk
Nokta büyüklüğünde bir memur
Evi koltuğunun altında
Şu kent senin bu kent benim
Gönlünü ikiye bölmüş ortadan
Yarısı takvim yapraklarında
Yarısıyla işine gelir gider
Berfin/Bahar. S.110. Nisan 2007.
Aynı adı taşıyan, Portekiz’i anlatan son bölümü tam 15 dakikası makaslanarak yayınlanabilen televizyon çekimlerini izliyorsanız biliyorsunuzdur, Avar dünyamızın dününü bugününü, olayları neden ve sonuçlarını çok iyi biliyor ve görüp dinlediklerini az sözle, çok yerinde bağlantılarla anlatabiliyor.
Sınırlar Arasında’nın başında, ana yönünden atalarının yaşadığı Balkanlara gitti, Batılı sömürücülerin, hem de en cicili bicili sözlerle, en anlı şanlı kurumlar eliyle, Yugoslavya’yı nasıl bir gecede kana buladıklarını, Bosna’yı, Kosava’yı, Arnavutluk’u, Sırbistan’ı anlatılmaz acılana gömdüklerini anımsattı.
Sonra Bulgaristan’a, ardından Moldova’ya, Osmanlı döneminin Besarabya’sına geçti. Ardından, Orta Asya’dan kopup dünyanın dört bir yanına dağılan, Ön-Türklerden Göktürklerin, Gagauzların yaşadıkları topraklara geldi.
Sovyetler’in dağılmasından, Ukrayna ile Rusya’nın birbirinden kopmasının ardından, tam bir belirsizliğe savrulan o güzelim insanların çilelerini, acılarını anlattı alabildiğine duyarlı, içten titreşimlerle. Moldova’nın bir köşesine sıkışmış, Karadeniz’e çıkışı olmayan ülkede , Sovyetler Birliği’nin parçalanmasından sonra bütün yapı çökmüş, üretimlikler durmuş, tarımsal ortaklıklar Gagauzların özel çabasıyla ayakta dursa bile, çevreyle bağlar kesik, artan ürünü satacak kimse yok. Ne yapsın insancıklar? Kadınlar kızlar, dil birliğinden yararlanıp Türkiye’ye çalışmaya koşmuş; pazarlarda ellerindeki üç beş ürünü satmaya çalışan anaların çoğunun kızı ülkemizde.
Anadolu’yu azgın Batılılardan kurtarmaya girişen Mustafa Kemâl’in temel niteliğini biliyorsunuz: içinde bulunduğu koşulları, bağlantıları eksiksiz görüyor, amansız acımasız saldırıyı durdurup püskürtebilmek için nereden yeni güç yaratacağını, kimlerle işbirliği yapacağını bir saniye bile unutmuyor. Yüzyıllardır ezilen, sömürülen Asya’nın kurtuluşunun belli başlı güçlerin, Rusya’nın, Hindistan’ın, Çin’in el ele vermesiyle olabileceğini belki daha Selanik’te düşünüp gereğini yerine getiriyor, Lenin’le daha ilk günden dayanışmaya giriyor, biliyorsunuz.
Başka bir şeyi daha çok iyi biliyor: bir ulusu ulus yapan yapı taşlarının başında dil gelir; bunun için hem Anadolu Türkçesi’ni giriştiği uygarlık dönüşümüne uygun hâle getirmeye çalışıyor, hem de dünyanın başka köşelerinde bu dili konuşan toplum ve topluluklara daha başında el uzatıyor; şimdi Fidel’in yaptığı gibi, oralarda yaşayan insanları dil çimentosuyla birbirine sımsıkı tutturabilmek üzere, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında, içerde bin bir sorunla boğuşurken, Gagauzya’ya öğretmen yolluyor, Türkçe kitapları gönderiyor.
Önce çok erken yaşta Lenin’nin, ardından Mustafa Kemâl’in ölümleriyle, bu güzelim atılım duruyor elbet; hele ancak şimdi artık kendisine yakıştırılan bütün başarıları, içinden belki hiç sevmediği, nefret ettiği, korkarım yarıştığı Atatürk’e borçlu olduğu açıkça ortaya çıkan İsmet Paşa’nın ABD’nin kucağına atlamasından sonra, her şey duruyor, dahası tersine çevriliyor.
Ama 1930’la Avar’ın oraları gezdiği 2004 yılına dek geçen bunca uzun dönemin sonunda bile Uzun Çadır’da, Vulkaneşti’de, Tomay’da çalışmış, yaşamış öğretmenlere “Kemâl’in üretmenleri” deniyor.
Güzeller güzele Mustafa Kemâl, ayrıca yetenekli Gagauz çocuklarını alıp Türkiye’de parasız okutuyor. Tıpkı, dünyanın dört bir yanından yetenekli çocuklara Küba’da parasız tıp eğitimi veren ardılı Fidel gibi.
Çünkü, bu iki sıra dışı önder de, elde geliştirilmiş akılalmaz silahlar, her yeri yakıp yıkarak değil, ancak sevgiye dayalı bilgiyi dünyanın her köşesine ulaştırarak “yurtta ve dünyada barış” a kavuşulabileceğini eksiksiz biliyorlar.
