1 Mart 2008 Cumartesi

KÜBA’DA SEÇİM VE EĞİTİM

20 Ocak’ta, Küba’da, 1976 yılından beri yapılan seçimlerin yedincisi gerçekleştirildi; ne var bunda, bizde bilmem kaçıncısı yapılıyor? Demeyin sakın. Çünkü Küba’daki seçimler gerçek halk yönetiminin nasıl olması gerektiğini gösteriyor. Şimdi onun ana çizgilerini anımsatalım:
“Küba’da halk, Belediye Meclisi seçimlerinde doğrudan kendisi aday gösterebiliyor; Eyalet Meclisi ve Milletvekili seçimlerindeyse bu işi Belediye Meclisi Delegeleri yapıyor. Belli başlı Kitlesel-Sivil Toplum Örgütleri, CTC,CDR, FMC,ANAP, FEU, FEEM kurultaylarında saptadıkları adayları seçilmek üzere önerebiliyor.
*Küba Komünist Partisi ne aday gösterebiliyor, önerebiliyor, destekleyebiliyor, ne de seçimlerde kendisini öne çıkarabiliyor.
*Seçmen kaydı ücretsiz, halka açık, kendiliğinden. Bu listeler halkın kolayca ulaşabileceği yerlerde asılıp gösteriliyor.
* Seçilenler görevlerinden alınabiliyor, yaptıklarından dolayı seçmenlere hesap vermekle yükümlü.
*Hiçbir aday seçilmek için kampanya yürütemiyor, ne oy isteyebiliyor, ne de kendini tanıtmak üzere beş kuruş harcayabiliyor; bütün seçim giderlerini devlet karşılıyor.
* Oy sayımı halka açık, öyle de yapılıyor.
* Halk Gücü Eyalet Meclisi delegeleriyle milletvekillerinin %50’si, aynı zamanda Halk Gücü Belediye Meclisi delegesi de olabiliyor.
* Eyalet ya da Belediye Meclisi’nde başkan, başkan yardımcısı görevlerine getirilen milletvekillerinin; Halk Gücü Meclisi’ndeyse Sürekli Çalışma Yarkurulları’nda görevlendirilenlerin dışında, hiç kimse halkı temsil ederken aylık almıyor. Bu, bütünüyle gönüllü bir görev; dolayısıyla Küba’da ömür boyu Belediye ya da Eyalet Meclisi üyeliği ömür boyu süren bir uğraş değil.
*Halkın siyasal-toplumsal erke katılışı seçimle bitmiyor; toplumsal yaşamın her alanında, Sivil Toplum Örgütleri’nin bütün etkinliklerinde, Halk Gücü organlarının alacağı kararlarda kendini gösteriyor.
*Oy kullanmak zorunlu değil, isteğe bağlı; buna karşın 1976’dan beri en düşük katılım % 95,2, en yüksek katılımsa % 98,7 olmuştur.
* Milletvekili ya da Delege olabilmek için geçerli oyların % 50’sini almak gereklidir.”
Bizdeki, daha doğrusu ABD’nin, anamalcı düzensizliğin pençesinde kıvrananlardan seçimlerin nasıl yapıldığını, yaşandığını hepiniz biliyorsunuz; üstelik şimdi çok daha kolayını buldular bilgisayar aracılığıyla: seçime kaç kişi katılsa, kaçı nereye oy verirse versin, önceden saptanan oy oranları bilgisayarın ( daha doğrusu saymazın) istediği gibi oluyor. Sonra milyonlar kuzu kuzu bu sonuca göre yaşayıp acı çekiyor, ölüyor.
Küba’nın güzelim halkı, Fidel Castro ve arkadaşlarının öncülüğünde, bu sağlam, sağlıklı yola 1959’da girebilmiş; kesintisiz bunca yıl başarıyla uygulamış; şimdi insanlık tarihinin en kendini beğenmiş, en acımasız saldırganına karşı çelik gibi ayakta.
26 Ocak, Küba’nın düşünsel-kuramsal-inançsal önderi sayılan José Marti’nin doğum yıldönümüydü; adını taşıyan İstanbul Küba Dostluk Derneği’nde bir etkinlik düzenlendi. Küba Büyükelçiliği Genel Yazmanı Alejandro Simancas kısa bir konuşma yaptı; Marti’nin kısa, onurlu yaşamını özetledi. 1949’da, kurtuluştan on yıl önce, Amerikan donanmasıyla Havana’ya gelen, bütün dünyayla birlikte İstanbul halkının da yakından tanıdığı şımarık denizciler Marti’nin ünlü yontusuna saygısızlık ediyor, tepesine çıkıp olmadık pozlar veriyorlar; ama aralarında Fidel’in de bulunduğu üniversite gençliği ânında en sert tepkiyi gösteriyor, denizcileri Küba polisi ellerinden zor kurtarıyor. Sonra iki ülke arasında pazarlıklar, bu aşağılık suçu işleyenler Küba’da mı yargılansın, ABD’de mi? O günlerde ülkenin başında düzmece seçimlerle işbaşına getirilmiş koşulsuz bir Amerikan uşağı var; ama halkın, gençlerin tepkisi, öfkesi öyle büyük ki, anlı şanlı büyükelçi gelip hem de anıtın önünde Küba halkından özür dilemek zorunda kalıyor.
Bu çarpıcı olayın kısa belgeselini de gösterdiler; bayıldık elbet.
Ardından, geçen yıl da Dernek’de Küba’da eğitimi anlatmış olan Selcan Çınar Önal geldi karşımıza; ve on bin yıllık ataerkil, birkaç yüzyıllık anamalcı düzensizliği aşmak, yerine pırıl pırıl yeni bir düzen kurmak isteyenlerin kaçınılmaz biçimde uygulamaları gereken yeni insan yetiştirip eğitmeyi bir kez daha özetledi.
Küba, insanlığın en büyük sorununu, üretimden elde edilen artı değerin paylaşımını kökten çözmüş mutlu bir ülke; biriken talan edilmiyor, yeniden toplumun mutlu yaşamasına yatırılıyor; bunun başında elbet eğitim öğretim geliyor: Küba’da zorunlu eğitim 9 yıl; ama öncesi çok daha önemli; anneler bütün toplum gibi kesin toplumsal güvenlik içinde, gebe kalınca, tam 1 yıl paralı izinleri var; çocuklar tam donanımlı bakımevlerinde hekim denetiminde doğuyor. 6 yaşına gelene dek her sabah kapılarına bir litre taze, hormonsuz süt bırakılıyor.
11 yaşına gelen her çocuk, yılda 2 ay toplumsal üretime katılıyor – hey gidi Köy Enstitüleri hey! Orada bu çok daha kökten çözülmüştü, eğitimin her aşamasında çocuk üretimin içindeydi, kendi okulunu sırasını her şeyini kendisi yapıyordu, suyunu kendisi getiriyor, yapısını kendi dikiyordu. Ama bu ne korkunç devrim! Gelmiş geçmiş bütün öğretilerden çok daha köktendi. Elbette kökü kazındı, hem de Cumhuriyeti kurtarıp kuranların eliyle!
Zorunlu eğitimin sonunda belli bir dala yönelimi varsa, yüksek öğrenime geçiyor, yoksa toplumsal üretime katılıyor; bir süre çalışıyor, mutlu=verimli değilse, işi değiştiriliyor; ikinci işte de mutsuzluğu sürerse, “gel kardeşim, senin daha çok bilgiye gereksinmen var,” deyip yüksek öğrenimine gönderiliyor. Sarkacın öbür ucunda, bütün tutukevlerindeki insanları kurtarmak üzere, tam 14 cezaevinde açık yüksek öğretim var. Ee, ölümden bile para kazanmayı silip atmışsan, elbet böyle yanaşıyorsun yurttaşlarına: suç işleyen canavar değil, hastadır; öyleyse bakılıp eğitilmesi, sevilmesi gerekir.
Çağrı Kınık’ın hazırladığı, Nâzım’ın ünlü şiirini şiirsel bir anlatımla görselleştiren Havana Röportajı’ında bir sahne vardı; topu topu 10 kişilik bir sınıf, tahtada öğretmen anlatıyor, arkası bize dönük öğrencilerin hepsinin eli havada, “ben söyleyeyim öğretmenim!” diyerek; kısacık bir sahne, ama her şeyi açık seçik anlatıyor: öğrenme , yaşama sevinci bütün bireylerin canında!
Bütün insan kardeşlerine bir lokma bir hırkayla, ama alabildiğine mutlu, sevinçli, verimli yaşamanın canlı örneğini gösteren güzelim Küba halkına, bilge yöneticilerine yürekten alkış!
*
O günkü anmada yeni dostlar kazandık; bunlar arasında Alajendro’ya çevirmenlik yapan Ulvi İçil de vardı.
Ulvi, arkadaşı Esra Karaköse ile el ele, Küba’nın büyük önderi José Marti’nin çok yönlü üretiminden Küba Çocuk Tiyatrosu Kumpanyası için yazdığı Küçük Arı Kovanı adlı bir derleme yapıp çevirmişler; Yazılama Yayınevi de basmış.
Kitabın arka kapağgından birkaç satır paylaşalım:
“Yaşamın bu erken evresinde tiyatro çok yararlı olabileceği gibi çok zararlı da olabilir. Çok dikkatli davranmak gerekir… Bizim ilk gösterimiz , beş bin kişi önünde, Karl Maks Tiyatrosu’nda gerçekleşti, o büyük tiyatroda daha sonra yirmi beş kez oynadık. Çocuk; bütün o çalışmaların sonucunu yaklaşık bir saatte sergiledikten sonra, çoğu zaman ayağa fırlamış, alabildiğine doyumlu, gülen, coşmuş insandan o etkileyici alkışı aldıktan sonra, her sanatçının yaşadığı gibi, kendini beğenme ısıölçerindeki hızlı yükselmeden kaçınamaz; bu, kimi zaman, denetimi dışına taşabilir,özellikle de çocuk ertesi gün okula dönünce ve kendini sınıf arkadaşlarından ‘ayrı’ duyumsamaya başladığında… Küçük Arı Kovanı işte öncelikle bunu engelleme amacını güder. Camila bugün ‘Küçük Hamamböceği’ olabilir, yarınsa korodaki yirmi birinci arı olacaktır, ertesi gün makyajcıdır ya da perdenin arkasında durup öbürlerini yüreklendirecektir.
‘Mini diva’lar ya da ‘yıldızcıklar’ yaratmamaya büyük özen göstermekteyiz. Ruhbilimciler, bizi ‘mini diva’ların ya da ‘yıldızcıklar’ın kişiliklerinde geri dönüşü olmayan, onulmaz yaralar açılabileceği konusunda bizi uyarmaktadır.
Küçük Arı Kovanı’nda ‘aktöresel eğitim’ ilk sıradadır, ‘güzelduyusal(esteki)eğitime’ öncülük eder. Daha önce de çocuk oyuncu yetiştirme hevesinde olmadığımızı belirtmiştik; nitekim, topluluğumuzda yetişen çocukların büyük çoğunluğu uğraş olarak sanatı seçmemiştir. Biz sanatı bir araç olarak kullanmak istiyoruz. Dayanışma, karşılıklı saygı, sıkıdüzen, iyilik etme gibi insan değerlerinin çocuklarımızda kök salmasını sağlamada tiyatro ve toplu çalışma en etkili araçtır.”
Görüyor musunuz sömürüyü ortadan kaldırmış, artıdeğerin bütün toplumun, giderek dünyamızın en akılcı biçimde yaşamasına yatırmaya başlamış bir ulus yarının fidanlarını nasıl yetiştiriyor? Bu toplumdan artık soyguncu, talancı, yalancı dolancı, silah-uyuşturucu üretici ve satıcısı çıkar mı?
Darısı bütün öbür ülkelerin başına!
*
Çalışkan dostum Sezgin Kızılçelik basılmış üç kitabını gönderdi: Batı Sosyolojisini yeniden düşünmek: Marx’ın Sosyolojisi; Cilt 2: Burjuva Sosyolojisi; Sosyoloji Tarihi 1:İbni Haldun, Maciavelli, Montesquieu ve Rousseau’nun Sosyal Teorileri.
Adları, ne kadar temel yapıtlar olduklarını gösteriyor; daha önceki kitapları gibi Anı yayıncılık basmış; hemen edinin
Aynı ölçüde bir öbek ilginç yapıt da Berfin yayınlarıt’ndan geldi.
Ahmet Türkay’ın, Seher Gitti adlı romanı; İnci Barbaros Güzel’in anısal anlatısı Bir Yaşamdan; Ufuk Somer’in “iki Mülkiyelinin Öyküsü”:Gitme Zamanı adlı anıları; Veysel Boğatepe’nin Zarfsız Mektuplar adıyla basılmış denemeleri, sonra üç şiir kitabı: Ahmet Selçuk İlhan’ın Gitmeler Ban Kaldı’sı; Veysel Otunç’un Amansız Bir Aşk’ı; Resul Üstün’ün Deşifre Eke Yalnızlığımı’sı.
Bir başka can dostum, Mustafa Yıldırım o titiz incelemelerinin yatıştıramadığı çığlıklarını şiire dökmüş, basmış, gönderdi: Yürekler Kör.
Ondan bir şiiri paylaşalım:
DÜŞLERDE KALAN

Gel gönül gezelim
elin yüreği taş olmuş
karanlıktayız dost eline hasret
gün yordamınca yaşanmalı
adım üstüne adım dizelim.

Gel gönül gezelim
mahpus duvarlarında sesimiz
umuda yoldaş ranza gıcırtısı
suskun kalplere ilâç olur dizemiz
kırlangıçlara el edelim

Gel gönül gezelim
sökerek doğruyu anılardan
damıtalım iyi gözyaşlarından
biriken kana aldırmadan
kinimizi öldürüp gidelim

Gel gönül gezelim
yanarak geçen günlere
birazcık da yıllara
kapılmadan koyu karanlığa
gecikmeden kendimize gelelim

Gel gönül gezelim
anlık duygulardan koparak
için için yansın ateşimiz
aklımızı öne alarak
o eski şiiri yeniden ezelim.

Berfin/Bahar. S.121, Mart 2008.

