Yerel seçimler, hani şu dillerden düşürülmeyen demokrasinin, halkerkinin, Küba ve şimdi onun sağlıklı yoluna girmeye başlayan Güney Amerika ülkeleri dışında hiçbir yerde bulunmadığını, bulunamayacağını bir kez daha kanıtladı.
Önünüze bir Türkiye haritası koyup bakın, ilerici, kurtarıcı olduğu söylenen, öyle olması hâlâ umulmak istenen CHP’nin Belediye Başkanlıklarını aldığı illere bakın; anamalcı düzensizliğin allak bullak ettiği toplumsal yaşama; kökünden sarstığı çağdaş bilimsel eğitime; en zehirli masalları 24 saat yayan basılı ya da görsel iletişim araçlarına karşın, halkın yine de henüz o kadar aç kalmadığı, çevrilen dolapları öğrenip düşünebildiği; daha da önemlisi, başkan adayı olarak her şeye karşın yalnız kendi seçmenlerini değil, bütün yöre halkını gözetip düşünebilen insanların ortaya çıkabildikleri iller ilçeler.
Peki ya ülkenin geri kalan yanları, başka bir deyişle ezici çoğunluğu?
Oralarda her şey acıklı mı acıklı; toprak ya da siyaset ağaları koşulsuz egemen; halk tam anlamıyla köle gibi; ya kandırıcı yerel yağmaya ortak oluruz umudunda, ya da küresel uyutmanın kıskacında bağımsız bölge, devlet oluruz, televizyonların dünya cenneti (?) olarak gösterdikleri Avrupa’ya, Amerika’ya benzer bir elimiz yağda bir elimiz balda yaşarız masalıyla uyumuş durumda.
Kemâl Kılıçdaroğlu gibi dürüst, alçakgönüllü, tutarlı bir insan yetiştirebilmiş Tunceli, ezici çoğunlukla ABD, AB hokkabazlarının tuzağına düşmüş olarak çıktı seçimden.
Evet ama kusur orada yaşayan insan kardeşlerimizin mi? İnsanların beyinlerindeki en son katmanı, alın bölgesindeki yumruları kullanabilmeleri için, hiç değilse Edirne, İzmir, Antalya, Eskişehir halkı kadarcık rahatlık ve güven içinde olmaları gerekir; Tunceli ya da Diyarbakır, Van halkı kadar sıkıştırılırsa, ancak en alttaki timsah beynini kullanabilir; canlı kalabilmek için gözünü kırpmadan benzerlerini öldürmeye; eline geçen, gözünün gördüğü her şeyi talan etmeye; belediye başkanlığı ya da muhtarlık için kandaşını, hısımını bile kıtır kıtır kesmeye girişir. Ve bütün bunları o korkunç büyüleyici sözcük uğruna yaptığını sanır: demokrasi.
Oysa, hep yineliyorum, toprağı işleyerek ilk uygarlığı geliştirmiş olan çiftçi atalarımızın bıraktıkları yerden alıp uygarlığı hani şu kent denen, gün geçtikçe cehenneme döndürdüğümüz yerleşim birimlerine taşıyabilmemiz için anaerkil düzenin sağladığı vazgeçilmez şeyin, kesin kadın erkek eşitliğinin yaratılması; başka bir deyişle hepimizi yetiştirecek anaların Köy Enstitüleri’ndeki ya da Küba’daki gibi en son bilgilerle donatılmaları gerekirdi.
Sevgili Çağrı Kınıkoğlu’nun filmi Nâzım’ın Küba Yolculu’ndaki orta yaşlı hanımın dediği gibi, 1959’dan bu yana eğitilip donatılan Kübalı kadınların, kızların elinden kimse geri alamaz artık aydınlığı, kişiliği, gerçek devrimciliği.
Ama anamalcı düzensizliğin baş bekçisi ABD’nin pençesinde yaşayan ülkelerde bunun tomurcuklanabilmesi için daha çok acılar çekilecek, çok canlar verilecek.
Üstelik, hastalığın nereden kaynaklandığını, kuruluş yıllarının başlarında, 1802’de, henüz çıldırmamış başkanlarından biri, Thomas Jefferson; Maliye Bakanı arkadaşına yazdığı mektupta bakın neler demiş:
“Özel bankalar, özgürlüklerimiz açısından, savaşa hazır bekleyen ordulardan çok daha tehlikelidir. Amerikan halkı parasının denetimini onlara bırakırsa, özel bankalar ve çevrelerinde büyüyüp serpilecek bütün öbür kurumlar önce para şişkinliğiyle, sonra işsizlik ve durgunlukla, insanları her şeyden yoksun bırakır; çocukları, günün birinde, atalarının ele geçirdiği bu topraklarda bir de uyanırlar ki, ne evleri kalmış ne barkları.”
Nasıl gerçekçi bir öngörü değil mi?
Ama dahası var: bu mektupta uyarılmaya, korunmaya çalışılan Beyaz Avrupalı talancılar güzelim Amerika topraklarını yakıp yıkarken, bilge, uygar Kızılderilileri de, temel besin kaynakları bizonları da kıyımdan geçirirken, doğayla uyumlu yaşamayı işin başına koymuş bu insan kardeşlerimizin önderlerinden biri, Reis Seattle da, 1854’te dönemin Başkanı’na mektup yazmış:
“Topraklarımızı satın almak istiyorsunuz; sizin için toprak alınıp satılan bir şeydir; bizim içinse kutsaldır, atalarımızın ruhunu, anılarımızı, her şeyimizi barındırır. Ve bu toprak üzerindeki her şey, bir bakıma kan bağıyla, birbirine bağlıdır. Havaya, suya, buluta, yağmura, su kıyısındaki kurbağaya sevgi saygı göstermeyi bilemezseniz, çölleştireceğiniz dünyada, inleye inleye can verirsiniz!” demiş.
Demiş ama, bankacılar, ortakları, parayla oynattıkları siyasetçiler, askerler kulak asabilir miydi bu uyarılara? O zavallı şaşkın yaratıklar küresel harakiri’den başka bir şey yapamazlar.
Dünyayı baba oğul Bush’ların birer canavar olduklarına inandırıp, yerine ince, kıvrak, güzel dans eden Obama’yı geçirdiler, milyonlarca sokak ya da televizyon izleyicisinin bir karış açık ağızları karşısında.