Sonra Azerbaycan’a geçti Avar; ağızları salyalı Batılıların, ellerinde dolarlar, Lenin’le Atatürk’ün bin bir emekle, kanla oluşturdukları paha biçilmez birliğin bozulmasından sonra Balkanlar gibi paramparça edilen güzelim Kafkasya’nın acıların dile getirdi çarpıcı anlatımıyla. Kışkırtılan bir avuç Ermeni’nin Azerbaycan’ın Hocalı kentinde gerçekleştirdikleri, bize yapıştırılan gibi sanal değil, gerçek soykırımı özetledi. Bugün Karabağ, bütün BM kararlarına, onca uluslar arası toplantıya karşın, hâlâ Ermeni çizmesi altında. Sabah akşam bütün dünyaya insanlık, hak hukuk, demokrasi dersleri verenlerin dilleri bilmem nerelerine kaçmış, tıs yok!
Haydar Aliyev’in üstün becerisiyle toparlanan Azerbaycan’ın ona evindeymiş duygusu veren çeşitli yerlerini dolaştı, derken en ünlü ozanlarından Bahtiyar Vahapzade’yi görmeye gitti. Banû’nun şaşmaz sezgisine göre, “gücünü doğru kullanamadığı, dolayısıyla kendine de, öbür ülkelerde yaşayan Türkler’e çok zarar veren” Türkiye’ye küskün büyük ozan.
“Her millete benzemek istiyorsunuz, ama kendinize benzemek istemiyorsunuz. Önce kendimiz olmalıyız. İyiysek de, kötüysek de biz olalım.” Diyor.
Hey gidi hey! Oysa Türk solcuları, devrimcileri (?) kaç yıldır alay ederler Atamızın o yalın sözüyle: Biz, bize benzeriz!
“Siz Türk dilinin en büyük sanatçılarından birisiniz”¸ diyen Avar’a şu yanıtı veriyor Vahapzade:
“Dil yoksa millet yoktur. Anadilimiz bizim bayrağımız, şerefimizdir. Dil yoksa, biz millet değiliz. Benim bir savsözüm var. Ne olursan kendin ol! Kendin olamazsan seni yerler, yok ederler. Bir milletin öz iffeti, öz siması olmalıdır!”
Sonra ekliyor:
“Şiir çok önemlidir. Şiir duyunca, senin delerin, babaların canlanır, hayat bulunlar. Tarihtir şiir.
Banû, Azerbaycan sayfasını Vahapzade’nin dizeleriyle kapatıyor:
Yaşamak yanmaktır, yanasın gerek!
Hayatın mânası yalnız ondadır.
Mum eğer yanmıyorsa yaşamıyor demek,
Onun yaşaması yanmasındadır!
*
Bülent Demirağ’ın ilginç yontularını daha önce katıldığı sanat fuarında görememişim, Hobi’de sergileyince tanıyıp sevdim. Anadolu söylencelerinden yola çıkarak kadın biçimli yapıtlar oluşturmuştu Âna Tanrıçalar ve Tatlı Kadınlar” adlı sergisinde. Bakalım aynı çarpıcı bileşim gelecek yapıtlarında da sürecek mi?
Sevgili dostum Ali Candaş, her yılki gibi, son çalışmalarını yine Doku’da sergiledi; onun yolculuğu çok sağlam, betilerinde kesin çizgiler eriyip gitti, hepsinin yerini o cıvıl cıvıl, diri renkleri aldı. Ne mutlu!
Başka bir tutarlı usta, Nâile Akıncı 1961-2007 arasındaki “Bebek Çeşitlemeleri”ni Evin Sanat Galerisi’nde sevenlerine tattırdı.
Zaman ne hızlı akıp gidiyor! Tam 30 yıl olmuş sevgili İnci Bengiserp Hobi’de bize kucak açalı. Yazık ki bu günü onunla kutlayamadık, inceler incesi Saim Bey de, o da, ansızın çekip gittiler dünyamızdan.
Ama oğlu ve Aslı, o güzel insanların kalıtına büyük bir saygıyla, kararlılıkla sahip çıktılar, sanırım 30 yıldaki bütün yaratıcılara rahat sergileme sağlanamayacağından, resimde Muzaffer Akyol, Yusuf Katipoğlu ve Muhsin Kut’u, seramik ve yontuda Erdinç Bakla, Müfide Çalık ve Maria Kılıçlıoğlu’nun ürünlerine yer verdiler.
Üç ressam dostumuz, 5/17 Mart arasında, saat 13-15 arasında galeriye gelip ortaklaşa bir resim de yapacaklar.
Doğrusu, sevgili İnci Hanım da görse çok beğenirdi bu kutlamayı!
*
Berfin yayınları, H.Nedim Şahhüseyinoğlu’nun anılarını “Bozuk Düzende Yaşam” adıyla basmış. Hem talihli hem talihsiz bir insan Şahhüseyinoğlu: Alevi, Köy Enstitüsü’nde okuma ayrıcalığına kavuşmuş, öğretmen olmuş, dönemin örgütlerine ta başından katılmış, hem sendikada hem siyasal partide görevler üstlenmiş; dolayısıyla, yıllarca kovuşturmalarda, tutukevlerinde çileler çekmiş. O kadarla kalsa yine çok iyi, biliyorsunuz güzelim Alevi kardeşlerimiz Malatya’da, Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi Mahallesi’nde amansız saldırılara uğradılar, vuruldular kıyıldılar.
Ama atalarından gelme hamuru çok sağlam Şahhüseyinoğlu’nun, umudunu, iyimserliğini, insan sevgisini hiç yitirmemiş; kitabı öç almak üzere değil, hepimize ders olsun, önümüzü aydınlatsın diye yazmış. Ellerine, beynine sağlık!
Bir di şiir kitabı var Berfin’in, Kora dizisinde basılmış; Ahmet Aslan’ın “İdil”i.
Vahapzade, sanırım haklı olarak, artık şiir sevmiyor, okumuyorsunuz; diyor. Hadi gelin Ali Yüce’nin bir şiirini okuyup azıcık silelim bu ayıbı.