1 Ocak 2008 Salı

CENGİZ ÖZAKINCI

Sevgili Cengiz Özakıncı’yı ilkin, Payel Yayınevi’ nin bastığı Dil ve Din ile tanıdım; adından anlaşılacağı üzere, dilden yola çıkarak dinin kökenlerine, aralarındaki sıkı bağlara eğiliyordu. Yapıtı dördüncü basımından sonra kendi yayınevi Otopsi’de yayınladı, geçen gün bana Kasım 2007’de 8. basımı yapılan kitabı yolladı. Doğal olarak üzerinde çalışmış, ilk basımın neredeyse iki katına çıkarmış, adına da küçük bir ekleme yapmış; “Kûr’anı Doğru Anlamak”. Kutsal Kitap’tan bir alıntıyı da önkapağa koymuş:
“Özlü, soylu, sağlam bir söz; toprağa kök salmış, dalları göğe uzanan, sağlam bir ağaç gibidir: Türetici’nin bilgisiyle her çağda ürün verir…Özürlü, bozuk, çürük bir söz, köksüz bir ağaç gibidir; toprağın yüzeyinde savrulup durur; yoktur onun yerleşecek yuvası..(Kûr’an: İbrahim Suresi/24.,25.,26.âyetler).
Bundan daha doğru, güzel söylenmiş söz olur mu? Bütün sorun, bu altın sözü hangi toplumun, hangi bireyin, hangi amaçla kullanacağında: o, dünyayı yaşanır kılmaya, insanlar arasında barış oluşturup sürdürmeye mi, yoksa amipten file, bize kadar canlı cansız bütün varlıkların iliğini kemiğini sömürmeye, bir avuç delinin cebini doldurmaya mı yarayacak?
Sözü uzatmayayım, hemen edinin bu temel yapıtı.
Çalışkan dostum öyle bir kitapla yetinir mi? Gönderdiği ikinci yapıt, en az bunun kadar ilginç, asal: Derin Yahudi/Siyon-Türk Zelda. Bunun üst başlığı “Musevi Tarihinde Bin Yıllık Türk Damgası”; alt başlığıysa: “ Haçlı Emperyalizminin Musevi Kılavuzları/Türk Kökenli Siyonlar ve İsrail.”
Kitabın başlığı size yine yeterince şey anlatıyor olmalı. Onun da arka kapağından kısa bir alıntı yapayım:
“Türkiye’de kimi Türkleri ‘İbrani-Yahudi kökenli Sabetaycılar’ olarak damgalayan yayınlarla Kürtleri İbrani kökenli Yahudiler olarak gösteren yayınlar aynı amaçla tek odaktan mı yürütülüyor? Kürtleri Sabetaycı diye damgalamakta kullanılan ‘adbilim’ yöntemi, dünyadaki Musevilerin soyadlarına uygulandığında, Musevilerin çoğunluğunun Hazar kökenli Türk olduğu gerçeği nasıl ortaya çıkıyor?”
Okuduğunuz gibi, söylencelerin, söylentilerin, masalların aslını aramaya giriştiğinizde karşınıza çok çarpıcı, yalın olgular çıkıyor; yüreğiniz, bilinciniz kaldırıyorsa, alıp düşünme, davranma dizgenizi katıyorsunuz. Cengiz Özakıncı bu konuda bulunmaz bir kılavuz.
Yine Otopsi’de bastığı bu inceleme de 7. basıma ulaşmış.
Üçüncü araştırma da aynı ölçüde sarsıcı, uyarıcı: Euro-Dolar Savaşı/ Yeni-İşgalcilerin İçyüzü Perde Arkası ve Amerikan İmparatorluğunun Sonu.
Kısa, önemli bir alıntı da ondan:
“…Euro-Dolar Savaşı, Cengiz Özakıncı’nın Türkiye’nin bor ve toryum yüzünden işgale uğrayabileceği görüşünü daha 2003’te ortaya koyduğu ilk kitaptır. Yenilmez, yıkılmaz, başaçıkılmaz olarak gösterilen ABD Emperyalizminin, petrol üreticisi İslâm ülkelerinin bir hamlesiyle çökecek en zayıf noktasını gözler önüne seren Euro-Dolar Savaşı, Amerikan güdümlü Türk medyası tarafından inatla gizleniyor.”
Siz bu giz perdesini yırtıp atmak istiyorsanız, hemen alın bu vazgeçilmez incelemeyi.
Bunların dışında, üç de yazın,anlatı-deneme türü yayınını göndermiş: Nilgün Belgün’le ortaklaşa kaleme aldıkları Düet ve Düello/Bir kadın-Bir erkek. Tek başına hazırladığı Münevver ile Neveser.
Ne denebilir? Yürekten alkış.
Yurdumuzun yakın geçmişiyle, geleceğiyle ilgili bir başka temel inceleme de yeminli mali müşavir Hüseyin Perviz Pur’dan geldi: Varlık Vergisi ve Azınlıklar.
Lozan kahramanı (?) İsmet Paşa ve arkadaşlarının 1942’de çıkarıp uyguladıkları, tartışması bir türlü kapanmayan bu yara, “Varlık Vergisi” konusunda en yetkili kişilerden biri, Hüseyin Perviz Pur daha kitabın arka kapağında bakın ne diyor:
“1942 Varlık Vergisi’ne benzer bir uygulama, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik, mali ve idari yapılarında hiçbir zaman yer almamıştı. Özellikle Kurtuluş Savaşı’nı cebindeki son maaşı ile başlatan ve maddi kaynağa en fazla ihtiyacı olan Mustafa Kemâl Paşa, vergiye ve mükelleflere daima hassas davranmıştı. Kurtuluş Savaşı’ndaki harcamaları karşılamak amacıyla vergi kanunlarının Kurucu Meclis’in onayını alarak uygulaması, gelecekte oluşacak yönetimin demokratik modelini belirlemişti.”
Devlete’e, yürütmeye, halka iki ayrı bakışı burada açıkça görüyoruz yeniden: ne denli yetenekli, güçlü olursa olsun, her adımını halka, onun gönüllü onayına dayandıran sahici önderlerin bakışı ile, ürkek, kişiliksiz, hele şu Batı denen masalı gözünde de gönlünde de göklere çıkaran zavallı, ama halkına karşı acımasız, yasa tanımaz insancıkların bakışı ve uygulaması.
Bütün dünya ülkelerine birer Atatürk, birer Fidel gerekiyor kurtulabilmemiz için.
Güzelim Atatürk Cumhuriyeti’nin temelini oyan, kanını canını boşa akıtan o korkunç yanlışın ayrıntılarını öğrenmek istiyorsanız, bu değerli inceleme Eren Yayıncılık basımıyla sizleri bekliyor.
Bir paket de Çınar Yayınları’ndan geldi; ilk kitap Sevgi Özel’in, Yıldızlar mı Suçluydu? adlı yaşanmış olayları anlatan öyküsü; Özel bu yapıtında, ünlü Körfez Sarsıntısı sırasında çekilen acıları dile getirmiş.Ondan da kısa bir alıntı yapayım:
“Haftalarca ölüm haberleri aldık; çocuklar ortada kaldı; çerden-çöpten, tenekeden barınaklar için gözyaşı döküldü. Evler, dükkânlar yağmalandı; ölüler soyuldu. Bizimkiler kaplumbağa hızıyla devinirken, elin adamı uzaklardan ekmeği soğutmadan getirdi. Bölgeyle birlikte Devlet örgütü de sallanmıştı aslında. Yetkililer, hazırlıksız yakalandık, diyordu; ama burası, kuyruğuna basılan bir yılan gibi tepki veren ‘fayların’ birbirine dolandığı bir ülkeydi. Daha önce de çok acı yaşanmıştı. Bu kez başkaydı. Bir daha yaşanmayacağının da güvencesi yoktu. Bu kez de ‘Ölenlere rahmet, kabanlara sabır’la yetinmeli miydik? Bu yıkımın suçlusu yok muydu? O değil, bu değil…Erişemeyeceğimiz kadar uzaktaki yıldızlar mıydı suçlu? Benimse tek bir amacım vardı; hiçbir şey belleklerde tozlanmamalı, yazılmalıydı. Bunu sıradan bir anlatı sayan; yazınsal kaygı taşınmadan oluştuğunu düşünen çıkacaktır. Kim ne düşünürse düşünsün, umurumda değil. Edebiyatın işlevlerindendi yapmak istediğim. Unutturmamak…
Yazdıklarım önce bu yıkımı yaşayanların, yanı sıra benim isyanımdır! Bu isyan ne yazınsal tartıya vurulabilir, ne başka türlü yargılanabilir! O kadar!”
Daha başka söz gerekir mi?
İkinci çalışma, Aydın Ilgaz’ın, sevgili babasının ünlü yapıtını ele alan incelemesi, Sınıf’ın Efsanesi. 1944 yılında basılan Sınıf adlı şiir kitabının sonra hangi çilelerden, serüvenlerden geçip Hababam Sınıfı’na dönüştüğünü anlatmış Aydın. Kitaptan yola çıkılarak hazırlanmış filmden görüntülerin, o konuda yazılmış yazıların yer aldığı belgesel bir çalışma.
Üçüncü kitap, 1971-1980 Amerikancı darbeleri sırasında ülkemizin yaşadığı acılara tanıklık eden çok önemli bir belge: Yaşamda ve Yargıda Devrimci Duruş:Halit Çelenk.
Rona Aybay-Ümit Altaş ikilisi, o yılların çilesini çekmiş insanlardan 70’inin büyük hukuk savaşçısı için düşünüp dile getirdiklerini derlemişler. Kitap en iyi kâğıda basılmış, Büyük Usta’nın yaşamından çeşitli görüntülerle bezenmiş; meraklısı için gerçek bir hazine. Ben bu tanıklıklardan sevgili dostum Fakir Baykurt’unkinden küçük bir alıntı yapayım:
“Halit Çelenk, Bükülmes Bir Savunman.
Halit Çelenk’le dostluk, yaşamı güzelleştiren olaylardandır. Konuşmak kadar dinlemeyi de iyi bilir, gülmece duygusu vardır, şiir okumayı, hem de dinlemeyi sever, özverilidir, merttir hepsinden önce, işinin ustasıdır. Kusurları da kendine göre güzeldir.
Türkiye’de, seçimle ya da atamayla gelen cumhurbaşkanlarına bakıp, yağmayacak yağmura âmin der gibi ben de adaylarımı öne sürerim içimden. Bunların ilki Vedat Günyol’du. Ne yapayım, seçilemedi. Cemâl Süreya Atuf Kansu’yu önerdi. Hay Allah; bunu ben neden düşünemedim diye üzüldüm, onu da destekledim. Sonra o makama savunman Halit Çelenk’i uygun gördüm.(…)
Madem adları aklımdan geçirdim, açılmamam gerekir; neden Halit Çelenk örneğin? Halit Çelenk ekmeği, gülü, eti, sütü, tatlıları yalnız yukarıdaki mutlu azınlığa değil, ulusun bütününe bölüştürmeye dikkat edecek insandır.Halkın sağlığına, halkın eğitimine, onların öğretmelerine, gözbebeğimiz gençlere, ağzı var dili yok kadınlarımıza, esnafa, darda kalmışa, işçiye, çiftçiye, askere, başıbozuğa gerekli özeni gösterecek insandır. Onun döneminde adaletsiz işlem olmaz. Yalnız yoksul hırsızlar değil, asıl büyük hırsızlar da cezalanır, cezalardan doğacak ıslah ve ibret ile toplum düzelir. Şehirler bu derece hesapsız doldurulmaz, köylüler düşmanca söndürülmez. Göğsünde sevmeyi, acımayı gerçekten bilen bir yüreği vardır. Halit Çelenk, benim bu derece güvendiğim insan, bir hukukçudur. Bu özellikleriyle onun cumhurbaşkanlığı halkın tarihinde altın dönem olur.*
Sevgili dostum Halûk Tarcan’dan ard arda iletiler geldi; zavallı aşağılık Amerikalılar, dünyaya egemen olabilme (?) yolundaki en büyük engel saydıkları Türkleri çökertmek, en büyük silahları olan düşünsel dirençlerini kırmak üzere, 2007 yılı başından beri üniversiteleri aracılığıyla ve elbet paralı-gönüllü devşirme Türkler(!) eliyle yeni bir saldırıya geçmişler: “Anadolu’da Türk ve Türk uygarlığı diye bir şey yoktur; Türklük, topu topu 200 yıllık bir Türk uydurmasıdır!”
Geçenlerde Bakû’da toplanan Konferans’ta da bu yalanı, hem de bilimsel bulgularla(?) kanıtlayıp özellikle Türk kökenli ulusların beynine çakmayı sürdürmüşler. Sanırım bir ara bir zıpır çıkıp ben hastayım, gönüllü kan bağışı istiyorum demişti ya, o çağrıya koşan temiz yürekli Türklerden aldıkları kan örneklerini çözümleyerek şu sonuca varmışlar güya: Anadolu’da yaşayanların en çok %10 ya da 15’i Türk kökenledir!
Eh bunu bilimsel(!) olarak buldunuz mu, gerisi kolay elbet: bir araştırma daha yaparsınız, seçtiğiniz birilerinin oranının (Kürtlerin, Ermenilerin, Yahudilerin) %50-55 olduğunu saptayıverirsiniz, tamam. Zaten özellikle sınır ve kıyı bölgelerindeki silahla alamadığınız toprakları dolarla ele geçirdiğinize göre, üstüne bu bilimsel bulguyu da koydunuz mu, olmayan Türkleri Anadolu’dan söküp atmak çocuk oyuncağı oluverir.
Nitekim, yine kendi yaptıkları, ama böyle çarpıtılmamış araştırmalar Etrüsklerin kanında %97 oranında, Aborijinlerinkinde de %99 oranında Türk DNA’sı buldular.
Ancak, diyor sevgili Halûk Tarcan,, bir ulusun, bir uygarlığın kökenini saptamada DNA tek başına belirleyici olamaz; asıl önemli olan, ele alınan topluluğun, halkın yaşadığı yerde bıraktığı silinmez izler, kaya resimleri, yazıtlardır. Bunlarsa, hem dünyanın hem Anadolu’nun sayısız yerinde yazıyı ilk bulanların Ön-Türkler olduğunu tartışma götürmez biçimde kanıtlamaktadır, hem de binlerce yıldır.
Nitekim, 16 Aralık Pazar günü, Ulusal Kanal’daki Gazeteci adlı izlencede, Füsun İkikardeş’in sorularını yanıtlamak üzere, önceden getirdiği çizimleri, belgeleri göstererek Türklerin, Batılı kafa karıştırıcıların, Ekrem Akurgal gibi gönüllü devşirmeleri de kullanarak öne sürdükleri gibi ancak İS 1071’de değil, İÖ 13 000’de Anadolu’ya geldiklerini kanıtladı. Ersin Alok’un, Ali Rıza Bilginer’in Sat ve Cilo dağlarında çektikleri kaya resimleri, Servet Somuncuoğlu ve arkadaşlarının Orta Asya’dan başlayıp Anadolu’ya dek uzanan geniş alanda görüntülediği resimler, yazıtlar Tarcan’ın dediklerini su götürmez biçimde doğruluyordu.
Ama bütün bu bulgular, kanıtlar sömürgeci asalak Batılıya sökmez; onlar hangi yolu yöntemi uygulayacaklarını çoktan saptamışlar: Lafontaine’in Kurtla Kuzu Meseli. Dolayısıyla, su kurttan kuzuya doğru da aksa, kuzudur suyu bulandıran!
Dolayısıyla iş kalıyor, başta Türkler, bütün dünyanın ezilen sömürülen kandırılan uluslarının yeniden birer Atatürk, Fidel, Chavez çıkarıp bu alçak oyunu bozmalarına. Üstelik, şimdiki tutumlarıyla kendilerini de doğruca cehenneme koşturan bu şaşkın, sersem Batılıları da bu kez gerçekten kurtarmak üzere!
Can dostlarımdan Saim Bugay¸ yaklaşık bir yıldır sağlık sorunuyla boğuşuyormuş; ama beyni üretimini sürdürmüş; ahşap yontularını Kare Galerisi’nde sergiledi. Her zamanki gibi, ince alayla ustalığın kaynaştırıldığı temiz, titiz çalışmalar. Yontular bu kez ikili, bir kitleden kopmuş, izlerini onda bırakmış, onun şurasına burasına yerleşmişler.
Sanatın, sanatçının, dahası insanın hiçe sayıldığı; binlerce yıllık uygarlık birikimlerinin bir anda yok edildiği şu acılı dönemde hâlâ sanatsal üretimde bulunabilmek de, bu ender ürünleri sergilemeyi göze almak da tam anlamıyla kahramanlık; o yüzden sevgili Saim Bugay’ı da, Kare’nin yaşatıcısı Fatoş’u da yürekten alkışlıyorum.
Hadi gelin sözümüzü yine temiz bir Anadolu çocuğunun, Ali Yüce’nin dizeleriyle bağlayalım.
OLMACA