Ama bu yeni kırma büyücü çırağı, örneğin motor devi (?) General Motors’un yana yakıla beklediği dolarcıkları bulup veremiyor; bulamaz, veremez elbet çünkü arkasında gerçek bir üretim kalmamış o sanal dolarların. İlk Körfez Savaşı’ndan beri Ortadoğu halkların kırarak, silah üretimiyle, petrol yağmasıyla iyi kötü ayakta durdular, ya da duruyormuş gibi yutturdular. Ama artık ona da olanak kalmadı; durum bütün çıplaklığıyla ortaya dökülmeye başladı; birbiri ardından kapanan işyerleri, sokağa atılan milyonlarca insan.
Şimdi, Orta Asya petrollerine ve öbür kaynaklarına rahatça el koyabilmek üzere, Türk askerini Afganistan’a, Pakistan’a sürebilmek için geliyor bin bir tantanayla. Korkudan ödü patlayarak, yolda burnum kanar benimkinden bulamam, kan yitiminden ölürüm diye uçağına üç beş kandaş köle alarak geliyor.
Ve bütün bu rezillikler dünyaya gerçek halk yönetimi, demokrasi diye anlatılıyor bıkıp usanmadan!
Sonra ülkemde kimi iyiniyetli insanlar, Bilim Teknik dergisinin kapağına Darwin ve evrim kuramı konamadı diye yeri yerinden oynatmaya kalkıyor; gözü kör gericilik, acımasızca, inatla bütün dünyayı soyup soğana çevirme kararı bizim geç kalmış gözü dönmüşlere özgüymüş gibi!
Dedim ya, önümüzde çok büyük acılar, inanılmaz kırımlar duruyor.
*
Neyse, bu yol uzun, acı, çileli.
Gelin yine sanata, şiire sığınalım.
Beyoğlu’nda yürürken, sevgili Turgay Fişekçi çıkageldi karşıdan; kucaklaştıktan sonra küçük el torbasını açtı, bunu sana armağan edeyim bari deyip son kitabını imzaladı: Hep Seni Sevdim/ Bir sürgünün Paris Günleri.
Adından da anlaşılacağı gibi, ülkemizdeki siyasal baskıdan kaçıp Paris’e sığınan Yusuf ile Aslı arasındaki sevdayı temel alan roman bu kentle, İstanbul’la, yurdumuzla, dünyayla ilgili bir sürü düşünceyi, çağrışımı söyleşi havasında yansıtıyor okura.
Günlük yaşamın yıpratıcı vuruşlarından yorulanlar için bire bir.
*
Sevgili dostum Nihat Ziyalan, hiç beklemediği zamanda çok uzaklara, Avustralya’ya savrulmuştu. Oralarda ne yaptı, nasıl yaşadı, geçimini neyle sağladı, bilmiyorum. Başka bir can dostum, ressam Muhsin Kut, aynı ülkede, inanılmazı başarıp yıllarca sana fabrikasında işçilik yapmak zorunda kalmıştı da…
Ama sevgili Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın güzelim deyişiyle, ses bağrağı’yla, Türkçe’yle ilişkisini hiç kesmedi; sürekli yazdı, üretti; öyküleri, şiirleri eksik olmadı dergilerden.
Varlık yayınevi, Yasakmeyve dizisinde yayınlandı son şiirlerini; sağolsun, bana da yollatmış Tomurcuk Sevda’yı. Gelin oradan bir şiiri birlikte okuyalım.
On kilo
İlkokulu bitirdiğimde,
keşfettim seyretmeyi.
Körüğü;
örsle çekiç arasında biçimlenen,
kora kesmiş pelteyi.
Demircinin karşısında;
dikilip dura, boynum uzayıp giderken,
fark etti babam.
Çekiç, balyoz seslerinin ortasına
çırak koydu beni.
Hemen tutturulan balyozu elimde tartarken;
“ On kilo” dedi ustam,
başladı çekiciyle yol göstermeye.
Üç balyozcu;
Sıram geldiğinde omzum üstünden;
güm!
Örs-balyoz
her vuruşta;
duyumsadım,
biçimlenmeyi gövdemde.
Gözledim yolunu günlerce,
sınıfımdaki kızların.
Babam geçti her gün başını sallayarak,
gözünü kaçırarak annem.
Gümletip on kiloyu;
taş taraklarını biçimlendirdim.
Bekledim kızları;
çıplak tenimde kaysın bakışları,
düşmemek için tutunsunlar yürek vuruşlarıma.
Bekledim,
o sokaktan geçmeyen kızların bakışlarını.
Bekliyorum,
Sydney-Blacktown’da.
Berfin/Bahar, Nisan 2009. s.134.
1 Nisan 2009 Çarşamba
1 Mart 2009 Pazar
ERCAN ÖZAKSOY
Ercan Özaksoy, caza gönül vermiş bir dostum; yaşamın önüne çıkardığı olasılıkları yazgıya dönüştürmeyi başarmış ender insanlardan biri.
Önce doğarken kulağı müziğe yatkın doğmuş; birinci talih, buna uygun eğitime kavuşması olmuş, konservatuarda piyano ve viyolensel öğrenmiş. Sonra esen yeller onu yurt dışına uçurmuş; askerlik için dönmüş; hizmetini tamamlarken, günde 8 saat çalışarak piyano çalışını ustalaştırmış. Talihin ikinci büyük armağanı, Paris’te, tiyatro dünyamızın sıra dışı insanlarından Mehmet Ulusoy’la karşılaşıp ona müzikler tasarlaması olmuş. Bir kez Fransa’ya adım atınca, Montreux Caz Şenliği’ne ulaşma olasılığı artar elbet. Bu fırsatı da yaratmış ya da kullanmış, ünlü flütçü Herbie Mann’la çalma mutluluğunu yaşamış.
Sonra yine yurda dönmüş. Biz bu dönüşünden sonra tanıştık. Bu tanışma da aslında kendi yazgısını nasıl bilinçle çizdiğine yeni bir kanıt.
Bir Pazar telefon çaldı, bir ses: “Biz sizin ‘Bedensel Boşalmanının İşlevi’ adlı kitabınızı aldık, okuduk, sizinle tanışmak istiyoruz; gelebiliyir miyiz?” diye sordu. Gelenler, Nezih Atalay ile Ercan’dı. Kitapçının camekânında Reich’ın bu yapıtını görmüşler, içinde cinsellik var ya, almışlar, ama bakmışlar ki sevişme yollarını değil, başka şeyleri anlatıyor. Etkilenmişler, tanışmak istemişler.
O Pazar’dan beri, en yakın dostlarım arasındalar. Zaman içinde, Nezih benim de, Sevil’in de, Nilgün’ün de özenli dişçisi oldu ayrıca. Ercan’ı çalıştığı bir iki kulüpte dinledik; ama sonra koşullar değişti, biz yavaş yavaş eve kapanmak zorunda kaldık, Ercan’ı izleyemedik. Ancak ona son büyük piyango çarptı bu arada: mutsuz biten ilk evliliğinin ardından, taa çocukluğunda sevdiği Leyla ile buluştu, evlendi. Ve bu evlilik ona aradığı dinginliği, duygusal-düşünsel desteği getirdi.