ROMAN
İlkokulun
İlk sınıfında
Köşede
Ürkek bir çocuk vardı
Çöke çöke yazardı A’ları B’leri
Öğretmene üç aylık yoldan
Bakardı
Bir dünyası vardı çocuğun
Kendi karışıyla üç karış
Bir elinde çanta
Bir elinde ekmek
Isıra ısıra gelirdi okula
Ürkekliğini taşımak için
Kağnı yapardı çocuk
Yollar kardeş kardeş
Yıllar üst üste
Anılar yosun olmuş
Sevdalar tap taze
Şimdi o ürkek çocuk
Nokta büyüklüğünde bir memur
Evi koltuğunun altında
Şu kent senin bu kent benim
Gönlünü ikiye bölmüş ortadan
Yarısı takvim yapraklarında
Yarısıyla işine gelir gider
Berfin/Bahar. S.110. Nisan 2007.
1 Mart 2007 Perşembe
“HİNDİSTAN”
Mehmet Günyeli’yi, önceki sergisi ve kitabı Yaşasın Özgür Küba! ile tanıyıp sevmiştim; Osmanlı Sarayı’nın para basma işliğinde Hindistan görüntüleri sergileyeceğini okur okumaz koştuk Nilgün’le, ve yine çok mutlu olduk.
Mehmet Günyeli, bakıp görmesini, gördüğünü çarpıcı biçimde saptamayı çok iyi biliyor; İsa’nın doğumundan bilmem kaç yüzyıl olsa da, “insan üreme örgeniyle değil, beyniyle sevişir” diyebilmiş o büyük, her açıdan varsıl, ama acımasız sömürgeciliğin ve ataerkil zorbalığın pençesinde kıvranan ülkeyi, bin bir renkli insanlarını unutulmaz görüntülerle önümüze getirmiş, ayrıca kitabına almış. Sergiyi kaçırdınız elbet, ama Yaşasın Özgür Küba gibi bu görüntüleri özenli bir basımla sanatseverlere sunan Fotoğrafevi’nin bastığı kitabı kolayca edinip gittikçe kararan, karartılan dünyamızda dinlendirici düşsel-şiirsel bir yolculuğa çıkabilirsiniz.
Türkü sever misiniz? Sevgili Ruhi Su ile Sümeyra Çakır’ın “Almanya Acı Vatan” türküsünü dinlediniz mi? Dostum İsmet Arslan, Berfin Yayınları’nda, A. Metin Akpınar’ın onu çağrıştıran bir romanını bastı: Almanya Tatlı Vatan/ Yeşil Sermayenin Romanı. Tıpkı ağababaları Batılı anamalcı sömürücüler gibi, zaten onlarla el ele, suçortaklığı içinde çalışan din bezirgânlarının camilerden başlayarak her yerde zavallı sıradan insanları kandırıp paracıklarını yutuşlarını anlatmış Akpınar. Yüksek öğrenimini Amerika’da gördüğü hâlde yozlaşmamış, satılmamış bu halk çocuğu, tam bir bilgiişlemci gibi, en ince ayrıntılarıyla gözler önüne sermiş bugün de sürüp giden amansız soygunu. Güzelim Anadolu halkı günün birinde geçmişine, Atasına yakışan önderlere kavuşursa, okuyup ders ve önlem alsın diye.
İnsan Fidel Castro kadar tutarlı, kararlı bir önderse, geçende Küba Dostluk Derneği’nde izlediğimiz Fedil’li Anlar filminde dediği gibi, “düşmanları bile, nefret de etseler, saygı duyuyorlar” insana.
Ülkemiz de bu kuralın içinde elbet; canım Nâzım Hikmet’in eşsiz Havana Röportajı’ndaki deyişiyle, karşıtlarının “yerlisine de Yankisine de” diz çöktürmüş Fidel: aslında öğretisinin, kurduğu insanca düzenin çökmesi için efendileriyle birlikte elinden geleni yapan bir amca, A.D. basmış onunla ilgili en dürüst kitabı: İki Ses Bir Biyografi.
Kitabın yazarı İgnacio Ramonet en doğru yöntemi sezmiş, gidip Fidel’le tam 100 saat konuşmuş, sonra bunları kâğıda dökmüş. SSCB’nin büyük bir hovardalıkla harcadığı yeni dünya düzeni, yeni insan umudunu son 50 yılın büyük bölümünde tek başlarına diri tutan güzeller güzeli Küba halkıyla onun bilge önderinin dediklerini hemen okumalısınız elbet. Ben oradan birkaç önemli saydığım noktayı ele alayım şimdi.
Kendisinin de söylediği gibi, Fidel’in oluşumunda üç insanın çok büyük etkisi var: José Marti, Marx, Lenin.
Marti’den, hem Kübalı bağımsızlık savaşçısı olmayı öğrenmiş, hem de çocukluğunda ister istemez aldığı Hıristiyan eğitimini bütün insanlığı kapsayacak bir aktöre öğretisine dönüştürmeyi. Marti’nin şu güzel sözünü, o taş kafalı Oliver Stone’un filminde de bir kitaplığın önünde söylüyordu: “Dünyanın bütün görkemi, bir mısır tanesine sığar.” Başka bir ermişin, Saint-Exupéry’nin dediğini kusursuz anlayıp uygulamış: “Özlediğin insanı kendinde oluşturmaya başla!”