Ben çocuk olsaydım eğer
Kav çakmak satardım
Bulut amcalara
Patlamış mısır alırdım
Bulut amcalardan

Ben çiçek olsaydım eğer
Hiç saksı giymezdim ayağıma
Ödünç kanat alırdım
Güvercin teyzemden
Üstünüze barış uçardım

Ben ırmak olsaydım eğer
Altıma saklamazdım ayaklarımı
Öyle yaklaşmazdım denize
Düşmana yaklaşır gibi
Sürüne sürüne

Ben tüfek olsaydım eğer
Üstüne patlamazdım kimsenin
Bir tetiğimden utanırdım
Bir de eğri parmağından
İnsan amcaların.
1971.

Berfin/Bahar. S. 120, Ocak 2008.

1 Aralık 2007 Cumartesi

NESRİN KAZANKAYA

Yolunuz hiç Sıraselviler Caddesi'ndeki Pera Tiyatrosu’na düştü mü? Yazar-öğretmen-yönetici-oyuncu Nesrin Kazankaya’nın oyunlarından, Seyir Defteri/Julia, Dobrinya’da Düğün, Şerefe Hatıırlar’dan birini gördünüz mü? Görmediyseniz çok yazık etmişsiniz kendinize. Çünkü Kazankaya, her açıdan çoraklık yaşayan ülkemizde tiyatro sanatını diri tutmayı başaran ender insanlardan biri.
Her şeyden önce, söyleyecek ciddi sözü var, ve bunu elindeki anlatım yoluna, tiyatroya kusursuz biçimde yansıtmayı biliyor; oyunlarının gerek yazılışı, gerek sahneye konuşu, gerek oynanışı sözün tam anlamıyla coşturucu.
Son oyunu Profesör ve Hulahop’ta da yurdumuzun, dolayısıyla kendisinin canını yakan sorunları ele almış: Amerikancı 1980 darbesinden sonra yaşadığımız acılar, işkenceler, ele vermeler ve satıcıların eline düşen kadınlar. Önceki oyunlarındaki gibi dönemin gözde şarkılarıyla bezenmiş oyunda yalnız iki kişi var: ıssız bir yerde işletmecilik yapan bir hanım, arabası bozulup karda kışta oraya sığınan fizik profesörü. Apayrı dünyalarda yaşayan bu iki insan, karşılaştıklarında, anılarla, çağrışımlarla bütün geçmişlerini, sorunlarını, kişiliklerini gözümüzün önüne seriyor bir iki saat içinde. Onların sorunları, aslında hepimizin, bütün insanların sorunları.
Bundan fazlasını anlatmayayım; hemen koşun bu nitelikli oyunu görmeye, Nesrin Kazankaya’nın içten arayışını izlemeye.
Bânû Avar’ın Sınırlar Arasında’sının geçen haftaki bölümü ‘Lübnan’ı görebildiniz mi? Bildiğiniz açık, yüklü bilinciyle Lübnan’ı, Ortadoğu’yu, orada oynanan oyunları anlattı. Anlattıkları aslında hepimizin, yöre halklarının her gün yaşadıkları, daha doğrusu onlara yaşatılanlar; ama Goethe’nin ünlü sözünü biliyorsunuzdur: Nedir en zor şey? görmek gözünün önündekini!
Sevgili Bânû Avar bunu kusursuz becerenlerden ; bu bölümde de öyle yaptı: Lübnan’ın acılarını, içine atıldığı kazanı bütün açıklığıyla ortaya koydu. Vurguladığı doğrular, olgular arasında biri çok çarpıcı, öğreticiydi: Fransızlar, Osmanlı’nın hoşgörüsünden yararlanarak, daha 17. Yüzyıl’da gelmişler Lübnan’a. Geldikten sonra, 1492’den beri bütün dünyada uyguladıkları cicili bicili süslü sözlerin ardına gizlenmiş kıyımı, soygunu, karıştırmayı burada da yürürlüğe koymuşlar. 1943’te – sanırım istemeyerek – çıkıp giderken öyle bir Anayasa yapmışlar ki, Lübnan’da yaşayan üç büyük kümeyi sonsuza dek çatışma içinde yaşatacak bir reçete bırakmışlar: Devlet Başkanı ayrı dinden, başbakan ayrı, meclis başkanı ayrı.
Onun bu saptamasını dinlerken, aklımdan nicedir Galatasaray’a, Balıkpazarı’na giderken gözüme çarpan bir tarih geçti: Galatasaray Lisesi, 1481’de kurulmuş. İstanbul’un Türklerin eline geçişi 1453; topu topu 30 yıl sonra, ilk Truva atı yerleştirilmiş bağrımıza. Yine allı pullu lâflarla, aydınlık, uygarlık., ekin getirme kandırmacasıyla elbet. Oysa siz hiç kendi ülkelerinde bile yürürlüğe koymadıkları, koyamadıkları eşitlik, özgürlük. kardeşlik’i dünyanın herhangi bir yerine götürdüklerini gördünüz mü? Bu sorusunun yanıtını sevgili Milos Forman son filmi Goya’nın Hayaletleri’nde çok çarpıcı biçimde veriyordu: dün İspanyol din mahkemesinde işkencesi yargıçlık yapan bir papazı, ertesi gün Napolyon’un temsilcisi olarak eşitlik ,özlürlük ,kardeşlik söylevleri altında halkı kırıp geçirirken görüyoruz. Dünyaya nasıl bir uygarlık(?) yaydıklarınıysa, İspanya müzelerinde abisine gönderilmek üzere resim seçen Napolyon’un kardeşi gösteriyordu.
Büyük Atamızın dediği gibi, buyuruculuk (emperyalizm) ve anamalcılık yürürlükten kaldırılmadan hiçbir ülkeye barış ve onun doğal türevleri olan eşitlik. özgürlük, kardeşlik gelemez.
Can dostum Mustafa Yıldırım’dan 5 000 Yıldır Alnı Açık Türk Kadını başlıklı bir yazı geldi; oradan önemli satırları paylaşalım.
Güzeller güzeli Mustafa Kemâl, daha 1912’de, subay asker ilişkisi konusunda şöyle demiş:
“Biz subaylar, komuta edeceğimiz insanların hangi isteklerini anlayacak, onların yüreklerini, güvenlerini kazanarak onlara ruhsal güç kazandırabileceğiz acaba?”
Subayların eğitimi, kişilik yapısı konusunda da şunları söylemiş:
“Ey ulus!
Ey 600 yıldır çarşafa bürünen, 5 000 yıldır alnı açık gezen Türk kadını!
Bugünkü subayların komutası altına verdiğin çocukların beşikteyken o 5 000 yıllık gelenekleri onlara ninni olarak söyledin mi?”
Genç subaylara uyarısı şöyle:
“Ey genç subay!
Ey bugünün genç komutanları!
Galiba analarımızın sesleri de saçları gidi haramdır!”
Altı yıl sonra, 1918’de şaşmaz saptaması şöyle:
“Kuşkusuz ulusumuzun kişiliği, bütün öbür kişilikler gibi yükseltilmeye, biçimlendirilmeye elverişlidir. Ancak kendine göre olma koşuluyla…
Kişiliğimiz, yaratılışımıza aykırı, yabancı etkenlerle biçimlendirilmek istenirse, belirgin, kalıcı bir kişilik yaratılıp olumlu sonuç elde edilemez.”
Ve asıl can alıcı ya da verici soru:
“Bu insanların Hûlagû’dan, Timur’dan, Cengiz’den, kadınlı erkekli Türk ordusuyla Paris surlarına dayanmış Attila’dan haberleri var mıydı?”
Sözünü ettiği insanların yoktu elbet, aradan geçen 84 yıldan sonra, bugün halkımızı yönetmeye kalkışanların da yok; varsa bile, kendilerin oraya getiren yabancı efendilerine yaranmak için, yokmuş gibi davranıyorlar, davranmak zorundalar.
Alanları dolduran yüzbinlerin içindeki kadınlarımız, kızlarımız belki yeniden hepimizi silkeler, aşağılık duygusundan kurtulup kendimize dönmemizi sağlar.
Sevgili dostum Metin Aydoğan, bir türlü yoluna konamayan sağlığına karşın, çalışıp üretmesini sürdürüyor; yurdun dört bir yanını gezip yaptığı konuşmaların, gazetelerle yaptı söyleşilerin bir bölümünü yeni kitabında toplamış:Ne Yapmalı.
Bu soruya her zamanki sağlam, şaşmaz Atatürkçülüğü, yurtseverliğiyle verdiği dürüst yanıtı kitabı alıp okumanız gerekiyor. Ben bu yapıttan ancak kısa bir alıntı yapabileceğim; bunun için, 1923 doğumlu bir öğretmenle, Necdet Eroğlu ile yaptığı söyleşinin şu bölümün aktarıyorum:
“Necdet Eroğlu- 1923 yılında Muğla’da doğdum. Babam Ula’nın Bayır Köyü İlkokulu öğretmeniydi. Okuma yazma bilenlerin az olduğu, öğretmenlerin saygı gördüğü o günlerde, hep öğretmen olmayı düşünerek büyüdüm. Balıkesir Necatibey İlköğretmen Okulu’nu 1940-41 yılında bitirdim ve Muğla’nın Ula nahiyesine (şimdi ilçedir) bağlı Gölcük Köyü’nde öğretmenliğe başladım.
O zamanki yönetmeliklerimize göre, her öğretmenin bulunduğu çevreyle ilgili araştırma yapması gerekiyordu. Göreve başladığım yıl araştırmaya da başladım ve önce Muhtar Ali Kerkük’le konuştum. Muhtar bana şunları anlattı:
‘Benden önceki Muhtar Ali Tozluoğlu, bu köye kırk yıl muhtarlık yapmış değerli bir insandı. Okul onun zamanında yapılmıştır. Öyküsü de şöyledir: 1929 yılında, yâni yeni harflere geçilmesinden hemen sonra, Atatürk’ün teşvikiyle köylerde okul yapma yarışı başlamıştı. Bizim köy bu yarışa katılmadan önce, köye telgraf telefon teli çektirmeye karar vermiş, bu iş için Muhtar Ali Tozluoğlu’nu görevlendirmiş.
Para toplanmış, bir heyet hâlinde Nahiye’ye gidilmiş; Nahiye Müdürü, Karakol Komutanı ve Fırka Reisi, toplanan paraların maliyeye yatırılmasını, nahiyeler arasında bağlantı kurulduktan sonra sıranın köylerine geleceğini söylemişler. Muhtar’ın kafası karışmış, ‘biz bu parayı kendi köyümüze hat çekilsin diye topladık, parayı verdiğimiz hâlde sıra beklersek köylüye ne deriz?’ dese de dinletememiş , parayı yatırması için ısrar, hâtta baskı görmüş. Bakmış olacak gibi değil, ‘peki parayı haftaya getiririm’ demiş ve doğru Muğla’ya gitmiş. Cebinde kendine ait bir altın lirası varmış, Postaneye girmiş ve ‘Gazi Paşa’ya telgraf çekeceğim’ demiş. ‘Delirdin mi sen, Gazi Paşa’ya telgraf çekilir mi?’sözlere aldırmamış, ısrarla telgrafın hem de cevaplı çekilmesini istemiş ve şunu yazdırmış:’Gazi Paşa Hazretleri , köylüden para topladım, Nahiye Müdürü,Karakol Komutanı ve Fırka Reisi parayı telgraf ve telefon hattı çekilmesi için yatırmamı istiyorlar. Haberleşme önemli bir ihtiyaç, bunu biliyorum. Ama köyde okul yok. Çocukların okuması gerek. Şimdi sana soruyorum, telefon, telgraf mı ağır gelir, okul mu? Parayı nereye yatırayım? ‘ Telgrafı çektiriyor, parasını ödüyor ve Muğla’nın merkezindeki Memiş Dayı’nın kahvesine gidiyor, kahvesini içiyor, camiye gidip namazını kılıyor, köye dönmek için yola çıkmaya bir türlü cesaret edemiyor, ya iki jandarma gelir de: ‘Sen kim oluyorsun da Gazi Paşa’ya telgraf çekmeye cesaret ediyorsun, onu meşgûl ediyorsun?’ derlerse ne yaparım diye korkuyor. Ancak, korkusuna rağmen yola çıkmak üzereyken telgraf memuru büyük bir telaşla: ‘Muhtar, neredesin? Şimdi köye atlı çıkaracaktık, koş Ankara’dan cevap geldi, gel imzala telini al!’ diyor. Atatürk’ün cevabı Ali Muhtar camideyken gelmiş. Atatürk, çektiği telde aynen şunu yazıyormuş:’Muhtar, seni gözlerinden öperim. Sorduğun soruya cevabım şöyledir: terazinin bir kefesine sadece Ula’yı değil, bütün dünyayı yirmi defa dolanacak tel çekmeyi, öbür kefesine senin okul yapmayı koysalar, senin köye okul yaptırmak ağır gelir. Sen parayı okul yaptırmak için kullan.’
Ali Muhtar telgrafın verdiği coşkuyla yola çıkıyor; daha yolu yarılamadan bir çocuk koşarak arkasından yetişiyor ve ‘Muhtar koş, Orman Müdürü seni istiyor!’ diyor. Orman İdaresi’ne gidiyor, okulun kereste ihtiyacının karşılanması için tahsis emrinin geldiğini, ne zaman isterse keresteleri alabileceğini öğreniyor. Köye varınca, Ali Muhtar’ın korktuğu oluyor, iki jandarma geliyor. Ancak jandarmalar Muhtarı köyün okulu için nahiyede yapılacak toplantıya çağırıyorlar. Daha sonra Nahiye Müdürü, Jandarma Komutanı,Fırka Reisi, hepsi köye geliyor. Atatürk, Muğla Valiliğine emir vermiş, herkesten okulun yapılmasına yardım etmelerini istemiş; okulumuzu 3.5 ayda yapıp 1929-1930 ders yılına yetiştirdik.”
Cumhuriyetimizin nasıl kurulup geliştirildiğini görüyorsunuz değil mi? İçimizdeki, dışımızdaki karşıdevrimciler, hiç insanı okul yaptırmaya, yurttaşları aydınlatmaya bırakır mı? Sevgili Metin Aydoğan’ın önceki kitaplarında bütün ayrıntılarıyla anımsattığı gibi, daha Ulu Önder’in ölümünden topu topu beş ay sonra, Nisan 1939’da, Lozan Kahramanı(?) adama, ilk ikili anlaşmayı imzalatıyorlar: 1919’da istenip Mustafa Kemâl’in çelik istencine çarpan ‘büyük bir devletin kanatları altına girme’ böylece başlatılıyor. Sonucu görüyor, yaşıyoruz: boşa giden trilyonlar, delilerin arabalarına benzin olsun diye akıtılan binlerce insanın kanı! Umarım Anadolu’nun çileli bilge halkı bu sefer de şu sözü bir, belki son kez kanıtlar:
Keser döner sap döner
Gün gelir hesap döner
Berfin/Kora yayınları dört yeni kitabını yolladı; ikisi Raşit Kara’nın; Filizkıranlar denemeleri, Medeniyete Yürüyüş ise yürüyüş anıları ile çevre yazıları.Sadeleşmek, Fâni Aydoğan’ın şiirleri; Eylül Sürgünleri de Hüseyin Şengün’ün romanı.
Sağolsun, üç kitap da Öner Yağcı’dan geldi; ikisini İleri Yayınları basmış: Edebiyat Aşkıyla ile Savaş ve Edebiyat. Yirmidört yayınlarıınn bastığı Beyler Bu Vatana Nasıl Kıydınız’da, öncelik ve özellikle Atatürk Cumhuriyeti, devrimi anlatılıp savunuluyor.
Şiirimiz Zeynep Uzunbay’dan; kendisinden özür dileyerek, başka yazılara yer bırakmak üzere, özgün biçimiyle vermiyorum.
DOĞUM GÜNÜN’E
dilim benim daha acı sütleğen/ savaş var, gitme dedim / kimbilir ne yazacaklar kimliğine/ ya Yahudi’ysen!
Galileo’nun Hayatı’nı, Casablanca’yı/ yine oynar, birlikte seyrederiz/ gitme, unutursun sızı kalır/ dönmeye yeter mi bakalım sözcükler?/ biz burada tanrıyız, daha ne /
mutlu, kuşkulu, gizemden allak bullak / tutturdun bir sosyalizm
düş gördüm diyorsun, o da kim? / zaman çoktan doğmuş öyle mi? / ya bolluk ağacı? burç dallar?/ beni, bizi bırakıp onların peşinden…/ bunca dans, şarkı, çılgınlık / küçücük yumurtanın içinde
bizim de ışıklı tekerimiz var / salın yosunlarla likenlerle / tut soluğunun ipinden çek sisi / ruh diyorsan, al rüzgâr / yağmur merdivenlerinden in çık / kırıl, çatla, işte oyalan
kızdım da söyledim, üzülme / kaplan niye kapsın ateşini / niye söndürsün yağmur / o senin baban / yarın erkenden mi? / karanlık basınca, sen mi? /çamurun kalsın bana / sağ salim sıyrıl Everest’ten
dünyanın acısı bir olmuş / hakî karışmış kavuniçine / “Birazdan mı gelir, o ne zaman?” / gıcırdıyor bakır, çinko, ohhh! /hatırlıyor seni pirinç karyolan
çiçeklerin çanağında uykusuz / yedi renk kaytan ördüm ömrüne / üfledim kulağına: ozan ozan ozannn / yok verecek başka bir şeyim / ay isteyen yavru karga gibi ağla