Bir süredir birbirimizden haber alamıyorduk; geçende aradı, Hüthüt adında bir cd hazırlamış, onun tanıtımı için Galata kulesinin dibindeki, bizim hiç bilmediğimiz., oysa dünya çapında ünlü Nardis Kulübe çağırdı. Orada çalışan genç arkadaşlarının da katkısıyla hazırladığı albümden parçalar çaldı, hem de 39.5 ateşle yanmasına karşın.
Basta Kaan Yıldız’ın, davulda Ediz Hafızoğlu’nun yer aldığı albümde, Ercan’ın Paris’teki en yakın yoldaşlarından Ali Dede Altuntaş’a adanmış, Neyzen Tevfik’in sözlerini dillendiren To Dede adlı parçayı Yaşar seslendirdi. Quantum Hicaz’a da Yahya Dai katılmış.
Yıllardır arı duru caz dinlemiyoruz canlı olarak; Ercan bizi alıp eski günlerimize, İstanbul Şenliği’ne dünyanın en ünlü müzikçilerinin geldiği günlere götürdü. Mavi Karadeniz adlı bestesini dinlerken, Dave Brubeck’in ünlü Take Five’ı dolaştığı belleğimde; Brubeck’in İstanbul’a şöyle bir uğramış bir yabancı olarak kavradığını sevgili Ercan çok daha derinden duyumsayıp dile getirmiş: Karadeniz ezgileriyle müziğin evrensel dili arasındaki kucaklaşmalar.
Ne diyebilirim canım Ercan? 30 yılda altı üstüne getirildiği ölümsüz sandığımız bütün değerleri çöpe atıldığı, milyarlarca insanın aç açıkta bırakıldığı dünyamızda, müziğinle, piyanonla ayakta kalmayı başardın. Ne mutlu sana da, biz yakın dostlarına da!
*
Geçmişten gelen başka bir ses, Ankara Sanat Tiyatrosu AST oldu.
Filiz Ofluoğlu’nun Ariel Dorfman’dan çevirdiği Ölüm ve Kız’ın Kenterler Tiyatrosu’ndaki galasına çağırdılar; koşarak gittik elbet.
Bu oyunu, Tiyatro Pera’da, Genç Kız ve Ölüm adıyla oynandığı zaman görememiştim; sonra zaman zaman sözün etmiştik sevgili Ayşe Lebriz Berkem’le. Kısmet AST’aymış.
Oyun, Şili’de askeri yönetim zamanında çekilen acılara, yapılan işkencelere değiniyor; Paulina Salas o dönemin kurbanlarından, yaralı, öfkeli bir kadın. Eşi Gerardo Escobar, o dönemde işlenen suçları araştırmak üzere oluşturulan yarkurulun üyesi bir hukukçu; Roberto Miranda’ysa, tutuklulara işkence edenlere eşlik eden hekimlerden biri. Dolayısıyla, Paulina’nın sorgularında da bulunmuş; işkenceye, dahası kızın ırzına geçmelere katılmış.
Oyunda, rastlantının bir araya getirdiği işkenceciyle kurban arasındaki gecikmiş hesaplaşmayı izliyoruz.
Ama yazar, kanımca, işin kolayına kaçmış; o dönemde hemen hemen bütün dünyada yaşanan korkunç olayları, çaresiz bir insanın ırzına geçmeye indirgemiş. Üstelik, anamalcılığın yerküredeki canlı cansız bütün varlıklara yaptığı akıldışı işlerin hepsinin acısını genç kadının öfkesinde toplamış; o kızın ırzına geçti ya, Gerardo da adamı düzebilse, ödeşmiş olunacak, çekilenler; dünyayı sömürenler, tam da bugünlerde Güney Amerika’da toplanan eski sömürgelerin bütün insan kardeşlerine Yeni Bir Dünya Mümkün diye avaz avaz bağırdıkları, bunun somut örneklerini gözler önüne serdikleri günlerde, anamalcılık düzensizliğini sürdürmekte direndikçe ileride yaşanacaklar silinip gidecekmiş gibi.
Yerleşik düzensizliğin kanıtı başka bir ucuzluk da, Paulina’nın, elinde tabanca, Gerardo’ya sorduğu “kaç kez yattın o yosmayla?” sorusu; dünyanın, Şili’nin geçirmekte olduğu büyük değişim içinde, bu küçük kentsoylu sorusunun ne işi var? Miranda’nın, konumundan yararlanıp elinin altındaki kurbanların bir de ırzına geçmesiyle olay kasırgası içinde bir kadınla erkeğin bir gün, bir gece baş başa kalması, sarılıp sevişmesi arasında en küçük bir benzerlik var mı? Yeni Bir Dünya Mümkün diyenlerin hâlâ bu çağdışı kıskançlıkla oyalanmasına izin olabilir mi?
Yeri gelmişken, bu çarpıcı sözün, Yeni Bir Dünya Zorunlu biçiminde değiştirilmesi gerektiğini belirtmek isterim: çünkü şimdi dünyanın büyük kesiminde yürürlükte bulunan gizli ya da açık anamalcılık vebası biraz daha sürerse, kurtarılacak bir şey kalmayacak elimizde.
Oyuna dönersek, Süavi Eren’in sahneye koyduğu, Ebru Acar, Tolga Tuncer ve Mehmet Akay’ın görev aldıkları oyun, salonu dolduran, çoğu tiyatro dünyasından izleyiciler tarafından coşkuyla alkışlandı. Bir süre önce izlediğim Ferhan Şensoy’un 2019 adlı oyununa oranla daha çok tiyatro emekçisi vardı Kenterler’de. Neye yormalı bunu?
Oyunu AST’ın geçmiş yıllardaki oyunlarıyla kıyaslamaya kalkmak son derece anlamsız olur elbet; çünkü 60’ların, 70’lerin dünyası bütünüyle uçup gitti; hele 80’den, 89’da Berlin duvarının çöküşünden sonra, ne bizde, ne öbür ülkelerde o zamanlar hepimizi zargır zargır titretenlere benzer bir oyun, bir film kaldı. Televizyona tutsak olmuş izleyiciler ne bekliyorsa, ona göre oyun yazılıyor, film çekiliyor artık. Bundan ötürü tek bir kişiyi, kurumu kınamın ne anlamı olabilir?
İnsan kardeşlerim, doğanın verdiği aklı başınıza toplayın, Küba’nın, Güney Amerika’nın ardına düşün; sorumlu, tutumlu, dayanışarak, paylaşarak yaşamayı öğrenin!