O da öyle yapmış; bütün dünyada, son olarak da Sovyetler Birliği’nde dünyayı değiştirmeye, daha adil, hakça bir düzen kurmaya girişen devrimcilerin yanlışları üzende uzun uzun düşünmüş; birtakım temel, can alıcı yanlışlar saptamış, ve daha Granma’ya binerken bunlardan kaçınmaya, tam tersini uygulamaya yemin etmiş: siyasal kavgaya, kurtuluş savaşına girişmişsen, halka da, kurulu düzenin paralı görevlilerine de diş bileme, zarar verme! Devrimciyim deyip kimsenin sırtına binme, kendini halka besletme! Yediğin ekmeğin, tavuğun parasını hemen, hem de fazlasıyla öde köylüne, halkına! Çarpışıp yendiğin, tutsak ettiğin subaylara erlere insanca davran, saygı göster; ceza vereceksen bile en azını ver, bir süre sonra da özgür bırak! Para bulmak için banka ya da kurum soyma! Anamalcı düzenin de, bugüne kadar gelmiş bütün zorba yönetimlerin de yapageldikleri gibi, işbaşındakileri yıpratmak üzere yıldırma eylemlerine, bombalamalara, öldürmelere girişme: bunlar kaşındakinden çok sana zarar verir, halktan destek isteyince bulamazsın!
Yine ta başından beri, Che ile, bütün devrimci arkadaşlarıyla birlikte, savaşırken yaraladıkları kurulu düzen askerlerine subaylarına kendi yandaşları kadar özen göstermiş, yaralarını sarmış, kimi zaman kendi ilâçlarını onlara bırakmışlar! Çok haklı olarak dediği gibi, bunun ödülünü de almışlar bol bol: o erlerin subayların pek çoğu sonra en inançlı devrim savaşçıları olmuş.
Yendiği Yunanlı komutana kılıcını geri veren, halkın yanılgıyla yere serdiği bayrağının üstünde yürütmekten özenle kaçınan Mustafa Kemâl gibi, topu topu iki üç bin kişiyle dize getirdiği 50 000 kişilik ordunun bozguna uğradıklarını kabul eden, daha çok kan dökülmemesi için kendisiyle görüşmeye gelen, öne sürülen, kabul ettiği üç koşulu yerine getirmeyen, gidip ABD elçisiyle görüşen generale bile ancak bir yıl hapis cezası verdiren, sonra bırakan, saygı gösteren Fidel, erdemlerin en büyüğünü, tutarlılık’ı önce kendisinde yaratıp uyguladığı için başarmış dünyanın ilk insanca, sevgiye dayalı toplumcu düzenini!
Bunu sezgiyle biliyordum; Küba’ya gidince, gözümle gördüm elimle tuttum; bu kitapsa bana bunun düşünsel, aktöresel temelini okuttu: anlatamayacağım kadar çok sevindim: asıp kesmeden, zorbalık yapmadan, kendinden başlayıp bir avuç seçkine ayrıcalık tanımadan gerçek toplumcu düzeni kurmak olasıymış!
Güzeller güzeli Fidel, 80 yılın yorgunluğuyla ortaya çıkan bağışıklık zayıflamasını da aşmak üzere olduğunu; hem televizyonda, hem Küba Derneği’nin sitesinde, Chavez’le oturup iki saat konuştuğunu, topladığını, yeteneklerinin geri geldiğini, dünya olayları konusunda yine çok çarpıcı sözler edip önerilerde bulunduğunu görüp okuyunca Sevil, Nilgün, ben, üçümüz de havalara uçtuk!
Anamalcı soygun düzeninin (daha doğrusu düzensizliğinin) temel özelliğini biliyorsunuz: kendi kusurlarını, göz göre göre her gün, her saniye yaptıklarını yeni bir düzen kurup yeni bir insan yaratmak isteyenlere yakıştırmak!
Küba’da öyle olmuş, hâlâ öyle: Devrim’den hemen sonra, bin bir güçlükle yetiştirilmiş 6 000 hekimin 3 000’i ABD’ye göçmüş; onca saldırıya, ambargoya, baltalamaya karşın, bugün Küba’da 70 000 hekim var; ve bunların büyük bölümü, çağrı gelse de gelmese de, gönüllü olarak, beş para almadan, tersine yiyeceğini de yanında götürerek dünyanın dört bir yanına koşuyor.
Anamalcı, ağzından düşmeyen töre aktöre sözlerine karşın, ancak alçak olabilir, alçaklık edebilir; Devrim’in başında, bütün o insanlıkdışı davranışlara bir de bile bile karaçalma eklemişler: Devrim çocuklarınızı alacak, Moskova’ya gönderecek, çektirip kıyma yaptıracak!
Biz de her gün sayısız örneğini görüyoruz: insanları bilimin ışında eğitmezsen, okutulmamış insancıklar doğru’ya değil yalan’a inanırlar: bu kuyruklu, zehirli yalan üzerine, tam 14 000 çocuk, anaları babaları tarafından ABD’ye kaçırılmış! Sözümona kısa bir süre sonra Devrim çökecek, çocuklar geri gelecek; ama çok şükür, Devrim 48 yıldır dimdik ayakta.
Daha önce değindim, sağlı sollu iki zorbanın, Batista ile Stalin’in yaptıklarından gereken dersi çıkaran Fidel ve arkadaşları dünyanın hiçbir yerine insanları zorla toplumcu yapmaya, oralarda yaşayan hakları tanklarla ezmeye asker göndermemişler; tam tersine, gözü doymaz anamalcı sömürücülerin saldırılarından korumak üzere Angola’ya, Cezayir’e, Namibya’ya yüz binlerce gönüllü, donanım göndermişler, bağımsızlık uğruna oradakilerle birlikte kanlarını akıtmış, can vermişler. Binlerce yılın ataerkil çürümüşlüğünü aşmak istiyorsanız, başka yolu yoktur.