Berfin/Bahar. S.118. Aralık 2007.

“ÜÇ KIZKARDEŞ”

Sevil de ben de, çok severiz Bennû Yıldırımlar’ı; tanıdığımız en yaşama sevinci dolu insanlardan biridir, ne zaman görsek içimiz açılır. Geçen Pazar Kadıköy Haldun Taner sahnesine Çehov’un Üç Kızkardeşi’ni izlemeye çağırdı; çok da iyi etti.
Oyunu izlerken bir kez daha gördük, Çehov işinin gerçekten ustası; orta sınıf insanlarını, iç dünyalarını, sorunlarını yakından biliyor, kusursuz yansıtıyor. Kendisi gibi hekimlik okumuş ama çoktan yılıp bırakmış, kendini içkiye vermiş bir insanın taşradaki sınırlı, sıkı yaşamdan kurtulabilmek üzere sabah akşam Moskova’ya taşınmayı düşünen, düşleyen üç kardeş. Eve gelip gidenler, kızların küçüğünün gönlünü çelmeye çalışan baron, pek saymadığı kocasıyla iyi kötü yaşarken evli bir albaya gönlün kaptıran Maşa, hepsini çekip çevirmeye çalışan öğretmen Olga.
Zaten hak ettiği ilgiyi görmüş, salon hemen hemen eksiksiz doluyor; üstelik çoğunlukla hanımlar koşuyor oyuna, başı bağlılar bile; dolayısıyla daha çok anlatmayayım, siz de ilk fırsatta koşun.
Salonu dolduran bu iyiniyetli izleyeciler adına konuşamam elbet, ama kendi payıma, aradan geçen onca yıla karşın, dünyanın bugünkü sorunlarını dile getirecek oyun yazarları yetiştiremeyişine, günümüzün yakıcı dertlerini ele alamayışına epey hayıflandım. Hem de özellikle Rusya’da, 70 yıl başka bir dünya yaratma, oyunda albayın sık sık yinelediği “sorunsuz, mutlu düzen” uğruna bilmem ne kadar cana patlayan bir deneme geçirilmiş olmasına karşın! Toplumcu, ortaklaşmacı kuramı Çarlık Rusya'sında ve sonra silah zoruyla el koyduğu topraklarda uygulamaya kalkışınlar, ne yazık ki, örneğin Fidel Castro’nun insan bilgisinden yoksunmuşlar demek ki: toplumcu düzeni, onun gibi sevgiye, gönüllü katılıma, coşkuya değil, polis ve Sibirya korkusuna dayandırmışlar; elbet tutmamış, tutamazdı. Fidel gibi, dünyanın dört bir yanına, tank top ordu değil – ki sömürücülere karşı savaşmak gerekince onu da yapmış güzelim Castro – gönüllü hekimler, okuma yazma bilmeyen insan kardeşlerimizi eğitecek öğretmen orduları yollamayı akıllarından bile geçirmemiş; elindeki bütün araçlarla bu güzelim denemeyi çökertmeye çalışan anamalcılarla, Amerikalılarla silahlanma ya da uzayda dolanma yarışına girişmişler.
Ne kadar yazık oldu hepimize!
Oyunu Ataol Behramoğlu özenli bir dille çevirmiş Türkçe’ye; bir konuk yönetmen, Nikita Milivojeviç sahneye koşmuş; bezemi M.Nurullah Tuncer tasarlamış; giysiler Duygu Türkekul’un; ışığı Mahmut Özdemir üstlenmiş; dansların tasarımınıysa Amalia Bennett; müzik, Dimitris Kamaratos’un.
Olga’yı Aslı İçözü; Maşa’yı Bennû Yıldırımlar; İrina’yı Yeliz Gerçek; İvan’ı Haldun Ergüvenç; babayı İbrahim Gündoğan; Ayeksey Fedotik’i C.Ayhan Şener; Vladimir Rode’yi Can Ertuğrul; Nikolay Solvonly’yi Yiğit Sertdemir; Anfisa’yı Ayşegül Devrim; Aleksandr Verşinin’i Hüseyin Köroğlu;Andrey Prozorov’u Cengiz Tangör; Fiyodor Kuligin’i S.Bora Seçkin; Natalya (Nataşa) İvanovna’yı Özge Özder; Ferapont’u da dönüşümlü olarak Turgut Arseven ya da Zeki Yıldırım canlandırıyor.
Oyunun bezemi sahne olanaklarına göre kusursuz çözülmüştü; yönetmen ulusunun havasını yansıtan ölçülü bir yorum sağlamış. Oyudan sonra kucaklamaya gittiğimiz Bennû, okulu bitirirken de bu oyunda İrina’yı canlandırdığını; o günden beri tam 15 yıl yeniden oynamayı düşlediğini, bugün düşünün gerçekleştiğini söyledi cıvıl cıvıl sevinç içinde.
Bize güzel, dolu bir Pazar yaşattığı için başta ona, emeği geçen herkese yürekten alkış.
*
Emine Ceylan’ı, tanışmadığımız, çağrı gönderemediği için ancak gelip geçerken rastladığım sergileriyle yıllardır biliyor, çok seviyordum; en son Nâzım Hikmet Kültür Merkrezi’nde açtığı Kiumesne/ Kim ise ne sergisini gezdim, bayıldım; artık dayanamayıp sergiyi bekleyen delikanlıdan telefonunu aldım, aradım, işliğine gittim. Meğer ikimiz de Cihangir’de yaşarmışız nicedir, hem de aynı sokakta. Üstelik ta Akademi’den tanıdığım Alaettin Aksoy’un eşiymiş.
Önce dişçilik okumuş, bitirmiş, özel bakımevini açmış; fotoğraf sevdası ancak 2 yıl sonra, 1984’de uçvermiş, ama doğrusu çok sıkı vermiş. Siyah-beyaz’ı, karanlık oda çalışmasını bile bile yeğlemiş, bu da bence çok yerinde bir seçim. Dünyamızın genel mutsuzluğundan mı, yoksa kendi özel yaşamöyküsünden mi, bilmiyorum, ölçülü kederine siyah-beyaz alabildiğine yakışıyor.
Eylül 1999’da İklimler adlı albümüne yazdığı satırlardan birkaçını analım:
“Gitgide uzaklaşan çocukluğun renhkleri ve dokuları arasında gezinirken, üzerine ışık düşmeyen gizli bir anının, bir görüntünün aydınlanıverdiği, etrafımızdaki yüzlerce görüntüyü parlaklığıyla solduruverdiğini hissederiz bazen…
Çocukluğa ait bu imgelerin, kafamda oluşturduğum biçim anlayışına uygun fotoğrafları ortaya çıkarmaya yardımcı olduğunu düşünüyorum. Bu otobiyografik öğelerin yanı sıra, tanık olduğum çeşitli yaşam verileri, karşısında çocukluğu yeniden ele geçirdiğimi hissettiğim ıssız doğa ve onun ruhumda oluşturduğu yansımalar…

Bu konularda fazla bir açıklamanın gerekli olmadığını, çok çeşitli anlam katmanları arasında el yordamıyla yürüdüğümü düşünüyorum bir yandan.Veriler çok açık değil, hayat sınırsız, sonsuzluk insanoğlunun ötesinde..
Bu nedenle, çalışmalarımın her aşamasında ‘bilgi’nin değil, ‘duyum’un önceliği vardır. Algıladığım hayatın bir yansıması olan bu fotoğraflar, doğadaki asıllarını yansıtma amacı gütmüyor. Ama doğallığın yansıtılmasını hedefliyor. Olağandışını değil, her zaman gözümüzün önünde duran olağanı, değişken yalınlığı işleyerek, yaşamın derinliğindeki özle buluşmayı umuyor.
Anlamsız bulduğum yaşama bir anlam katma çabası belki de bu. Bir önceki sergimde bir izleyici sergi defterime Albert Camus’nünşu sözünü yazmış: ‘Yaşamın anlamsızlığını bilerek yaşamak insanı yüceltir, soylu kılar. Evrenin saçmalığı karşısında bireyin kazandığı tek zafer budur.’