*
Söz Küba’dan açılmışken, oradan gelen bir kitaba değinelim: Küba Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal, yazan çizen okuyan bir elçi; daha önce Ortadoğu ile, Filistin’le ilgili incelemeler yazmış; Bağdat Görevi adlı kitabını alıp merakla, pek çok bilgi edinerek okumuştuk.
Bu kez dünyaya, olup bitenlere açık duyargaları karşısına tam gönlüne göre bir rastlantı getirmiş: 2005 yılında, Antalya’da bir toplantıda karşılaştıkları Mehmet Necati Kutlu, 1898’de Abdülhamit’in Küba’ya gönderdiği Enver Paşa ile ilgili bir yazı hazırlamış, ilgisini çeker diye elçiye vermiş. O günlerde Girit’te Yunanlılar bağımsızlık için ayaklanma hâlindeymiş; Sultan Efendimiz de bu ayaklanmayla baş edebilmek için, tam o sırada hem İspanyollarla, hem Amerikalılarla savaşan Küba’dan dersler çıkarıp göndersin diye yollamış Enver Paşa’yı. Paşanın tarihsel açıdan önemli bir özelliği de, sevgili Nâzım Hikmet’in dedesi olmasıymış. O Küba’ya giderken elbette 1961’de aynı topraklara ayak basacak, Küba devrimiyle ilgili en güzel şiiri, Havana Röportajı’nı yazacak torununun yazgısını aklına bile getiremezdi kuşkusuz.
Ama Nâzım’ı, yapıtlarını, bu şiiri yakından tanıyan Abascal’ın beyninde bir şimşek çakmış söz konusu inceleme yazısını alınca: neden Enver Paşa’nın Küba serüvenini anlatan bir roman yazmayayım? Ve bir yılda yazmış da. Yazarken, Küba’da, Enver Paşa’nın ister istemez uğradığı ABD’de ve elbette buradaki belgelerde uzun arama incelemeler yapmışlar Necati Bulut’la; dolayısıyla roman yarı belgesel, yarı kurgusal.
Bu ilginç yapıtı Mehmet Necati Kutlu ile Ceren Karaca Türkçe’ye çevirmişler; Everest yayınları basmış.
Can dostum Mustafa Yıldırım da Karin Moorhouse ile Wei Cheng’in ortak yapıtları Yağmuru Kimse Durduramaz’ı basmış Ulus Dağı yayınlarında.
Karin Moorhouse’la Dr Wei Cheng Afirika’nın çileli ülkelerinden Angola’ya gidiyorlar; sömürgecilerle savaşta dört bir yana savrulan, yaralanan insanlara yardım etmek için çırpınıyorlar.
Şöyle diyor arka kapağında:
“İnsanın, sağlığın, mutluluğun, petrol-elmas uğruna hiçe sayılması; iç savaşlar çıkartılarak elde edilen kazançlar…
Bir halkın, bilincine varamadan sürüklendiği yok oluş…”
Her ülkede, her toprakta petrol ya da elmas yok elbet; ama bütün dünya, o ünlü gülünç-acıklı deyim, küreselleşme uğruna aynı yazgıyı paylaşmıyor mu bugün? Bir avuç tanıma sığmaz çılgın, para, erk (?) uğruna milyonları gözün kırpmadan öldürmüyor, açlığa, yoksulluğa, yoksunluğa mahkûm etmiyor mu? Ve bütün unlar dünyanın bütün dillerinde, en edepsiz yalancı sözcüklerle, “demokrasi, insan hakları” uğruna yapılmıyor mu?
Dünyamızı, insan da içinde üzerindeki canlı cansız bütün varlıkları küresel harakiriye kurban edenler Davos’ta bu akıldışı düzensizliği ayakta tutabilmek için yeni kurnazlıklar düşünürken, Güney Amerika’da, 50 yıl yapmadıkları, çektirmedikleri acı kalmayan Küba’nın erdemli yolunu sonunda görebilmiş ülkeler de bir toplantı yapıyordu: Yeni Bir Dünya Mümkün
Hayır, yukarıda da değindim, artık böyle orta yolla, umut sözcükleriyle avunamayız; hedef belli:YENİ BİR DÜNYA DÜZENİ YARATMAK ZORUNDAYIZ, hem de vakit geçirmeden.
Sevgili Mustafa Yıldırım, bütün kitaplarıyla, konuşmalarıyla bu ne olduğu, nasıl kurulacağı apaçık belli yeni düzenin gerçekleştirebilmesi için gece gündüz emek verenlerden; hem acı hem tatlı bir işlev. Doğa, emeklerinin sonucunu birlikte görmemizi sağlasın!
Deniz Banoğlu ile yıllardır aynı ortamı paylaşırız, dinletilerde, sergi açılışlarında, toplumsal olaylarda karşılaşırız; ama şöyle oturup konuşmuşluğumuz yoktu.
Geçende telefon etti, bir kitap yazdım, ya şu sergiye gelin elden vereyim, ya da postayla göndereyim, dedi. Sergiye gidemedim, gönderdi: Bir Şnitzel Lütfen.
Adından anlaşılacağı üzere, İstanbul’da, Beyoğlu yöresinde geçen bir roman. Almanya doğumlu Nunmacher ülkesini bırakıp önce Fransa’ya, sonra Rusya’ya sığınmak zorunda kalır. Orada evlenir. Arjantin ve Meksika’ya yapılan kısa uğramaların ardından İstanbul’a gelirler. 1931’de, İstiklâl Caddesi’nde şnitzel hazırlayıp bira eşliğinde sunan lokantasını açar. Roman bu ünlü lokantanın parlak günlerini, sonra küresel çalkantılar sonucu geçireceği sarsıntıları anlatıyor içten, duygulu bir dille.
İlginç bir çalışma da sevgili dostum Halûk Tarcan’dan geldi: Kilim ve Halıların Konuşan Damgaları.
Şöyle özetliyor kitapta bize sundukların:
“Ön atalarımız, düşünceyi resim=biçim hâline getiren damgaları kayalara oymuşlar, mağara duvarlarına çizmişler, kilim ve halıları onlarla bezemişler.”
Kendi bastırdığı bu değerli çalışmada Tarcan, bugün de çeşitli halı ve kilimlerde sürüp giden temel damgaların anlamlarını; çeşitli yazıtların Ön-Türk uygarlığı açısından önemini, kısacası bilmemiz gereken sayısız konuyu büyük bir yetkinlikle irdeliyor.
Sözün gerçek anlamında çok yönlü, çok dallı bir çalışma. Meraklısı için tam bir hazine.