Şaşkın Sovyetler de çöktükten sonra, dört bir yandan, 365 gün üstünüze gelen, canınızı almaya yemin etmiş saldıralar arasında toplumcu düzeni ayakta tutmanın ne denli zor olduğunu kestirmemiz sanırım olanaksızdır; bunun da tek çaresinin eğitim olduğunu çok iyi görmüş, bütün olanaksızlıklara yoksunluklara karşın eğitimi, hem de ömürboyu eğitimi sürdürmüşler, sürdürüyorlar. Değişen koşullardan ötürü bir üretim alanını daraltmak, değiştirmek, oralarda çalışanları başka alanlara kaydırmak mı gerekiyor? Çözüm, bu insanları hızla yeniden eğitmek, onlara yeni hünerler kazandırmaktan geçer.
İgnacio Ramonet, belki kendi adına, belki yaşadığı anamalcı küre adına, durmadan soruyor Fidel’e, özgür (?) seçimlere ne zaman geçecek, basın özgürlüğünü ne zaman tanıyacaksınız diye. O da bıkıp usanmadan, karşıdevrimcilerin seçimle gelip kurulmuş düzeni yıkmaya hakları olamaz! Gazetelerle, televizyonlarla insanların beyinlerini yıkayıp göremez düşünemez anlayamaz zavallı yaratıklara dönüştürdükten sonra hadi buyurun istediğiniz bütün zehirleri özgürce saçabilirsiniz denmesini bekleyemezsiniz!
Sözün kısası, 1492’den beri amansızca sürdürülen yağma, yıkım, Fidel’le güzelim Küba halkının verdikleri özverili savaşın sonunda adım adım gerilemekte;yaratılan örnek, elbette sayısız engel ve sıkıntı içinde, yavaş yavaş bütün Güney Amerika’ya yayılmakta ve bütün insanlığa gerçek insanca düzenin ne olması gerektiğini göstermekte.
İrem Erkaya, Kocamustafapaşa’daki Semaver Kumpanyası’nın oynadığı Murtaza’ya çağırdı beni; Pazar günü gidip izledim. Sevgili Orhan Kemâl’in ünlü yapıtını sahneye Günay Ertekin başarıyla uyarlamış; usta yönetmen Işıl Kasapoğlu, Bülent Emin Yarar’la birlikte sahneye koymuş. Sahne bezemini bir başka usta tasarlamış: Metin Deniz. Müziği, Nejat Yavaşoğulları’nın. Giysileri Muâlla Erkut tasarlamış. Dramaturg, Yavuz Pekman ile Günay Ertekin. Işık da, Sema Öztaş ile Zeyno Sürek’in emeği.
Oyunun tasarlanışı, sahneye konuşu, danslar, şarkılar, her şey yerli yerinde, ustaca, coşkulu; salonun açılmasını beklerken o yörede oturan kızlı oğlanlı gençler doluşmuş, bağrışa çığrışa yaşıyorlardı; onların bu taşkınlğına görünce, doğrusu, oyun adına epey korktum, eyvah dedim içimden, bunlar Orhan Kemâl’in acılı, gerçek dünyasına giremeyecek, emek verenlerin tadını kaçıracaklar. Hiç de öyle olmadı; gençler, araya karışmış öğretmen hanımlar kadar büyük olgunluk ve merakla izlediler oyunu, ve bitince ayakta alkışladılar, avaz avaz bağırdılar, ıslık çaldılar. Öyle sevindim ki!
Fulya Aksular, Sibel Altan, Melis Şeşen, Sarp Aydınoğlu, Tansu Biçer, Asil Büyüközçelik, Aylin Çalap, Banû Çiçek, Fatih Akdoğdu, Bülent Çukurcuma, Özlem Durmaz, İrem Erkaya, Gülin Kılıçay, Serhan Keskin, Ahmet Kaynak, Serap Maytaş, Ümit Ferit, Ali Savaşçı sözün tam anlamıyla canla başla canlandırdılar Orhan Kemâl’in dünyasını.
Fatih Aydoğdu, Melis Şeşen, Sibel Altan, Gülin Kılıçay, Serdar Keskin ayrıca müziği de üstlenmişlerdi; ve bütün topluluk büyük bir coşkuyla şarkıları söyleyip dansları etti.
Tiyatro Pera’daki Nesrin Kazankaya’nın oyunlarından beri, ilk kez bu kadar inaçlı, saygılı bir oyun gördüm, ve dediğim gibi, çok mutlu oldum
Oyunun tek eksiği, bütün bu güzel çocukların da, Orhan Kemâl’in de dışında, çağımızdan, hele 1980’den sonra hepimize dayatılan, birikmiş bütün değerleri, kavramları ayaklar altına alıp üstünde tepinen anamalcı soyguncu düzensizlikten geliyordu: ne bizde, ne şu anlı şanlı, sözümona uygar Batı Avrupa ülkelerinde, günümüze; anamalcı tüketimin yarattığı, gittikçe dağ gibi büyüyen, sonunda hepimizi altına alıp yok edecek sorunlara değinen oyun yazılabiliyor. Ülkemin en yetenekli oyuncu-yönetmenleri, 50’lerin, 60’ların çağını çoktan doldurmuş, insanlara en küçük bir çıkış yolu gösteremeyen deli saçması oyunlarına sarılmak zorunda kalıyorlar.