Boşluğa gönderdiğim şu görüntüler karşılıklarını bulur mu bilemem, ama anlamsızlığa karşı mücadele etmemde yardımcı oldukları ve beni sonsuzluğa açık bir enginlik ülkesinde yaşattıkları için onlara mimnettarım.”
Görüyorsunuz ya, son derece içten, duyarlı bir varlığın sessiz çığlıkları; onun sergilerinden herhangi birini görmüşseniz, özüyle sözünün ve işinin nasıl bir olduğunu saptayıp benim gibi duygulanmış, kederlenmiş, dünyanın kirinden arınmışsınızdır.
Aslında burada değindiği, evrenin anlamsızlığına gelince, kendi payıma böyle olduğunu, evrenin bir anlam ya da anlamsızlık taşıdığına aklım pek yatmıyor; ona anlam katan, canlının insan türü, ve özellikle de onun sözlü dile de ulaşmış olması: nesnelerin, varlıkların kendi başlarına bir anlamları yok, neden olsun ki? Anlamı arayan da, yaratan ya da yok eden de sözlü dil ve onu kullanan insan.
Üstelik bu da görece; bizim kapatıldığımız şu ataerkil-anamalcı düzensizliğin sıkıntısı, hastalığı bu; biz iki kez Küba’ya gittik, birer hafta yaşadık; uzaktan edindiğimiz bilgilerin doğruluğunu yaşamın her anında, her alanında bütün duyularımız duyargalarımızla görüp saptadık. İnsanın sözün gerçek anlamında anlamsız, para, pul, erk gibi boş şeyler uğruna ömrünü harcamasını ortadan kaldırınca; temel öğeleri, eğitimi, sağlığı, barınmayı yarışsız parasız kılınca; elde edilecekleri herkesle bir şenlik havasında seve seve paylaşmayı ilke edinip su içer gibi uygulayınca, asıl anlamlar ortaya çıkıvermiş; yaşama enerjisi gerçek yaratmalara, sevmeye, sevişmeye, her alanda yararlı ve yüceltici şeyler üretmeye harcanır olmuş. Gerçek çevre ve dünya koruması orada; eldeki enerjiyi tutumlu kullanma, şu güzelim mavi gezegenin gerçek bir cennet bahçesi hâlinde daha yüzlerce, binlerce yıl dönebilmesi için emek verme orada.
Kendi payıma, başka bir anlam aramam ki!
Anamalcı-ataerkil düzensizlik küresinde yaşatılan biz tutsaklar için kurtuluş yakın gözükmüyor; o günleri beklerken, herhangi bir yerde, herhangi bir anda Emine Ceylan’ın duyarlı arayışlarına rastlarsanız, hemen koşun; elde edilebilecek en doğal hâlleriyle görüntülenmiş insan, hayvan kardeşlerimizi, dağları taşları bulutları sevip okşayın.
Emine Ceylan da sevgili Cihat Burak ya da Melih Özuysal gibi, elindeki anlatım aracıyla doyamamış , yetinememiş besbelli; yaşamına anlam katmak, varlığında oluşan fırtınaları dile getirmek üzere sözlü dile de başvurmuş, öyküler yazmış. Ve bunlar, mutlu oluşumlar sonucu, Kış Yolculuğu adıyla basılmış. Hem de kendi fotoğrafları gibi özenli bir basımla.
Tanıştığımız gün büyük bir incelikle albümlerinin yanında onu da armağan etti; hemen okudum, alkışladım. Bu öykülerde de aynı tutarlı, dürüst, duyarlı Emine’yi buldum; geçmişle gelecek ya da şu an, anılarla düşler öyle güzel kaynaştırılmış ki!
Kendinize bu armağanı vermeniz bir sergisine rastlamaktan çok daha kolay.
*
Sevgili dostum Ali Bilginer,. Cilo ve Sat Dağları’nda kaya resimlerini, çiçekleri, insanları çekme sevdasına nasıl tutulduğunu anlatan kısa bir açıklama gönderdi; okuyalım:
“İstanbul Tıp Fakültesi’ni 1970’de bitirdikten sonra üç yıl kı7a hizmetinde bulundum (Davutpaşa-Bingöl); 1974-78 yılları arasında Gülhane Tıp Fakültesi’nde iç hastalıkları uzmanlık çalışmasının son yılında, bitirme tezimin konusu olduğu için iyi bildiğimden, kliniğimizde yatan (Kayserili, ataları Yörük, Orta Asya göçmeni) bir askerde , ülkemizde ilk kez bir hemoglobin türüne (hemoglobin Ube-2)’ye rastladık. Bana bu çalışmada destek olan iki bilginimiz, Ankara Tıp Fakültesi’nden Prof.Dr. Ayhan Çavdar ile Prof.Dr. Ayten Acarsoy’dur. Bunlardan Prof. Dr. Ayten Acarsoy, 1974’te, hastalardan birinde dünyada ilk kez keşfedilen hemoglobin Ankara’yı bulmuştur.Hemoglobin Ankara’ya sonra 1981 ve 86’da, Japon araştırmacalar tarafından Japonlarda da saptanmıştır.Dolayısıyla bulguladığımız hemoglobin Ube-2 ile Prof. Dr. Ayten Acarsoy’un saptadığı hemoglobin Ankara dünyada yalnız Türklerle Japonlarda görüldüğüne göre, aralarında genetik bir yakınlığın bulunabileceğini göstermesi açısından çok enimlidir. Başka bir deyişle, Orta Asya’dan göçeden atalarımız dünyanın değişik bölgelerine yayılmışlardır (Anadolu’ya, Japonya’ya vb) ve aralarında genetik kimi temel benzerlikler bulunmaktadır.
1978 yılında Gülhane Tıp Akademesi’nde yapılan keşfimizin İngiltered’de uzun araştırmalar sonucu dünyada Japonya’dan sonra ikinci kez bulunan hemoglobin Ube-2 olduğu anlaşılmış, bu buluşun yayını, 1984 yılında, değerli kalbilicimiz Prof.Dr.Muzaffer Aksoy’un desteğiyle, ABD’de, bu konudaki en üst düzeyli yayım aracı ‘Hemoglobin’ dergisinde yayınlanmıştır.
Beni Yüksekova’ya çeken de, bu keşfimizin ışığında Gevaruk Vadisi’nde ( Varagoz ve Sat Dağı’nda) kaya resimlerinde bu açıdan ne gibi şaşırtıcı şeylerle karşılaşacağımı öğrenme merakıydı.”
.Gördüğünüz gibi, Kâzım Mirşan’la Halûk Tarcan gibi, sözlü dilden değil, görüntülerden yola çıkan iki meraklı insan, Ersin Alok’la Ali Bilginer de, sözün ettiğimiz dağlardaki ya da dünyanın başka yerlerindeki kaya resimlerinde, yazıtlarda Ön-Atalarımızın, Ön-Türklerin Orta Asya’dan nerelere koştuklarını, hahgi kalıcı, yadsınmaz izleri bıraktıklarını, dolayısıyla gerçek insan uygarlığındaki katkılarını ortaya çıkarmaya çabalıyorlar.
Bu, tertemiz, sevgi dolu insanlara özgü bir özlem elbet; ama azmış, yoldan çıkmış, gözü dönmüş Batılı sömürücülere hiç etkisi olmaz. Onlar bambaşka, korkunç bir düş kuruyorlar: kendi bir avuç çapulcu sürülerinin dışında kalan bütün böcekleri, bunların başında da Türkleri yeryüzünden silip evrenin sonsuzluğuna göndermek.
Bakalım Demokritos’un ünlü olasılık ve gereklilik’i bu satrancı nasıl sona erdirecek?
*
Bu ay, Kaynak Yayınları, çıkardığı kitaplarını topluca yolladı. Bunlar arasında Kayhan Yükseler’in çevirdiği Çarlık Polis Raporlarında Taşnaklar; Sofi Tram-Semen’in hazırladığı Atalarımız Hunlar; Yavuz Arslan’ın Birinci Doğu Halkları Kurultayı (1-7 Eylül 1920-Bakû); Muazzez İlmiye Çığ’ın Uygarlığın Kökeni Sümerliler-1/Tarihte İlk Edebi Eserlerden Seçmelert’i; İskender Gökalp ileFrançois Georgeon’un hazırladıkları, Cüneyt Akalın’ın çevirdiği Kemalizm ve İslâm Dünyası; İlhami Durmuş’un yazdığı İskitler; yine Kayhan Yükseler’in çevirdiği S.G.Pirumyan’ın Diasporadaki Taşnaklar’ı; İlhami Durmuş’un hazırladığı Sarmatlar; Haluk Hepkom’un yazdığı Komplo Teorileri Tarihi var.
Ayrıca Logos yayınlarının bastığı, Selman Akı’nın Çerkezlerden Çerkezköy’e adlı incelemesi.
Sağolsun, Şeyda Öztürk de, Yapı-Kredi yayınlarının bastığı, Adorno’dan çevirdiği Rüya Kayıtları’nı yollamış.
Can dostum Oktay Şimşek ise, Yirmidört yayınlarında bastığı üç kitabı gönderdi: Serpilekin Terlemez’in Philippe Tancelin’den derleyip çevirdiği şiirler, Adımlar; ve Hüseyin Köse’nin iki incelemesi, Küresel ‘Akıntıya’ Karşı Sivil Arayışlar/ Alternatif Medya ile İletişimin Issızlaşması.
*
Bir kitap da Ulus Dağı Yayınları’ndan geldi; Işık Kansu’nun Akasyalı Sokaklar’ı; Atatürk Cumhuriyeti’nin kökünü kazımaya yemin etmiş azgın sömürgecilerle onların yerli uşaklarının sokaklarımızı süsleyen güzelim akasyalarla birlikte neleri kesip attıklarını acıyla, hüzünle anımsatan duyarlı yazıları Işık Kansu’nun.
Yılın son armağanını Türk resminin en sevip saydığım ustalarının birinden, sevgili Naile Akıncı’dan aldık Sevil’le; Evin Galerisi’nin de inceliğiyle, özgün baskılarından birini bize ayırıp imzalamış; çelebi oğlu Cengiz Akıncı da sağolsun çerçeveletip kapımıza dek yollamış. Sevinçle başucumuza astık elbet. Doğa hepsini mutlu yaşatsın.
Hadi gelin sözü yine tatlıya bağlayalım, Ali Yüce’nin bir şiiriyle bitirelim:

KALEM UYUMAZ

Bu gökler eskidi
Bu gökler hasta sevgilim
Bu gökler yakında ölecek
Mavisini ısırdı zulmün itleri
Bize ağlamak yakışmaz
Yeni bir gök yapalım kendimize

Gemilerin atıdır gözlerin
Saçların rüzgârların atı
Tepinir yaramın üzerinde
Sessizliğim gürültünün atı
Işığın işi ne körün kapısında
Bu karanlık ölülerin atı

Gelin bölüşelim insanlar
Acıyı kıvancı mutluluğu
Avuç avuç dilim dilim
Sevgi yapalım öfkeyi kini
Aşımız ekmeğimiz olsun ışık
Güzelliği bayrak çekelim
Direklerimize

Evren sığar da
Ozanların düşüne
Kendi şiirleri sığmaz
Ozanlar uyusa da geceleri
Kalemleri uyumaz.
1972.

Berfin/Bahar. S.118. Aralık 2007

1 Kasım 2007 Perşembe

“HANGİ AVRUPA?”

Sevgili Bânû Avar’ın Sınırlar Arasında’sını geçen kış izleyebilmiş miydiniz? 17 Avrupa ülkesini anlatmıştı. Önceki bölümler gibi, bunları da kitaplaştırmış, Truva Yayınları da basmış.
Görmüşseniz de, kaçırmışsanız da hemen alın bu çarpıcı yapıtı. Bakın daha önsözünde ne diyor Avar:
“Sınırlar Arasında, 2006-2007 yayın döneminde 17 Avrupa ülkesini gündeme getirdi ve Avrupa’nın çeşitli konularda ne büyük bir çifte standart uyguladığını, şu ünlü ‘Kopenhag kriterleri’nin Kopenhag’da bile uygulanmadığını, Türkiye’ye dayatılan Avrupa öçlüklerinin her birinde Avrupa’nın sınıfta kaldığını, Avrupa’nın ağzından aktardı.
Avrupa’dan başka çıkış yolumuz olmadığını yüz yılı aşkın süredir öne sürenlerin TARAFLI olduklarını ve bulundukları tarafın TÜRKİYE olmadığını anlatmaya çalıştık. Onlar da bizim ‘taraflılığımızı’ masaya yatırdılar.
Cevabımız bugün de yarın da aynı. Biz, Allah’a şükür taraflıyız! Türkiye’nin tarafındayız!Batı dünyasında kendi ülkesinin tarafında olmayan bir aydın, bir gazeteci, bir siyasetçi bulmak neredeyse olanaksızdır. Türkiye karşısında Batı’nın tarafında yer alan aydınlarımıza, Batı’nın biraz da ‘ulusçuluğu’ndan nasiplenmelerini öneririz.
Sınırlar Arasında, 17 Avrupa ülkesini TRT ekranlarına getirirken büyük zorluklara göğüs gerdi. Hemen her bölüm kesintilerle yayına girebildi. Bazı programların tekrarları tümüyle kaldırıldı.İsrail ve İsveç büyükelçilikleri, Dışişleri Bakanlığı’nın ilgili dairelerine ve TRT’ye şikayetlerini bildirdiler. İsveç programında basın özgürlüğüne açık müdahale, halkın büyük tepkisiyle karşılaştı.
Sınırlar Arasın’danın ‘İsveç Nobeli’ adlı bölümü 11 Aralık 2006 günü, Nobel töreninden bir gün sonra yayınlanmıştı. Ekim sonunda program çekimleri için İsveç’te bulunduğumuz sırada Nobel’i kazananlar açıklanmıştı. Biz de İsveç’te, 100 yıllık Nobel ödüllerinin amacını, ödülü dağıtanlara sormuş, Alfred Nobel’i tanıtmıştık. İlk kez Nobel Ödülü alan ‘Türk’, Orhan Pamuk hakkındaki görüşleri ile Pamuk’un ülkesi hakkındaki görüşlerine de yer vermiştik.
İsveç programında ayrıca Sami veTater azınlığın, 1980’lere kadar nasıl bir biyolojik soykırıma uğratıldığını da vurgulamıştık. Kürt, Ermeni sorununda insan hakları havarisi kesilen İsveçli aydınlara kendi azınlıkları ve yakın geçmişin ‘soykırımları’ konusundaki görüşlerini sormuş, bu gibi sansürlü konularda takındıkları tutumu ekranlara getirmiştik.