Sağolsun, en şaşmaz insanlardan Yekta Güngör Özden her kitabını yollar, her yıl başında sıcak satırlar yazar. Son kitabını, Dünden Kalan adlı şiirlerini de imzalayıp göndermiş.
Yazımızı oradan bir şiirle bitirelim:
Doyamadık
Doğal kavşağındayız yaşamın
Doğumdan ölüme.
Yürüyoruz ağır aksak
Ve bölüne bölüne…
Bu eskilik kalkmalı üstümüzden
Aydınlığa koşmalıyız coşkuyla
Adımlarımız sabırsız
Yüreğimiz ivecen
Kanalıkları yakmalıyız tutkuyla.
Arsız yönelişleri duyguların
Oyalıyor bizi yazık,
Yüreğimize dar gelmeli bedenlerimiz
Oysa
Hiçbir şeyin tadına varamadık.
Kaç kişi kaldık?
Berfin, Mart 2009, s.133.
Önce doğarken kulağı müziğe yatkın doğmuş; birinci talih, buna uygun eğitime kavuşması olmuş, konservatuarda piyano ve viyolensel öğrenmiş. Sonra esen yeller onu yurt dışına uçurmuş; askerlik için dönmüş; hizmetini tamamlarken, günde 8 saat çalışarak piyano çalışını ustalaştırmış. Talihin ikinci büyük armağanı, Paris’te, tiyatro dünyamızın sıra dışı insanlarından Mehmet Ulusoy’la karşılaşıp ona müzikler tasarlaması olmuş. Bir kez Fransa’ya adım atınca, Montreux Caz Şenliği’ne ulaşma olasılığı artar elbet. Bu fırsatı da yaratmış ya da kullanmış, ünlü flütçü Herbie Mann’la çalma mutluluğunu yaşamış.
Sonra yine yurda dönmüş. Biz bu dönüşünden sonra tanıştık. Bu tanışma da aslında kendi yazgısını nasıl bilinçle çizdiğine yeni bir kanıt.
Bir Pazar telefon çaldı, bir ses: “Biz sizin ‘Bedensel Boşalmanının İşlevi’ adlı kitabınızı aldık, okuduk, sizinle tanışmak istiyoruz; gelebiliyir miyiz?” diye sordu. Gelenler, Nezih Atalay ile Ercan’dı. Kitapçının camekânında Reich’ın bu yapıtını görmüşler, içinde cinsellik var ya, almışlar, ama bakmışlar ki sevişme yollarını değil, başka şeyleri anlatıyor. Etkilenmişler, tanışmak istemişler.
O Pazar’dan beri, en yakın dostlarım arasındalar. Zaman içinde, Nezih benim de, Sevil’in de, Nilgün’ün de özenli dişçisi oldu ayrıca. Ercan’ı çalıştığı bir iki kulüpte dinledik; ama sonra koşullar değişti, biz yavaş yavaş eve kapanmak zorunda kaldık, Ercan’ı izleyemedik. Ancak ona son büyük piyango çarptı bu arada: mutsuz biten ilk evliliğinin ardından, taa çocukluğunda sevdiği Leyla ile buluştu, evlendi. Ve bu evlilik ona aradığı dinginliği, duygusal-düşünsel desteği getirdi.
Bir süredir birbirimizden haber alamıyorduk; geçende aradı, Hüthüt adında bir cd hazırlamış, onun tanıtımı için Galata kulesinin dibindeki, bizim hiç bilmediğimiz., oysa dünya çapında ünlü Nardis Kulübe çağırdı. Orada çalışan genç arkadaşlarının da katkısıyla hazırladığı albümden parçalar çaldı, hem de 39.5 ateşle yanmasına karşın.
Basta Kaan Yıldız’ın, davulda Ediz Hafızoğlu’nun yer aldığı albümde, Ercan’ın Paris’teki en yakın yoldaşlarından Ali Dede Altuntaş’a adanmış, Neyzen Tevfik’in sözlerini dillendiren To Dede adlı parçayı Yaşar seslendirdi. Quantum Hicaz’a da Yahya Dai katılmış.
Yıllardır arı duru caz dinlemiyoruz canlı olarak; Ercan bizi alıp eski günlerimize, İstanbul Şenliği’ne dünyanın en ünlü müzikçilerinin geldiği günlere götürdü. Mavi Karadeniz adlı bestesini dinlerken, Dave Brubeck’in ünlü Take Five’ı dolaştığı belleğimde; Brubeck’in İstanbul’a şöyle bir uğramış bir yabancı olarak kavradığını sevgili Ercan çok daha derinden duyumsayıp dile getirmiş: Karadeniz ezgileriyle müziğin evrensel dili arasındaki kucaklaşmalar.
Ne diyebilirim canım Ercan? 30 yılda altı üstüne getirildiği ölümsüz sandığımız bütün değerleri çöpe atıldığı, milyarlarca insanın aç açıkta bırakıldığı dünyamızda, müziğinle, piyanonla ayakta kalmayı başardın. Ne mutlu sana da, biz yakın dostlarına da!
*
Geçmişten gelen başka bir ses, Ankara Sanat Tiyatrosu AST oldu.
Filiz Ofluoğlu’nun Ariel Dorfman’dan çevirdiği Ölüm ve Kız’ın Kenterler Tiyatrosu’ndaki galasına çağırdılar; koşarak gittik elbet.
Bu oyunu, Tiyatro Pera’da, Genç Kız ve Ölüm adıyla oynandığı zaman görememiştim; sonra zaman zaman sözün etmiştik sevgili Ayşe Lebriz Berkem’le. Kısmet AST’aymış.
Oyun, Şili’de askeri yönetim zamanında çekilen acılara, yapılan işkencelere değiniyor; Paulina Salas o dönemin kurbanlarından, yaralı, öfkeli bir kadın. Eşi Gerardo Escobar, o dönemde işlenen suçları araştırmak üzere oluşturulan yarkurulun üyesi bir hukukçu; Roberto Miranda’ysa, tutuklulara işkence edenlere eşlik eden hekimlerden biri. Dolayısıyla, Paulina’nın sorgularında da bulunmuş; işkenceye, dahası kızın ırzına geçmelere katılmış.
Oyunda, rastlantının bir araya getirdiği işkenceciyle kurban arasındaki gecikmiş hesaplaşmayı izliyoruz.