Onların yanında, Orhan Kemâl’in temiz yürekli, şaşkın Murtaza’sı zemzemle yıkanmış gibi duruyor bir bakıma; ama sorunlarımız onun bilgisiz aktöresinden mi kaynaklanıyor? O da oyundaki, toplumdaki bütün insanlar gibi acınası bir kurban!
Bu küresel sıkışmaya, bunalıma bir tek Küba’da bir çözüm önerisi görebiliyorum; ama o da, bütün bu çıldırmış tüketim dünyası karşısında öylesine kırılgan ki! gücü, hepimizi iş işten geçmeden uyandırmaya yetmeyebilir; eh, bunun kusuru da güzelim Küba halkının, bilge Fidel’in olmaz elbet!
Berfin/Bahar. S.109. Mart 2007.
Mehmet Günyeli, bakıp görmesini, gördüğünü çarpıcı biçimde saptamayı çok iyi biliyor; İsa’nın doğumundan bilmem kaç yüzyıl olsa da, “insan üreme örgeniyle değil, beyniyle sevişir” diyebilmiş o büyük, her açıdan varsıl, ama acımasız sömürgeciliğin ve ataerkil zorbalığın pençesinde kıvranan ülkeyi, bin bir renkli insanlarını unutulmaz görüntülerle önümüze getirmiş, ayrıca kitabına almış. Sergiyi kaçırdınız elbet, ama Yaşasın Özgür Küba gibi bu görüntüleri özenli bir basımla sanatseverlere sunan Fotoğrafevi’nin bastığı kitabı kolayca edinip gittikçe kararan, karartılan dünyamızda dinlendirici düşsel-şiirsel bir yolculuğa çıkabilirsiniz.
Türkü sever misiniz? Sevgili Ruhi Su ile Sümeyra Çakır’ın “Almanya Acı Vatan” türküsünü dinlediniz mi? Dostum İsmet Arslan, Berfin Yayınları’nda, A. Metin Akpınar’ın onu çağrıştıran bir romanını bastı: Almanya Tatlı Vatan/ Yeşil Sermayenin Romanı. Tıpkı ağababaları Batılı anamalcı sömürücüler gibi, zaten onlarla el ele, suçortaklığı içinde çalışan din bezirgânlarının camilerden başlayarak her yerde zavallı sıradan insanları kandırıp paracıklarını yutuşlarını anlatmış Akpınar. Yüksek öğrenimini Amerika’da gördüğü hâlde yozlaşmamış, satılmamış bu halk çocuğu, tam bir bilgiişlemci gibi, en ince ayrıntılarıyla gözler önüne sermiş bugün de sürüp giden amansız soygunu. Güzelim Anadolu halkı günün birinde geçmişine, Atasına yakışan önderlere kavuşursa, okuyup ders ve önlem alsın diye.
İnsan Fidel Castro kadar tutarlı, kararlı bir önderse, geçende Küba Dostluk Derneği’nde izlediğimiz Fedil’li Anlar filminde dediği gibi, “düşmanları bile, nefret de etseler, saygı duyuyorlar” insana.
Ülkemiz de bu kuralın içinde elbet; canım Nâzım Hikmet’in eşsiz Havana Röportajı’ndaki deyişiyle, karşıtlarının “yerlisine de Yankisine de” diz çöktürmüş Fidel: aslında öğretisinin, kurduğu insanca düzenin çökmesi için efendileriyle birlikte elinden geleni yapan bir amca, A.D. basmış onunla ilgili en dürüst kitabı: İki Ses Bir Biyografi.
Kitabın yazarı İgnacio Ramonet en doğru yöntemi sezmiş, gidip Fidel’le tam 100 saat konuşmuş, sonra bunları kâğıda dökmüş. SSCB’nin büyük bir hovardalıkla harcadığı yeni dünya düzeni, yeni insan umudunu son 50 yılın büyük bölümünde tek başlarına diri tutan güzeller güzeli Küba halkıyla onun bilge önderinin dediklerini hemen okumalısınız elbet. Ben oradan birkaç önemli saydığım noktayı ele alayım şimdi.
Kendisinin de söylediği gibi, Fidel’in oluşumunda üç insanın çok büyük etkisi var: José Marti, Marx, Lenin.
Marti’den, hem Kübalı bağımsızlık savaşçısı olmayı öğrenmiş, hem de çocukluğunda ister istemez aldığı Hıristiyan eğitimini bütün insanlığı kapsayacak bir aktöre öğretisine dönüştürmeyi. Marti’nin şu güzel sözünü, o taş kafalı Oliver Stone’un filminde de bir kitaplığın önünde söylüyordu: “Dünyanın bütün görkemi, bir mısır tanesine sığar.” Başka bir ermişin, Saint-Exupéry’nin dediğini kusursuz anlayıp uygulamış: “Özlediğin insanı kendinde oluşturmaya başla!”
O da öyle yapmış; bütün dünyada, son olarak da Sovyetler Birliği’nde dünyayı değiştirmeye, daha adil, hakça bir düzen kurmaya girişen devrimcilerin yanlışları üzende uzun uzun düşünmüş; birtakım temel, can alıcı yanlışlar saptamış, ve daha Granma’ya binerken bunlardan kaçınmaya, tam tersini uygulamaya yemin etmiş: siyasal kavgaya, kurtuluş savaşına girişmişsen, halka da, kurulu düzenin paralı görevlilerine de diş bileme, zarar verme! Devrimciyim deyip kimsenin sırtına binme, kendini halka besletme! Yediğin ekmeğin, tavuğun parasını hemen, hem de fazlasıyla öde köylüne, halkına! Çarpışıp yendiğin, tutsak ettiğin subaylara erlere insanca davran, saygı göster; ceza vereceksen bile en azını ver, bir süre sonra da özgür bırak! Para bulmak için banka ya da kurum soyma! Anamalcı düzenin de, bugüne kadar gelmiş bütün zorba yönetimlerin de yapageldikleri gibi, işbaşındakileri yıpratmak üzere yıldırma eylemlerine, bombalamalara, öldürmelere girişme: bunlar kaşındakinden çok sana zarar verir, halktan destek isteyince bulamazsın!