Batıcı aydınlarımızın ‘şiddetle’ kınadıkları program, Türk halkınca desteklenmiş, alkışlanmış ve yeniden yayına konmuştuk. Teşekkür ederiz.

Sözde İslâmcı tarikatlara destek artıyor, ama İslâm en büyük düşman sayılıyor. Avrupa âdeta yeni bir Haçlı Seferi’ne hazırlanıyor. Ve bu Avrupa, Türkiye’ye ‘ölçütler’ dayatıyor! Bu ölçütler, en yetkili Batıl ağızlarca yorumlanıyor. TRT’de yayınlanırken önemli bölümleri ekranda yer almamış röportajlar kitapta okurun ilgi ve bilgisine sunuluyor.
Bakın Batı kendisini Türkiye’ye nasıl açıkça anlatıyor… Anlamak isteyenlere elbet…”
Tarihin her döneminde, her yerde böyle olagelmedi mi? hiçbir dış düşman, ülkenin içindeki gönüllü devşirmelerden daha büyük zarar vermedi güzelim dünya halklarına. En yakın örneği Saddam’dı; kişisel çıkarları uğruna düpedüz Amerikan maşalığı yapıp tam 8 yıl İran’a saldırdı, milyonlarca insanın canına kıydı; sonra açık bir tuzağa düşüp Kuveyt’e el koymaya kalktı; tokadı yedi, ezildi, en küçük bir ders alamadı, attı tuttu, 2. kez bombalandı, şımarık Batılılar Bağdat’a dayandıklarında o elinde tüfek havalara ateş ediyordu, aa sonra bir baktık, tek kurşun atmadan gözden yitti: meğer köstebek deliğine girmiş. Şaşkın, orada gizlenebileceğini, halkı darmadağın edilirken yaşayabileceğini sanıyordu; enselendi, asıldı. Bütün bunlar bizim gönüllü devşirmelere herhangi bir şey öğretti mi dersiniz? Ne gezer! Sevil, Elbistan’dan doğmuş; ancak subay çocuğu olduğu için, orada büyüyüp tanımaya fırsat bulamamış, İstanbul’a gelmişler. Bu yüzden nicedir Diyarbakır’ı ve yöresini görmek isterdi. Bayram’dan yararlanarak Mardin-Midyat gezisine gittik.
Uçak bizi Diyarbakır’a indirince, otobüsle yeni kentten eskisine yollandık ve Çin Seddi’den sonra dünyanın en uzun surlarını, Rum (Anadolu) Kapısı’nı, Midyat Kapısı’nı gördük, en büyüklerinden biri olan Keçi Burcu’na çıktık. Ardından Anadolu’nun ilk camilerinden Ulu Cami’yi, Cahit Sıtkı Tarancı’nın müzeye dönüştürülmüş evini gezdik. Sonra yola koyulup Ilısu Barajı bitince sular altında kalacak Hasankeyf’e vardık. Sevil’le Nilgün epey çetin merdivenleri tırmanıp Dicle’yi, Hasankeyf’ten kalan köprüyü ve daha başka yıkıntıları görmeye kalenin tepesine çıktılar, ben de aşağı oturup çevreyi, yolun geçtiği koyağı görüntüledim. O arada bir de baktım, bizim Arif Keskiner, elinde bastonu aşağı iniyor; kucaklaşıp lâfladık elbet. Sevil’le Nilgün kendilerinden geçmiş olarak indiler, yakındaki derme çatma satış yerinden ilk puşularını aldılar, satıcının oğlunun başına puşu bağlanaşını izlediler, ben de hepsini görüntüledim. Şimdilik yeşil yeşil, uslu uslu akan Dicle’nin kıyısında yedik öğle yemeğimizi.
Sonraki durağımız televizyon dizilerinin gittikçe ünü kavuşturduğu Midyat; Sevil’in hiç kaçırmamaya çalıştığı Sıla’nın çekildiği, Devlet Konukevi’ne dönüştürülmüş Süryani konağını geziyoruz. Gerçekten görkemli, insanı hayran bırakan bir yapı; taş işçiliği, avlular, merdivenler, kente tepeden bakan kule alabildiğine coşturucu. İnip çıkmaya, dolaşmaya, birbirimizi görüntülemeye doyamıyoruz.
Konağın ardından, dillere destan Süryani telkari dükkânlarına dalıyor geziye katılan hanımlar; bir saat sonra, otobüste, herkes birbirine aldıklarını gösteriyor; gerçekten ince mi ince işler. Hepimiz keyiften uçuyoruz.
O geceyi Mardin’de geçireceğiz; ancak hava karardıktan sonra varıyoruz Büyük Otel’e; otelin pencerelerinden ya da tepedeki taraçadan kentin, kalenin görünüşü büyüleyici; odada perdeler, yatak örtüleri, yerdeki kilim bin bir renkli yerel kumaştan. Heyecandan, bu gazel odayı çekmeyi unutuyorum.
Akşam yemeği açık büfe; büyük bir iştahla tattığımız yemekler arasında özellikle etli bamyaya doyamıyor Sevil, ikinci kez alıyor. Bir köşede iki oğlan çalıp söylüyor; ne yazık ki en sıradan şarkıları bağıra bağıra yineliyorlar. Yol yorgunluğu, ben yemeği bitirip bitirmez yukarı çıkıyorum, onlar kalıyor. Az sonra Sevil geliyor, videoyu alıp aşağı iniyor: şarkıları söyleyen tombulumsu oğlan, Mardin Reyhanisi oynamış; o kadar bayılmış ki, rica etmiş, bir daha oynar mısın diye, kabul edince koşup gelmiş. Gidiyor, az sonra geri geliyor: makine terslik çıkarmış. Onun hatırına giyinip iniyorum, çekmek üzere beklemeye başlıyoruz; arada yemek yiyenlerin özellikle gençleri, kızlı oğlanlı ortaya dökülmüş, hevesle oynuyor. Sevilciğim de oğlanın gözünün içine bakıyor, işaretler ediyor, hadi başla diye; neyse sonunda müzik başlıyor, oğlan elini kolunu bedenini ince ince kıvırarak oynamaya koyuluyor. Gerek ezgi, gerek oyun gerçekten ince; tek aksaklık. Yerel sazlarla değil, elektrikli aygıtla çalınması. Ortalıkta dolaşan garsonlara, insanlara karşın oyunu hemen hemen tamamlıyor delikanlı; bir tek sonunu kendi istediği, bizim beklediğimiz gibi bitiremiyor, çünkü göbek atmaya meraklı bir amca gelip işin tanıdı kaçırıyor.
Sabah, sevgili kılavuzumuz Sinan Ercan, izlencede bulunmayan bir gezi önerip bizi biraz daha Güney’de Suriye sınırına yakın Dara kentinin yıkıntılarına götürüyor. Kentin kalıntıları henüz ele alınmamış, iyice ortaya çıkarılmamış; ama yine de belli ki buralarda hatırı sayılır bir uygarlık yaşamış. O günlerde bütün zenginliklerin kaynağı Çin’i, Hindistan’ı Avrupa’ya bağlayan İpek Yolu üzerindeki bu konaklama yerinde, yapılacak seferlerde ordunun en temel gereksinmesini, suyu sağlayıp saklamak üzere inanılmaz sarnıçlar yapılmış; çorak toz içinde köyü geçip 30 metre yüksekliğindeki sarnıca iniyor geziye katılanlar. Ben de kalan tayları duvarları binlerce yıla dayanmış kentin kalıntıları üzerine kondurulmuş, o güzelim taşlarla hiç ilgisi bulunmayan, derme çatma biriket yuvacıklara bakıyorum; Bayram ya, yığınla çocuk koşuyor yanımızda yöremizde, güya bayramlıkları içinde. İki yağız Kürt delikanlısı çay, ayran sunuyor hepimize; ayran bardakları, evlerin en değerli, süslü bardakları.
Yüzlerce yıl önce orada ulaşılmış uygarlık düzeyiyle şu anda yaşayan insanların yoksulluğu, yoksunluğu, yüzüstü bırakılmışlığı acı mı acı, üzücü mü üzücü. Hiç ayrımında olmasalar da, kendilerini de, torunlarının torunlarını da milyarlarca dolar borca sokup o dolarları yalnız kendi villalarına, gemilerine, cicili bicili arabalarına, uçaklarına harcayanlara veriyordur besbelli bu güzelim insanlarımız oylarını. Bakalım bu acımasız, utanmaz oyunu ne zaman bozabilecek insanlık?
Mardin’e dönerken, başka bir çarpıcı yapıyı geziyoruz: İsa’nın öğretisini benimseyen ilk insanların, Süryanilerin ünlü Dayr’ül Zaferan Manastırı. Bu görkemli yapı alabildiğine bakımlı, onarılmış, girişi, çevresi düzenlenmiş, bin bir ağaç çiçek dikilmiş, her yanı pırıl pırıl, tertemiz. Gerek gönüllü bağışlar, gerek gittikçe gelişen gezip dolaşma belki ki işe yaramış.
Manastırı bize Sinan değil, orada yaşayan gençlerden biri anlatıyor; insanların sanırım en az 10 000 yıllık inançları üst üste, iç içe duruyor bu yapıda: güneşe tapanlardan alınmış inançlar Hıristiyan öğretisine eklenmiş, hiç yadırgamadan, yeni törenlere katılmış: küçük pencereler Doğu’ya, ışığın geleceği yöne bakıyor; ışıkla birlikte, İsa da Mesih olarak oradan çıkıp gelecek. Büyük Patrikler, ölünce, üstlerindeki allı pullu giysilerle bir koltuğa oturtuluyor, yüzleri Doğu’ya dönük, taşla örülüp gömülüyor.
Sonra Mardin’e dönüp kalenin dibindeki yamaca girişik bezeme gibi oturtulmuş daracık sokaklı kenti gezmeye başlıyoruz; evler iç içe, üst üste; üstteki yapıları taşımak, alta geçit sağlamak üzere, Abbara denen kubbeler yapılmış. Çok çarpıcı elbet, ama bir o kadar da üzücü, acıtıcı: İstanbul Belediye Başkanı, kendi kendinin sorunlarını çözmüş, halkını örneğin temiz akarsuya, vızır vızır işleyen caddelere yollara kavuşturmuş gibi, bu abalara para vermiş! Yaşasın oy avcılığı!
Mardin sokaklarında dolaşırken, şu ünlü Şahmeran’ın bin bir çeşitlemesini yapıp satmaya çalışan küçük dükkânlarla beyazlı yeşilli sabunların dışında bir şey göremiyoruz; Nilgün’ün çok yerinde tanımlamasıyla, Mardin, görmüş olanların bilecekleri, İsa Eboli’de Durdu filmindeki dağ köyü gibi. İyi ki o düzeysiz televizyon dizileri çekilip gösteriliyor da, buralara Batı’dan insanlar gelip geziyor, üç beş kuruş bırakıyor!
Canımın içi güzelim çocuklar öyle çaresiz, öyle yürek burkucu durumda ki! Ağlamadan, sızlamadan, yılışıklık etmeden dolanıyorlar çevremizde. Bereket gezip dolaşmalar onlara da sınırlı, alçakgönüllü bir kapı açmış: kentlerinin, yörelerinin geçmişini ezberlemişler, Sinan gibi anlayışlı kılavuzların sevecen yardımlarıyla gelip bize camileri, tarihi anlatıyorlar unutulmaz Kürtçe kokan Türkçeleriyle. Mardin’in Ulu Camisini, PTT ‘ye dönüştürülmüş Süryani Konağı’nı gezdikten sonra, öğle yemeği.
Yemekten sonra, otobüsün kalkış saatine dek, oradaki kahvelerden birine yöneliyoruz; Sevil’in duyarlı kulağı hemen yakalıyor Mardin Reyhani’sini. Bir köşedeki küçük dükkânda tost yapan çalıyor müziği; Sevil durur mu? Doğru oraya. Az sonra uzaktan mavi giysili küçük bir kızın oynamaya başladığını görüp ben de koşuyorum. Sevil, oyunu bitiren küçük kızın yerine iki oğlanı razı etmiş, oynuyorlar; ben de kıza yalvarıyorum, o da katılıyor. Ama ne yazık ki heyecandan, bu üçlüyü adam gibi çekmeyi beceremiyorum: şimdi ancak çok küçük bir bölüm var makinede bu unutulmaz oyundan. Olsun, tostçu oyunun bütün çeşitlemelerini içeren bir disk satıyor bize; bir de Mardin belgeseli. Çok değerli iki anı bu sözün gerçek anlamında Müze Kent’ten.