Ama yazar, kanımca, işin kolayına kaçmış; o dönemde hemen hemen bütün dünyada yaşanan korkunç olayları, çaresiz bir insanın ırzına geçmeye indirgemiş. Üstelik, anamalcılığın yerküredeki canlı cansız bütün varlıklara yaptığı akıldışı işlerin hepsinin acısını genç kadının öfkesinde toplamış; o kızın ırzına geçti ya, Gerardo da adamı düzebilse, ödeşmiş olunacak, çekilenler; dünyayı sömürenler, tam da bugünlerde Güney Amerika’da toplanan eski sömürgelerin bütün insan kardeşlerine Yeni Bir Dünya Mümkün diye avaz avaz bağırdıkları, bunun somut örneklerini gözler önüne serdikleri günlerde, anamalcılık düzensizliğini sürdürmekte direndikçe ileride yaşanacaklar silinip gidecekmiş gibi.
Yerleşik düzensizliğin kanıtı başka bir ucuzluk da, Paulina’nın, elinde tabanca, Gerardo’ya sorduğu “kaç kez yattın o yosmayla?” sorusu; dünyanın, Şili’nin geçirmekte olduğu büyük değişim içinde, bu küçük kentsoylu sorusunun ne işi var? Miranda’nın, konumundan yararlanıp elinin altındaki kurbanların bir de ırzına geçmesiyle olay kasırgası içinde bir kadınla erkeğin bir gün, bir gece baş başa kalması, sarılıp sevişmesi arasında en küçük bir benzerlik var mı? Yeni Bir Dünya Mümkün diyenlerin hâlâ bu çağdışı kıskançlıkla oyalanmasına izin olabilir mi?
Yeri gelmişken, bu çarpıcı sözün, Yeni Bir Dünya Zorunlu biçiminde değiştirilmesi gerektiğini belirtmek isterim: çünkü şimdi dünyanın büyük kesiminde yürürlükte bulunan gizli ya da açık anamalcılık vebası biraz daha sürerse, kurtarılacak bir şey kalmayacak elimizde.
Oyuna dönersek, Süavi Eren’in sahneye koyduğu, Ebru Acar, Tolga Tuncer ve Mehmet Akay’ın görev aldıkları oyun, salonu dolduran, çoğu tiyatro dünyasından izleyiciler tarafından coşkuyla alkışlandı. Bir süre önce izlediğim Ferhan Şensoy’un 2019 adlı oyununa oranla daha çok tiyatro emekçisi vardı Kenterler’de. Neye yormalı bunu?
Oyunu AST’ın geçmiş yıllardaki oyunlarıyla kıyaslamaya kalkmak son derece anlamsız olur elbet; çünkü 60’ların, 70’lerin dünyası bütünüyle uçup gitti; hele 80’den, 89’da Berlin duvarının çöküşünden sonra, ne bizde, ne öbür ülkelerde o zamanlar hepimizi zargır zargır titretenlere benzer bir oyun, bir film kaldı. Televizyona tutsak olmuş izleyiciler ne bekliyorsa, ona göre oyun yazılıyor, film çekiliyor artık. Bundan ötürü tek bir kişiyi, kurumu kınamın ne anlamı olabilir?
İnsan kardeşlerim, doğanın verdiği aklı başınıza toplayın, Küba’nın, Güney Amerika’nın ardına düşün; sorumlu, tutumlu, dayanışarak, paylaşarak yaşamayı öğrenin!
*
Söz Küba’dan açılmışken, oradan gelen bir kitaba değinelim: Küba Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal, yazan çizen okuyan bir elçi; daha önce Ortadoğu ile, Filistin’le ilgili incelemeler yazmış; Bağdat Görevi adlı kitabını alıp merakla, pek çok bilgi edinerek okumuştuk.
Bu kez dünyaya, olup bitenlere açık duyargaları karşısına tam gönlüne göre bir rastlantı getirmiş: 2005 yılında, Antalya’da bir toplantıda karşılaştıkları Mehmet Necati Kutlu, 1898’de Abdülhamit’in Küba’ya gönderdiği Enver Paşa ile ilgili bir yazı hazırlamış, ilgisini çeker diye elçiye vermiş. O günlerde Girit’te Yunanlılar bağımsızlık için ayaklanma hâlindeymiş; Sultan Efendimiz de bu ayaklanmayla baş edebilmek için, tam o sırada hem İspanyollarla, hem Amerikalılarla savaşan Küba’dan dersler çıkarıp göndersin diye yollamış Enver Paşa’yı. Paşanın tarihsel açıdan önemli bir özelliği de, sevgili Nâzım Hikmet’in dedesi olmasıymış. O Küba’ya giderken elbette 1961’de aynı topraklara ayak basacak, Küba devrimiyle ilgili en güzel şiiri, Havana Röportajı’nı yazacak torununun yazgısını aklına bile getiremezdi kuşkusuz.
Ama Nâzım’ı, yapıtlarını, bu şiiri yakından tanıyan Abascal’ın beyninde bir şimşek çakmış söz konusu inceleme yazısını alınca: neden Enver Paşa’nın Küba serüvenini anlatan bir roman yazmayayım? Ve bir yılda yazmış da. Yazarken, Küba’da, Enver Paşa’nın ister istemez uğradığı ABD’de ve elbette buradaki belgelerde uzun arama incelemeler yapmışlar Necati Bulut’la; dolayısıyla roman yarı belgesel, yarı kurgusal.
Bu ilginç yapıtı Mehmet Necati Kutlu ile Ceren Karaca Türkçe’ye çevirmişler; Everest yayınları basmış.
Can dostum Mustafa Yıldırım da Karin Moorhouse ile Wei Cheng’in ortak yapıtları Yağmuru Kimse Durduramaz’ı basmış Ulus Dağı yayınlarında.
Karin Moorhouse’la Dr Wei Cheng Afirika’nın çileli ülkelerinden Angola’ya gidiyorlar; sömürgecilerle savaşta dört bir yana savrulan, yaralanan insanlara yardım etmek için çırpınıyorlar.
Şöyle diyor arka kapağında:
“İnsanın, sağlığın, mutluluğun, petrol-elmas uğruna hiçe sayılması; iç savaşlar çıkartılarak elde edilen kazançlar…
Bir halkın, bilincine varamadan sürüklendiği yok oluş…”
Her ülkede, her toprakta petrol ya da elmas yok elbet; ama bütün dünya, o ünlü gülünç-acıklı deyim, küreselleşme uğruna aynı yazgıyı paylaşmıyor mu bugün? Bir avuç tanıma sığmaz çılgın, para, erk (?) uğruna milyonları gözün kırpmadan öldürmüyor, açlığa, yoksulluğa, yoksunluğa mahkûm etmiyor mu? Ve bütün unlar dünyanın bütün dillerinde, en edepsiz yalancı sözcüklerle, “demokrasi, insan hakları” uğruna yapılmıyor mu?