Yine ta başından beri, Che ile, bütün devrimci arkadaşlarıyla birlikte, savaşırken yaraladıkları kurulu düzen askerlerine subaylarına kendi yandaşları kadar özen göstermiş, yaralarını sarmış, kimi zaman kendi ilâçlarını onlara bırakmışlar! Çok haklı olarak dediği gibi, bunun ödülünü de almışlar bol bol: o erlerin subayların pek çoğu sonra en inançlı devrim savaşçıları olmuş.
Yendiği Yunanlı komutana kılıcını geri veren, halkın yanılgıyla yere serdiği bayrağının üstünde yürütmekten özenle kaçınan Mustafa Kemâl gibi, topu topu iki üç bin kişiyle dize getirdiği 50 000 kişilik ordunun bozguna uğradıklarını kabul eden, daha çok kan dökülmemesi için kendisiyle görüşmeye gelen, öne sürülen, kabul ettiği üç koşulu yerine getirmeyen, gidip ABD elçisiyle görüşen generale bile ancak bir yıl hapis cezası verdiren, sonra bırakan, saygı gösteren Fidel, erdemlerin en büyüğünü, tutarlılık’ı önce kendisinde yaratıp uyguladığı için başarmış dünyanın ilk insanca, sevgiye dayalı toplumcu düzenini!
Bunu sezgiyle biliyordum; Küba’ya gidince, gözümle gördüm elimle tuttum; bu kitapsa bana bunun düşünsel, aktöresel temelini okuttu: anlatamayacağım kadar çok sevindim: asıp kesmeden, zorbalık yapmadan, kendinden başlayıp bir avuç seçkine ayrıcalık tanımadan gerçek toplumcu düzeni kurmak olasıymış!
Güzeller güzeli Fidel, 80 yılın yorgunluğuyla ortaya çıkan bağışıklık zayıflamasını da aşmak üzere olduğunu; hem televizyonda, hem Küba Derneği’nin sitesinde, Chavez’le oturup iki saat konuştuğunu, topladığını, yeteneklerinin geri geldiğini, dünya olayları konusunda yine çok çarpıcı sözler edip önerilerde bulunduğunu görüp okuyunca Sevil, Nilgün, ben, üçümüz de havalara uçtuk!
Anamalcı soygun düzeninin (daha doğrusu düzensizliğinin) temel özelliğini biliyorsunuz: kendi kusurlarını, göz göre göre her gün, her saniye yaptıklarını yeni bir düzen kurup yeni bir insan yaratmak isteyenlere yakıştırmak!
Küba’da öyle olmuş, hâlâ öyle: Devrim’den hemen sonra, bin bir güçlükle yetiştirilmiş 6 000 hekimin 3 000’i ABD’ye göçmüş; onca saldırıya, ambargoya, baltalamaya karşın, bugün Küba’da 70 000 hekim var; ve bunların büyük bölümü, çağrı gelse de gelmese de, gönüllü olarak, beş para almadan, tersine yiyeceğini de yanında götürerek dünyanın dört bir yanına koşuyor.
Anamalcı, ağzından düşmeyen töre aktöre sözlerine karşın, ancak alçak olabilir, alçaklık edebilir; Devrim’in başında, bütün o insanlıkdışı davranışlara bir de bile bile karaçalma eklemişler: Devrim çocuklarınızı alacak, Moskova’ya gönderecek, çektirip kıyma yaptıracak!
Biz de her gün sayısız örneğini görüyoruz: insanları bilimin ışında eğitmezsen, okutulmamış insancıklar doğru’ya değil yalan’a inanırlar: bu kuyruklu, zehirli yalan üzerine, tam 14 000 çocuk, anaları babaları tarafından ABD’ye kaçırılmış! Sözümona kısa bir süre sonra Devrim çökecek, çocuklar geri gelecek; ama çok şükür, Devrim 48 yıldır dimdik ayakta.
Daha önce değindim, sağlı sollu iki zorbanın, Batista ile Stalin’in yaptıklarından gereken dersi çıkaran Fidel ve arkadaşları dünyanın hiçbir yerine insanları zorla toplumcu yapmaya, oralarda yaşayan hakları tanklarla ezmeye asker göndermemişler; tam tersine, gözü doymaz anamalcı sömürücülerin saldırılarından korumak üzere Angola’ya, Cezayir’e, Namibya’ya yüz binlerce gönüllü, donanım göndermişler, bağımsızlık uğruna oradakilerle birlikte kanlarını akıtmış, can vermişler. Binlerce yılın ataerkil çürümüşlüğünü aşmak istiyorsanız, başka yolu yoktur.
Şaşkın Sovyetler de çöktükten sonra, dört bir yandan, 365 gün üstünüze gelen, canınızı almaya yemin etmiş saldıralar arasında toplumcu düzeni ayakta tutmanın ne denli zor olduğunu kestirmemiz sanırım olanaksızdır; bunun da tek çaresinin eğitim olduğunu çok iyi görmüş, bütün olanaksızlıklara yoksunluklara karşın eğitimi, hem de ömürboyu eğitimi sürdürmüşler, sürdürüyorlar. Değişen koşullardan ötürü bir üretim alanını daraltmak, değiştirmek, oralarda çalışanları başka alanlara kaydırmak mı gerekiyor? Çözüm, bu insanları hızla yeniden eğitmek, onlara yeni hünerler kazandırmaktan geçer.