Üçümüzü de tepeden tırnağa sarsan, kendine âşık eden Mardin’i geride bırakıp Urfa’ya yollanıyoruz. Yol uzun, görece bozuk; ancak hava karardıktan sonar ulaşıyoruz. Hemen ünlü Balıklı Göl’e götürüyor Sinan bizi. Ve o güzel cankurtaran simidi burada da yürürlükte: küçük oğlanlara kısa bir eğitim vermiş, gönüllü kılavuz olmalarını sağlamışlar. Onlardan biri anlatıyor bize kuyuya atılan Hz, İbrahim’in öyküsünü, üstüne oturtulduğu yanan kütüklerin balığa dönüşmesini.
Yapısı göz alan bir konukevine yerleşiyoruz ardından; yapı çarpıcı, odalar rahat, ama yemekler çok sıradan. Daha da önemlisi, gizli bir tutuculuk egemen: bira bile içilmiyor. Neyse ki gezinin bize armağan ettiği Oğuz Delibaş çok çelebi, çok becerikli; açılmış bir şişe kırmızı şarabı, fındıkları kapımıza dek getiriyor
Sabah, kahvaltının ardından, ünlü kapalı çarşısına dalıyor geziye katılanlar; ben de tam ortasındaki Gümrük Han’ın bahçesine sığınıyorum. Bahçenin özelliği, her yaştan erkeğin, bağırıp çağırmadan, gürültü patırtı etmeden domino satranç oynaması. Sevil’le Nilgün’ü kümelerden birinin yanında çekiyorum.
Çarşı gezisinden sonra, Harran’a yollanıyoruz. Ulu Cami’nin kalıntıları çok çarpıcı; tepesi uçmuş dört köşeli minare yüzyıllara meydan okuyarak dikiliyor çorak toprakların üstünde. Köyün küçük kızları oğlanları yalın ayak başı kabak çevremizde; bir şeker, bir lira için bıkıp usanmadan koşuyorlar ardımızdan. Bunlardan biri Nilgün’e sokulup: abla bana şuradaki bakkaldan terlik alsana, diye yalvarıyor. Bakkala gidecek zaman yok, parasını veriyor: 2.5 lira. Hey gidi hey! Şöyle küçük bir gemicik alamamış anası babası bu yavruya!
Yörenin sarı toprağından yapılmış düz değil, sivri yuvarlak damlı evler sözümona koruma altına alınmış(?): insanlar oralardan çıkarılmış, sıradan biriket evlere taşınmış. Dolayısıyla, Oturulmayan, bakılmayan o güzelim evler olduğu yerde yıkılmaya başlamış. Ama adını sormayı unuttum, uyanık bir amca, başvurmuş, evini müze saydırmış, bakmış döşemiş, içini bin bir giysiyle doldurmuş, gelenlere sunuyor: herkes gibi Sevil’le ben de giydik bunlardan bir takımı, başımızı da puşuladık. Çok sevimli görüntülerimiz kaldı o evden.
Buraya da ne İsa uğramıştı, ne Mûsa, ne başka biri! Yoksulluk, yoksunluk, yazgısına bırakılmışlık olanca ağırlığıyla egemendi!
Aslında, yaşamakta, acısını çekmekte olduğumuz uluslar arası bin bir oyun içinde, nasıl olabildiyse, ünlü Güneydoğu Anadolu Kalkınma Projesi çerçevesinde, Fırat Nehri üzerine kurulan barajların en büyüğü, Atatürk Barajı tamamlanmış, su ve elektrikle birlikte o çorap topraklara can gelmiş. Çölün pek çok yerinde ürün yeşermiş; ama kime? Bir avuç ağaya, bunların desteklediği kentli ya da dünyalı soyguncuya. Güzelim halkaysa ancak uçsuz bucaksız pamuk tarlalarında ırgatlık kalmış.
Fırat boyunca ilerledik, dağlar tepeler aştık, nehri geçtik, kocaman baraj gölünü uzaktan gördük, Adıyaman’a vardık; otobüsten indik, odalarımıza yerleştik, gerekli kazakları hırkaları alıp bu kez minibüslere doluştuk, Nemrut yoluna düştük. Batman’dan sonra ikinci büyük petrol üretim merkezi olan Kâhta’yı şöyle bir görüp Karakaş Tümülüs’üne vardık. Nemrut yolu başlı başına bir coşku, hayranlık kaynağı: inanılmaz dağlar, koyaklar, kıvrıla büküle akan Fırat, püskürük kayaların oluşturduğu ürpertici yarlar. Sinan bize, Karakaş Tümülüsü’nün, o döneme göre inanılmaz bir ustalıkla hem de çok hızlı biçimde açılışını, gömütteki de boyutlu kayaların sökülüp aşağı taşınışını, ünlü Cendere Köprüsü’nde kullanılışını anlattı, rüzgârın ıslıkları arasında.
Cendere Köprüsü, sözün tam anlamıyla bir başyapıt: nehrin en uygun yerinde, iki sağlam sarp yamacın dibinde kurulmuş; onca yıldan sonra, bütün görkemiyle, sağlamlığıyla ayakta. Vee, 20. Yüzyıl’ın, anamalcı soygunun acıklı belgesi yeni köprü de az ilerisinde: güya en son uygulayımlarla yapılmış, Fırat’ın sularına iki gün dayanamamış, iki üç kez çökmüş, yeniden yapılmış. Şimdi, kırılgan bir Sırat Köprüsü gibi orada.
Usta minibüs sürücelerimizin becerikli ellerinde, inanılmaz dolambaçlı, dar, tehlikeli yollardan geçip Nemrut Parkı’na, sonra dağın eteğine ulaştık. Talih, batan güneşi görmemizi engelleyecek gibi, ufukta bulutlar belirdi. Üstelik yaman bir esinti de var. Ben yine bu kadarıyla yetinmeyi seçip oradaki küçük barınakta kaldım; Sevil’le Nilgün, öbürleriyle birlikte doruğa yollandılar. Sağolsun, Oğuz bana orada bekleyen eşeklerden birine binmeyi önerdi, ancak iyi ki bu güzel çağrıya uymamışım: hem dediğim gibi güneş bulutların ardında yitip gitmiş, hem yukarısı epey esintiliymiş. Gidenlerin çoğu kıkırdayarak geri döndü. Bir de üstelik zaten daracık olan tepeyi bir gürültücü küme basmış, bağıra çağıra halay çekiyormuş.
Ben oturup sıcacık çayımı içtim, Nemrut belgeselini aldım, herkes toplanınca konukevine döndük.
Ertesi sabah Gaziantep’e yöneldik; arada Birecik’e uğrayıp tükenme tehlikesi geçiren kuşları. Kelaynakları göreceğiz. Bu arada, küçük bir tartışma yaşandı: gezi kuruluşu duyurularda Halfeti’de tekne gezintisinden söz etmişti, elimizdeki izlencede büyük harflerle bu da vardı, ama Sinan, kendince haklı olarak, ayrıntıda gösterilmediği için ya ek para verilmesini ya da orada gidemeyeceğimizi bildirdi. Başta Arzu, yolculuğa katılan genç kızlar öyle bir karşıcıktı, öyle kararlıca savunma yaptılar ki, sonunda para da vermediler gidilme kararı alındı. Çok da iyi oldu. Çünkü baraj yapılınca büyük bölümü sular altında Halfeti gerçekten görülecek yermiş: kendine özgü evleri, yeşil bahçeleri, o sarp yamaca sımsıkı sarılmış kökleriyle unutulmaz bir kent. Fırat’ın getirdiği masmavi sularda kısa da olsa tekneyle dolaşmak, kenti, yamacı uzaktan görüntülemek sahiden armağandı. Ama çağdaş düzensizliğin çelişkisi, acısı burada da kendini göstermişti: sular altında kalacak yerdeki evlerde oturanlar, alınıp hemen bir üste değil, kentin epey uzağına, suyun bilmem kaç kilometre gerisine taşınmış; yörenin güzelim ev yapısı bırakılmış, Kumburgaz gecekonduları örnek alınmış; sevimsiz, tatsız, cansız konutlar dikilmiş. Ne yazık, ne yazık!
Kelaynakların koruma altına alındıkları yamaçlar çok çarpıcıydı; özel sarı kayalar, onların kapkara tüyleriyle tam bir karşıtlık içinde. Bakıcılar sevinçliydi, bu yıl aralarından 4’ü Mısır’a yollanmış, işaretlenerek; geri dönerlerse, bu gelecek için umut olacakmış: artık kafesten çıkarılıp istedikleri zaman göç etmelerine izin verilecekmiş. Şimdiden sayıları 100’ü geçmiş.
Geçen gün Cihangir’de yürürken, yanımdan geçen türbanlı bir genç kız, bir dükkânının önüne dökülmüş kedi mamalarını gösterip yanındakilere: insanlara da bu kadar özen gösterseler, dünya değişirdi, dedi. Çok doğruydu elbet; ama bunun yapılabilmesi için, ilkin kendisinin, başına sömürücü siyaset cambazlarının okus pokus yaparak geçirdikleri bez parçasını çıkarıp atması; yeryüzündeki adaletsizliklerin düzeltilmesi, haksızlıkların giderilmesi için, Kelaynaklara bakan insan kardeşleri kadar çalışıp emek vermesi gerekirdi. Bir gün yapabilir mi dersiniz?
Gaziantep’e varışımız da epey gecikti, dolayısıyla, ünlü Zeugma Mozaik Müzesi’ni gezme ertesi güne kaldı.
Sabah ilk işimiz Müze’ye gitmekti. Doğrusu, yıllardır öyküsünü okuduğumuz mozaikler gerçekten sıra dışıydı. Yine zengin Doğu’yu ele geçirip ürünlerine kavuşmak için yapılan seferler sırasında kurulmuştu, ama Fırat kıyısındaki bu kentte Roma uygarlığı birebir canlandırılmış; mozaik ustası, varlıklı kişilerin evlerini bezemek üzere, inanılmaz yapıtlar ortaya koymuş. Sonra, ataerkil talancı düzensizlik, Sasani adıyla gelmiş, bu güzelim kenti yerle bir etmiş, yakmış yıkmış. Aradan yüzyıllar geçmiş, kent kazılmış, yapılar, mozaikler, yontular, çanak çömlek ortaya çıkarılmış. Ancak, bu kez sular gelip her şeyi altına almış; burada sergilenenler, suyun basmasından önce kurtarılabilenlerin bir bölümü. İnanılmaz. Unutulmaz! Neyse ki bir de belgeselini alabildik, öyle bir kez görmekle yetinilecek gibi değil çünkü.
Antep’te yediğimiz öğle yemeği, lahmacunlar, pideler, Alinazikler, baklavalar ağızlarımızda çok tatlı anılar bıraktı kuşkusuz.
Sonra ver elini Antakya. O yol da harika. Asi Nehri’nin getirdiği bereket, püskürük kayaların, dağların, yamaçların, koyakların oyası verdiği coşku, sevgili Antekeli ozan dostum Ali Yüce’nin şiirleri gibi yalın, büyülü, çarpıcı.
Defne Şelaleri karşısında yediğimiz son öğle yemeği de unutulmazlar arasında yer aldı: getirilen yöreye özgü meze tabağı, seçtiğimiz özel yassı içli köfte, yeşil otlar, ve hepsinin üstüne dillere destan Künefe! Lezzet o düzeyde ki, miğdelerimizin barındırma sınırı çok çok aşıldı. Bereket tertemiz, nemsiz hava soluk almamıza izin verdi.
Sonra yörenin özel dokumalarını, şalları kapışmaya sıra geldi. Önce bunları boyunlarına dolayıp hanımlar, ardından onlara bakan beyler mutlu oldu.
Yeniden yola düşüş, Adana, uçak, İstanbul.
Doğrusu, insanları binlerce yılın uygarlık kalıntıları üzerinde en acımasız yoksulluk ve yoksunluk içinde yaşatılan; her gün mayınlarla parçalanan, kurşuna dizilen güzelim Anadolu köşemize soluk soluğa da olsa gidebilmek büyük ayrıcalıktı. Hele bunun barış ve kardeşlik içinde, aşın işin paylaşıldığı günlerde yapılabildiğini düşleyin!
Beceririz belki bir gün. Zaten ya beceririz, ya da bizi iyice becerirler.
Sözümüzü Antekeli Ali Yüce’yle bağlayalım.
ABOVVV*