Dünyamızı, insan da içinde üzerindeki canlı cansız bütün varlıkları küresel harakiriye kurban edenler Davos’ta bu akıldışı düzensizliği ayakta tutabilmek için yeni kurnazlıklar düşünürken, Güney Amerika’da, 50 yıl yapmadıkları, çektirmedikleri acı kalmayan Küba’nın erdemli yolunu sonunda görebilmiş ülkeler de bir toplantı yapıyordu: Yeni Bir Dünya Mümkün
Hayır, yukarıda da değindim, artık böyle orta yolla, umut sözcükleriyle avunamayız; hedef belli:YENİ BİR DÜNYA DÜZENİ YARATMAK ZORUNDAYIZ, hem de vakit geçirmeden.
Sevgili Mustafa Yıldırım, bütün kitaplarıyla, konuşmalarıyla bu ne olduğu, nasıl kurulacağı apaçık belli yeni düzenin gerçekleştirebilmesi için gece gündüz emek verenlerden; hem acı hem tatlı bir işlev. Doğa, emeklerinin sonucunu birlikte görmemizi sağlasın!
Deniz Banoğlu ile yıllardır aynı ortamı paylaşırız, dinletilerde, sergi açılışlarında, toplumsal olaylarda karşılaşırız; ama şöyle oturup konuşmuşluğumuz yoktu.
Geçende telefon etti, bir kitap yazdım, ya şu sergiye gelin elden vereyim, ya da postayla göndereyim, dedi. Sergiye gidemedim, gönderdi: Bir Şnitzel Lütfen.
Adından anlaşılacağı üzere, İstanbul’da, Beyoğlu yöresinde geçen bir roman. Almanya doğumlu Nunmacher ülkesini bırakıp önce Fransa’ya, sonra Rusya’ya sığınmak zorunda kalır. Orada evlenir. Arjantin ve Meksika’ya yapılan kısa uğramaların ardından İstanbul’a gelirler. 1931’de, İstiklâl Caddesi’nde şnitzel hazırlayıp bira eşliğinde sunan lokantasını açar. Roman bu ünlü lokantanın parlak günlerini, sonra küresel çalkantılar sonucu geçireceği sarsıntıları anlatıyor içten, duygulu bir dille.
İlginç bir çalışma da sevgili dostum Halûk Tarcan’dan geldi: Kilim ve Halıların Konuşan Damgaları.
Şöyle özetliyor kitapta bize sundukların:
“Ön atalarımız, düşünceyi resim=biçim hâline getiren damgaları kayalara oymuşlar, mağara duvarlarına çizmişler, kilim ve halıları onlarla bezemişler.”
Kendi bastırdığı bu değerli çalışmada Tarcan, bugün de çeşitli halı ve kilimlerde sürüp giden temel damgaların anlamlarını; çeşitli yazıtların Ön-Türk uygarlığı açısından önemini, kısacası bilmemiz gereken sayısız konuyu büyük bir yetkinlikle irdeliyor.
Sözün gerçek anlamında çok yönlü, çok dallı bir çalışma. Meraklısı için tam bir hazine.
Sağolsun, en şaşmaz insanlardan Yekta Güngör Özden her kitabını yollar, her yıl başında sıcak satırlar yazar. Son kitabını, Dünden Kalan adlı şiirlerini de imzalayıp göndermiş.
Yazımızı oradan bir şiirle bitirelim:
Doyamadık
Doğal kavşağındayız yaşamın
Doğumdan ölüme.
Yürüyoruz ağır aksak
Ve bölüne bölüne…
Bu eskilik kalkmalı üstümüzden
Aydınlığa koşmalıyız coşkuyla
Adımlarımız sabırsız
Yüreğimiz ivecen
Kanalıkları yakmalıyız tutkuyla.
Arsız yönelişleri duyguların
Oyalıyor bizi yazık,
Yüreğimize dar gelmeli bedenlerimiz
Oysa
Hiçbir şeyin tadına varamadık.
Kaç kişi kaldık?
Berfin, Mart 2009, s.133.
1 Ocak 2009 Perşembe
“ÇÖKMEDEN”
Destek yayınları, Gürkan Hacır’ın söyleşileri arasından dördünü “Çökmeden” adı altında basmış: Oktay Sinanoğlu, Yalçın Küçük, Bânû Avar, Erol Bilbilik.
İkisinden kısa alıntılar yapalım; önce Bânû Avar:
“- Peki (Batı’nın) tüm bu saldırıları karşısında çaresiz miyiz?
- Ben her zaman çaresizlikten bahsedenlerin, umutsuzluktan bahsedenlerin masum olmadığını yazdım ve söyledim. Buna çok inanıyorum. Bir insan kalkıp size ‘Büyük bir güçle karşı karşıyayız, ne yapalım biat etmeyip de; ne çaremiz var? falan diyorsa, o zaman Kurtuluş Savaşı dönemini, ondan sonrasını ve biraz öncesini okumasını tavsiye ederim. Bunları anlatan çok güzel kitaplar var. Hepsinden önce ‘Nutuk’ var. Okuyup hazmetsinler. Hiç okuyamıyorlarsa, birinci cildin ilk 30 sayfasını okusunlar.
- Çünkü orada Mustafa Kemâl Atatürk şunu anlatır: Mandacılar, Amerikan mandacıları, İngiliz himayesi isteyenler ve ‘eyaletlere bölünelim, Trakya Cumhuriyeti kurulsun’ filan diyenler o dönemde de vardır. Bugün çaresizliği körükleyenler, Batı’nın himayesini isteyenler o dönemde de vardır. İşbirlikçiler pek de yaratıcı değiller. Çaresizlik çığırtkanlığı yapıp sonra Batı’yı, AB ve ABD himayesini ilk kez çözüm olarak göstermiyorlar. Onlar 100 sen öncesinde kalmış durumdalar. Ben çaresiz olduğumuza asla inanmıyorum. Bu milletin % 47 oy vermiş olması (? B.O.) hiç umurumda değil, bu milletin son derece sağduyulu olduğuna, ama büyük bir operasyonun da ucunda olduğuna dikkat çekmek istiyorum.
- Başlamadı mı yani operasyon? Yoksa devam eden bir süreç mi?
- Devam eden bir süreç, ama bu millet bu kadar çok baskı altında, bu kadar büyük psikolojik, ekonomik ve siyasi harekât altında iken bile direniyor. Köylere gittiğimde, üniversitelere gittiğimde, birbirimizi ne olarak hâlâ anlayabiliyor olduğumuzu görüyorum. Durumu aynı biçimde yorumlayabiliyorsak, o zaman hiç kimse umutsuz olmamalıdır.
…
- Bundan sonra ne yapacaksınız?
- Mücadeleye devam edeceğim. Mücadele bitmez, devam eder. Ben de bu süreçte yerimi alacağım.”