İgnacio Ramonet, belki kendi adına, belki yaşadığı anamalcı küre adına, durmadan soruyor Fidel’e, özgür (?) seçimlere ne zaman geçecek, basın özgürlüğünü ne zaman tanıyacaksınız diye. O da bıkıp usanmadan, karşıdevrimcilerin seçimle gelip kurulmuş düzeni yıkmaya hakları olamaz! Gazetelerle, televizyonlarla insanların beyinlerini yıkayıp göremez düşünemez anlayamaz zavallı yaratıklara dönüştürdükten sonra hadi buyurun istediğiniz bütün zehirleri özgürce saçabilirsiniz denmesini bekleyemezsiniz!
Sözün kısası, 1492’den beri amansızca sürdürülen yağma, yıkım, Fidel’le güzelim Küba halkının verdikleri özverili savaşın sonunda adım adım gerilemekte;yaratılan örnek, elbette sayısız engel ve sıkıntı içinde, yavaş yavaş bütün Güney Amerika’ya yayılmakta ve bütün insanlığa gerçek insanca düzenin ne olması gerektiğini göstermekte.
İrem Erkaya, Kocamustafapaşa’daki Semaver Kumpanyası’nın oynadığı Murtaza’ya çağırdı beni; Pazar günü gidip izledim. Sevgili Orhan Kemâl’in ünlü yapıtını sahneye Günay Ertekin başarıyla uyarlamış; usta yönetmen Işıl Kasapoğlu, Bülent Emin Yarar’la birlikte sahneye koymuş. Sahne bezemini bir başka usta tasarlamış: Metin Deniz. Müziği, Nejat Yavaşoğulları’nın. Giysileri Muâlla Erkut tasarlamış. Dramaturg, Yavuz Pekman ile Günay Ertekin. Işık da, Sema Öztaş ile Zeyno Sürek’in emeği.
Oyunun tasarlanışı, sahneye konuşu, danslar, şarkılar, her şey yerli yerinde, ustaca, coşkulu; salonun açılmasını beklerken o yörede oturan kızlı oğlanlı gençler doluşmuş, bağrışa çığrışa yaşıyorlardı; onların bu taşkınlğına görünce, doğrusu, oyun adına epey korktum, eyvah dedim içimden, bunlar Orhan Kemâl’in acılı, gerçek dünyasına giremeyecek, emek verenlerin tadını kaçıracaklar. Hiç de öyle olmadı; gençler, araya karışmış öğretmen hanımlar kadar büyük olgunluk ve merakla izlediler oyunu, ve bitince ayakta alkışladılar, avaz avaz bağırdılar, ıslık çaldılar. Öyle sevindim ki!
Fulya Aksular, Sibel Altan, Melis Şeşen, Sarp Aydınoğlu, Tansu Biçer, Asil Büyüközçelik, Aylin Çalap, Banû Çiçek, Fatih Akdoğdu, Bülent Çukurcuma, Özlem Durmaz, İrem Erkaya, Gülin Kılıçay, Serhan Keskin, Ahmet Kaynak, Serap Maytaş, Ümit Ferit, Ali Savaşçı sözün tam anlamıyla canla başla canlandırdılar Orhan Kemâl’in dünyasını.
Fatih Aydoğdu, Melis Şeşen, Sibel Altan, Gülin Kılıçay, Serdar Keskin ayrıca müziği de üstlenmişlerdi; ve bütün topluluk büyük bir coşkuyla şarkıları söyleyip dansları etti.
Tiyatro Pera’daki Nesrin Kazankaya’nın oyunlarından beri, ilk kez bu kadar inaçlı, saygılı bir oyun gördüm, ve dediğim gibi, çok mutlu oldum
Oyunun tek eksiği, bütün bu güzel çocukların da, Orhan Kemâl’in de dışında, çağımızdan, hele 1980’den sonra hepimize dayatılan, birikmiş bütün değerleri, kavramları ayaklar altına alıp üstünde tepinen anamalcı soyguncu düzensizlikten geliyordu: ne bizde, ne şu anlı şanlı, sözümona uygar Batı Avrupa ülkelerinde, günümüze; anamalcı tüketimin yarattığı, gittikçe dağ gibi büyüyen, sonunda hepimizi altına alıp yok edecek sorunlara değinen oyun yazılabiliyor. Ülkemin en yetenekli oyuncu-yönetmenleri, 50’lerin, 60’ların çağını çoktan doldurmuş, insanlara en küçük bir çıkış yolu gösteremeyen deli saçması oyunlarına sarılmak zorunda kalıyorlar.
Onların yanında, Orhan Kemâl’in temiz yürekli, şaşkın Murtaza’sı zemzemle yıkanmış gibi duruyor bir bakıma; ama sorunlarımız onun bilgisiz aktöresinden mi kaynaklanıyor? O da oyundaki, toplumdaki bütün insanlar gibi acınası bir kurban!
Bu küresel sıkışmaya, bunalıma bir tek Küba’da bir çözüm önerisi görebiliyorum; ama o da, bütün bu çıldırmış tüketim dünyası karşısında öylesine kırılgan ki! gücü, hepimizi iş işten geçmeden uyandırmaya yetmeyebilir; eh, bunun kusuru da güzelim Küba halkının, bilge Fidel’in olmaz elbet!
Berfin/Bahar. S.109. Mart 2007.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