Biz Mürselikli kadınlar
Geceleri tütün dizerik
Acılarımızı dizerik ipe
Karanlığı dizerik abovvv
Yüzlerimiz ay tutulur
Yıldız tutulur gözlerimiz

Kök sökerik gündüzleri
Geceleri kömür yakarık
Karanlığı yakarık abovvv
Ağaçlar ürker geceden
Biz ürkmezik abovvv

Biz Mürselekli kadınlar
Kazma kazarık çüt sürerik
Yorgunluk ekerik toprağa
Gürültüye bata çıka
Bir uçak geçer üstümüzden
Bizi duyamaz abovvv

Kurumuş kenger çalıları
Karanlığa bata çıka
Dörtnala geçer yanımızdan
Onlar mı rüzgâra binik
Yoksa rüzgâr mı onlara
Seçemezik abovvv

Sessizliğe bata çıka
Ayışığında biçin biçerik
Yorgunluk biçerik abovvv
Ayışığında biçin biçerik
Bilmezik abovvv
*Bu güzel şiiri unutulmaz bir ezgiyle dinlemek isterseniz Ruhi Su’nun Semahlar adlı yoğunçalarını alın.
Berfin/Bahar. S. 117. Kasım 2007.



.

24 Ekim 2007 Çarşamba

KARŞIDEVRİMİN KÖŞETAŞLARI

Doğanın, evrenin temel işleyiş yasasını biliyorsunuz: birimler, halkalar sürekli birbirine ekleniyor. Başka bir deyişle hiçbir şey yoktan varolmuyor, varken yokolmuyor.
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın külleri üzerinde, Atatürk Devrimleri ile kuruldu; elbet bu devrimin karşıtları da vardı, hem de Mustafa Kemâl’in en yakın arkadaşları arasında. Bunlardan İsmet Paşa, Anadolu’ya geçip Kurtuluş Savaşı’na katılmazdan önce, daha 1919’da, Kâzım Karabekir’e şunları yazıyor:
“Kardeşim Kâzımcığım,

Anadolu’da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zeminde, Amerikan milletine müracaat edilse, pek ziyade faydası olacaktır, deniyor ki ben de tamamiyle bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalamadan Amerika’nın murakabesine tevdi etmek yaşayabilmek için yegâne ehven çare gibidir…”
Seslendiği Kâzım Karabekir, yanına başka “Gönüllü Devşirmeler”i, Rafet Bele, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay’ı alarak, 17 Kasım 1924’te, adı bile her şeyi anlatan Terakkiperver (?) Cumhuriyet Fırkası’nın izlencesinde bakın neler var:
“Parti, limanlara giriş çıkışta alınan gereksiz gümrük vergilerinin derhal kaldırılmasını savunur. İç ve dış transit ticaretin gelişmesini önleyen bütün kısıtlama ve engeller kaldırılacaktır. Ulusal sanayinin korunması için konan kısıtlamalar kaldırılacak, ithalattan alınan gümrük vergileri azaltılacaktır. Ekonomiyi yeniden kurma zorunluluğu dolayısıyla ‘yabancı sermaye’nin güveni kazanılmaya çalışılacaktır. Her türlü tekelin, bu arada devlet tekellerinin çoğalması önlenecektir. Merkezi yönetim yerine yerel yönetimler geliştirilecek, ülkede ‘liberalizm uygulanacak, devlet küçültülecektir’. Halkın dini inançlarına saygı gösterilecektir.”
Aynı Rauf Orbay, yine 1924’te, TBMM’de şunu ilân etmekten çekinmez: “Devrimler bitmiştir. Bu, Devrim sözünü sevmeyen sermayeyi ürkütmektedir.”
İMF, Dünya Bankası, AB dayatmaları için daha 1924’te kucak açılmamış mı? Bütün bunlara ancak 15 yıl dayanabilmiş Ulu Önder’in ölümünden sonra artık meydan boştur. Nitekim, daha 1939 Nisan’ında, Milli Şef, ABD ile ilk ikili anlaşmayı imzalar.
Sonraki yasal hazırlıkları da ona yaptırır Lozan’da “gün gelecek şimdi aldıklarınızın hepsini teker teker geri alacağız” diyenler:
- 24 Ekim 1945’te kurulan BM katılır.
- 14 Şubat 1947’de Dünya Bankası’na girer.
- 11 Mart 1947’de İMF’yi kabul eder.
- 22 Nisan 1947’de Truman Doktrini’ni benimser.
- 4 Temmuz 1948’de Marshal Yardımı’nı kabul eder.
Hey gidi hey! AB, bize boşu boşuna para vermez, kim bilir arkasından neler isteyip yapacak? diyerek 350 000 Avrupa lirasını geri çeviren Rize köylüleri! Ankara’daki yönetimin başına bu görüşte birini getiremediniz ne yazık ki!
Şimdi başımıza bütün çorapları örenlerin önünde gelen şu ünlü NATO’ya giriş başvurusunu da 4 Mayıs 1950’de yine Milli Şef yapmış, yürürlüğe koyma DP’ye kalmış.
23 Şubat 1945’te, ABD ile bir anlaşma daha imzalamış: “T.C. Hükümeti, kendisinden beklenen hizmetleri, kolaylıkları ABD’ne temin edecektir.”
Bu “Karşılıklı Yardım(?) Antlaşması”nın 5. maddesi de şöyle diyor: Türkiye, parasını ödemiş olsa bile, ABD Başkanı gerekli gördüğünde, aldığı malzemeyi geri vermeyi kabul etmiştir.”
27 Aralık 1949’da, ABD-Türk Eğitim Yarkurulu oluşturuluyor; Yarkurul’un başkanı Amerikan Büyükelçisi; 4 Türk, 4 Amerikalı üyesi var, oylar eşit çıkarsa, kararı Yarkurul Başkanı verecek. Peki bu Yarkurul’un aldığı ilk temel kararlardan biri ne acaba? Köy Enstitüleri ile Halkevleri’nin kapatılması!
Daha öncesini bırakın, 1492’den beri bütün dünyayı amansızca, acımasızca sömüren Batılı ülkeler insana “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” getirir mi?

1 Ekim 2007 Pazartesi

TÜRBANIN ARDINDAKİ

Dolarla-bilgisayar oyunlarıyla gerçekleştirilen Amerikan darbesinden sonra, sıra bunun yasal kılıfını hazırlamada; aynı kaynaklardan beslenen gönüllü devşirmelere hazırlattırılan Anayasa tuzağı henüz açıklanmadı, ama sızdırılan haberler arasında AKP işbaşına getirile beri gündemden düşürülmeyen türban da var elbet. Ortadoğu’ya, Ona bağlı olarak bütün dünyayı, kaynaklarını sömürmek isteyenler kadınlara peçe taktırarak bu iğrenç oyunu gizliyorlar okutulmamış yığınlardan.
Ama arada işin aslını bilip söyleyen dürüst dünya yurttaşları da var elbet, hèlâ; Erol Manisalı’nın 28 Eylül’deki Cumhuriyet yazısı bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi. Sevgili dostum Halûk Tarcan da konuya ışık tutan bir ileti gönderdi; gelin oradaki bilgileri paylaşalım:
“Erkekler kadının bir tel saçını gördüklerinde tahrik olurlarmış; buna engel olmak için kadınların türban takması gerekirmiş(?!) Burada iki çirkinlikle karşılaşıyoruz:
1- Kadın dediğimizde, yâni dişileri kastettiğimizde, analar, akrabalar, kız kardeşler, öğretmenler, meslek sahibi tüm kadınlar giriyor içine…demek ki erkekler, bunların arasında hiçbir ayırım yapmadan, bir tel saç gördüklerinde yalnız cinsel güdüleri şaha kalkmaktadır.
2- İşin ikinci yanıysa çirkinlik değil, düşüncesizlik çerçevesine giriyor: Allah, insanları iki cinsli olarak yaratmış, soyun sürebilmesi için de cinsel arzuyu ikisinin de içine yerleştirmiştir.
Bu açıdan bakınca, Allah’ın verdiği akıl’la düşünürsek, kadınların da erkeklerin örtünmelerini isteme hakkı doğuyor. Örneğin, kısa kollu gömleğinin altından kasları görünen yontu gibi bir delikanlı kadınlarda bu erkeğe sarılma duygu ve düşüncesi yaratabilir. Hele kocası çirkin ve çelimsiz ise…Mantık, bu erkeğin de örtünmesini gerektirir. Öyleyse, türbanın kökenini başka yerlerde aramamız gerekiyor.
Açıklamaya, “türban” sözcüğünün Fransızca’da “sarık” anlamına geldiğini anımsatarak başlayalım. Osmanlı’nın son döneminde sarık “turban” adıyla Fransızca’ya girmiştir (Larousse). Sarık, “tülbent”in en iyi türü olan mermer şâhi’den yapılırdı; dokusunun inceliği, sarığın sarılmasını kolaylaştırırdı. Fransız kulağı tülbent’i tülban diye algılamıştır.Bu da zamanla türban’a dönüşmüştür.
Budun(kavim)bilim (etnoloji) başı örtmenin kökenini Taş Çağı’na dek indirir. O günlerde insanlar, ölümden sonra saç ve tırnakların uzamayı sürdürdüklerini görmüş, bunlarda gizli bir kudretin varlığına inanıp korkmuşlardır. Bu nedenle, çatışmalarda tutsak aldıkları kralların kafa derilerini yüzer, saçlarını yok ederlerdi. 35 000 adadan oluşan Endonezya’da çalışan, Fransız Bilimsel Araştırma Merkezi’nden arkadaşım Gérard Nougarol şöyle bir olay anlatmıştır: bu adalardan birinde, çatışmalarda üstün gelen aşiret, yenilen aşiretin önderinin kafa derisini yüzdükten sonra, saçlarını ince jiletle ince ince doğrayıp pirince katarak hazırladıkları “kudret pilavı”nı yemekte, böylece o reisteki kudretin kendilerine geçeceğine inanmaktadırlar; günümüzde Endonezya yönetimi bunu yasaklamıştır.
Saç ve tırnaklardaki kudretle Tanrı’nın karşısına çıkılamayacağına göre, saçlar örtülmekte, eller yen içine saklanıp tırnaklar gizlenmektedir; el pençe divan duruşun kökenini burada aramak gerekir.
Bu alışkanlık, gelenek hâlinde bütün dinlere girmiştir:
- Budistler, saçları kökünden kazıyarak sorunu çözmüştür.
- Hıristiyan kadınları kiliseye saçların ve kollarını örterek girerler.
- Musevilerde, dinadamları sürekli siyah mölon şapka takarlar, Tanrı’nın verdiğıi kudreti simgeleyen saçların kesmeyip uzatırlar.
Buna Hıristiyanlarda da rastlanır: Roma’da, Temmuz sıcağında kalın çorap giydiğini sandığım bir kadının, aslında doğduğundan beri bacak kıllarını kesmemiş olduğunu kendi gözümle gördüm.
- İslâm’da, Hac ziyareti sonunda ya tıraş olunur ya da saçlarından, simgesel olarak, bir tutam kesilir.
- Hz Muhammed’in, 50 derece yaz sıcağında, kadınları SIKMABAŞ dolaşmaya zorlamış olacağı düşünülemez; sıcak o kertededir ki, erkekler entari giyerler, altında ne don vardır, ne pantolon.
Hürriyet’in 14 Eylül tarihli sayısında Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun, Referans gazetesiyle yaptığı söyleşiden bir alıntı vardı: Tarih boyunca, başortösü Müslüman olmanın ve sayılmanın ön-şartı HİÇ olmamıştır.”
Evet, bilimsel tarihsel gerçekler, doğrular bunlar; ama işin aslını azıcık aklı eren herkes biliyor: şu körolası erk düşkünlüğü, okutulup aydınlığa kavuşturulmamış yığınları daha da ürkütüp köle hâlinde elinin altında bulundurmak üzere uydurdu bütün bu zırvaları, daha da uydurmakta.
Dinlerarası diyaloglar, uygarlıklar arası işbirlikleri hepsi hepsi düzmece: tek amaç var, parasal ve siyasal, elbette askersel gücü elinde toplayıp yerkürenin kaynaklarına el koymak. Oysa dört din de, kitapları da ölümlü olduğumuzu, bu gezegendeki konukluğumuzun sınırlı olduğunu durmadan anımsatır zavallı kullara.
Nitekim, sevgili Bânû Avar, yeni dönemin ilk izlencesinde, 1 Etik akşamı, elden geldiğince geç saatte, TRT 1’de, Kerkük bölümünde, alçak Amerikalılarla Batılı suçortaklarının zavallı Irak’ı nasıl yerle bir ettiklerini, milyonlarca insanı nasıl göz kırpmadan öldürdüklerini, özellikle Musul-Kerkük petrollerine el koyabilmek üzere, dünün donsuz Kürt aşiret reislerini nasıl desteklediklerini, onlara geçici de olsa bir Kukla Devleti nasıl kurdurduklarını bütün belge ve bilgileriyle bir kez daha gözler önüne serdi. Lozan’da Musul ve Kerkük’ü elimizden almak üzere çevirdikleri dolapları bir daha vurguladı. Gel gör ki, sevgili Mustafa Kemâl’in bıkıp usanmadan yinelediği gibi, bir yurda., ardından bütün dünyaya yapılacak en büyük, en korkunç dönekliğin yerli işbirlikçilerden geldiğini bütün dünya halkları sayısız kez yaşadı, yaşamakta. Bakalım ne zaman bozulacak bu iğrenç oyun.
Türkiye’nin başında Atatürk, Rusya’nın başında Fidel Castro olabilseydi, Amerika ve kıyım ortakları bütün bunları yapabilir miydi?
Tam da bugünlerde, İstanbul’da adı boyundan büyük bir sergi sürüyor: Sanat Hiç Bu Kadar İyimser Olmamıştı. Dünyayı kan götürüyor, sanat iyimsermiş, aman ne güzel! Bu palavraya küratörlük mü kürdanlık mı ne eden şaşkın, nereden kimden aldığını çok iyi kestirebileceğiniz bir buyrukla, serbest piyasa soygununun önündeki en büyük engele saldırmış: Atatürk ve devrimleri. Bütün bunlar zorlamaymış; oysa bakın Irak’ta en küçük bir zorlama var mı? insanlar seve seve can veriyor, petrol veriyor, Mezopotamya uygarlığının talan edilmesini alkışlıyor, soyuldukça zil takıp oynuyor. Kerkük’te sokakta akan lağım suları kimsenin keyfini kaçırmamış; arada ağlayan kadınlar, ayda 100 dolara geçinme başarısından öbür dünyaya gitmeden cennete ulaşmanın mutluluğu içindeler, yaşlar, sevinçten.
Amerikan uşağı zibidi (bu güzel terim, unutulmaz yazısında sevgili Hikmet Bila’nındı, ödünç aldım) insanlık tarihinin en dünya ve insansever önderine rahatça dil uzatabilir, görevi budur; peki bu sergiyi düzenleyen, parasal destek sağlayan iki ünlü Türk (?) üretim kurumunun başındakiler bu rezilliğe neden göz yumuyor? Göz yummayı bırakın, neden izin verip alkış tutuyor acaba? Ülkemizin talanı, Cumhuriyet’in yıkımı tamamlandıktan sonra, kendilerine Amerikalı ya da Avrupalı soyguncular pastadan pay ayırır mı sanıyorlar dersiniz?
Berfin yayınevi, dört yeni kitabını gönderdi; Kora Yayın’ın bastığı kitapların biri roman, Hüseyin Şengün’ün Eylül Sürgünleri; Raşit Kara’nın da iki kitabı var, biri deneme: Filizkıranlar; öbürü anlatı, Medeniyete Yürüyüş. Son kitapsa şiir, Fâni Aydoğan’ın Sadeleşmek’i.
Sözümüzü sevgili Ali Yüce’nin bir şiiriyle bağlayalım.
ATATÜRK KAPINIZI VURSA
Sizin oralarda havalar nasıl
Yağmur yağar mı yalnızlık yağar mı
Gök gürlerken kulaklarınız kaç tanedir
Gurbete çıkar mısınız kazmanız omzunuzda
Treni kaçırsanız kazmanızın sapı kırılsa
Elleriniz çimlenir mi ceplerinizde

Sizin oralarda geceler nasıl
Derin mi dipsiz mi çumçukur mu
Karanlık acı mı çiğnerken
Yapış yapış mı ağzınızda
Işığı görseniz tanır mısınız
Evet mi hayır mı inşallah mı
Komşunun radyosu ne söyler akşamları
Dinlerken bir sızı girer mi içinize
Sevdanızı nerenize korsunuz eskidikçe

Eviniz kaçıncı katta kaç oda
Yerin altında mı üstünde mi
Ayrı mı oturursunuz balam
Yoksa keçilerle beraber mi
Evet mi hayır mı bana ne mi
Bir sabah Atatürk kapınızı vursa
Duymasanız bir daha vursa
Tarihin kulakları çınlar mı

Daha ne var ne yok sizin oralarda
Pazara gider misiniz alış veriş nasıl
Soğanın kilosu oy’u tanesi kaça
Sizin oralarda demokrasi nasıl
Baltalar kişner mi heykel görünce.

Berfin/Bahar. S. 116. Ekim 2007.