İnsanın hası böyle düşünür, böyle davranır; çok yaşa Bânûcum!
İkinci alıntı Erol Bilbilik’ten:
“…
Bunun için emperyalizm ya bölge savaşları çıkaracak, ya krizler çıkaracak yahut da dünya savaşı çıkaracak. 1. Dünya Savaşı’nı niçin çıkardı? 2. Dünya Savaşı’nı niçin çıkardı? Bu sebeplerle.
Kennan’ın belirttiği gibi, %1,5’lik nüfus ancak böyle ayakta kalabiliyor. Yeni dünya düzeni, tek dünya devleti kurmak, doğrudan doğruya tek İncil’e varmak, tek dine varmak ve yoksul halkı sömürge olarak tutmak veya imha etmek, HİV’lerle imha etmek, kök hücre çalışmaları sonucu imha etmek…
- Nasıl yâni? HİV virüsünü de bilerek mi yayıyorlar?
- Bu gibi projeler gündemde. Onların projeleri. Dünya nüfusunu nasıl azaltacaksınız ki? Çoğalmasını durduramazsanız ne olacak?
Örnek vereyim. Neo-Con’ların Robert Kagan gibi beyin takımından bir sürü adamı var. Şu anda 6 milyar olan dünya nüfusu 2050’de 10 oluyor. AB nüfusu şu anda 370 milyor civarında, 2050’de 100 milyon eksilecek deniyor. Öteki tarafta, Afrika’da, Orta Asya’da müthiş bir nüfus artışı var. Bu seçkinler nasıl rahat uyuyacak, nasıl rahat yaşayacaklar, nasıl böyle hedonizme (haz düşkünlüğüne) varan bir lüks içinde yaşayacaklar? Mümkün değil, rahatsız olacaklar. Bu rahatsızlıklarını gidermek için çareler arıyorlar.
Bunun için Bin Ladin’i yaratıyor. Komünist tehdit kalktı diyor, Nato’yu bunun için kurdun, kapat; İMF’yi bunun için kurdun, kapat; AGİT’leri bunun için kurdun, kapat demeye kalmadan bir küresel terörizm korkusu yaratıyor. Bunun tasarım olduğu buradan belli.
Onun yaratıcısı da, imal eden de kendisi. Bin Ladin, 5 milyar dolarlık serveti olan Suudi Kraliyet ailesinden. Gidiyor, onu Afganistan’da kullanıyor Brezinski, Carter doktrini ile. Ondan sonar iş değişiyor, kendine karşı bir tehdit olarak ortaya çıkınca yok ediyor. Sonra Zevahiri’yi yaratıyor. Bunlar gerçekten var mı yok mu, dünya bilmiyor.
Meselâ, ilkin arkadaşımız bahsettiği Bernard Lewis, ‘Talibanı niye vuralım, hayati noktamız Irak’tır, onu vuralım’ dedi. Neo-Conlar farklı bir stareteji belirledi. Taliban dağlarına hava bombardımanı yaptılar. Orada mağaralarda binlerce kişi mahsur kaldı, yiyecekleri bitti. Orada soykırım yaptı Amerika.
Aynı soykırımı burada yaptırıyor, Kandil Dağı’na nokta atışı yaptırıyor. Dağdaki bir kısım gedikler kapanıyor. PKK dağ kadroları içeride kalmış diyelim, suyu mazotu elektriği bitince bir kısmı ölecek. Çıkmaya çalışanlar da -5 derecede falan donacak.
Ondan sonra dünyaya, burası Taliban mağaraları gibi değil, Türkler katliam yaptı, diyecekler.
Bu oyunları oynamasa Amerika ayakta duramaz. Nasıl duracak? Mutlaka petrole el koyacak. Petrol onun kalbini besleyen kan. O olmazsa bütün Amerika durur.Şu anda bir güç gelse, New York’taki taksilerin benzinini boşaltsa, bitti Amerika
- O biraz da göreli bir hesap değil mi? Şu anda Amerika’nın savaş maliyeti ne kadar? Savaş maliyeti, çıkacak petrolle karşılanacak düzeyde mi? Bunlar da çok tartışılıyor.
- ABD şu anda Irak’ta askeri açıdan batakta. Bu tartışmasız böyledir. Dünyanın en büyük gücü olacaksınız, en büyük ordusuna, dünya kıyı şeritlerinde, merkezlerinde en büyük üslere ve tesislere, radarlara, sonarlara, iletişim ve uzay teknolojisine sahip olacaksınız, bütün uçaklarınız bomba yağdıracak, bunlara rağmen Saddam’ı bulamayacak, ancak casusların yardımıyla yerini saptayabileceksiniz. Buna rağmen başarılıyım diyemezsiniz.
Peki, ekonomi başarılı mı? Onun da başarısızlığa gittiği belli.
Hele Çin Avro’ya geçse Amerika ne olur? Tabii nasıl geçsin/ Amerika’nın Çin’e dünya kadar borcu var, bir sürü de yabancı sermaye yatırımı alıyor Çin bugün, doğrudan doğruya 50-60 milyar dolar. Karışık bir durum.
Bugün Suudi Arabistan’ın elinde 1 trilyon 250 milyar dolar var. ‘Mortgage’den batan ABD devletlerinden birini 7,5 milyar dolarla destekliyor. Kaddafi’nin yılda 100 milyar doları aşan geliri var. Amerika burada sıkışık durumda.
Nüfusu da artmıyor. Rusya’da 147 milyon olan nüfus 2050’de 100 milyona düşüyor. Nüfusunuzu korumanız için % 2,2 artış olması gerekiyor. Bunlarınki % l,l. Fransa gitmiş, Portekiz gitmiş, İtalya gitmiş. ABD aynı durumda. Neo-Con’cular özellikle ne yapıyorlar şimdi? Jamaykalıya veya Kübalıya Yeşil Kart vererek nüfusunu arttırmaya çalışıyor. Ama kendi nüfusunu korurken, öteki nüfuslar yok oluyor.
AB dersen palavra bir birlik. Olmayacak bu birliğin nüfusu bitiyor. Avrupa mezar koşuyor, kefene koşuyor. Nüfus artmıyor. Fransız ana baba oğlumu savaşa göndermem diyor. Zaten %1.5 nüfus artışı var.
İngiltere bitmiş. Amerika, Irak’ın güneyinde Şii egemenliğindeki bölgeden İngiltere’yi kovdu. Çünkü orada bir sürü enstitülerle, yapılanmalarla sömürü düzeni kurmaya kalktı. ‘4500 askerimi çekerim’ dedi Blair, dediği anda attı Blair’i!”
Görüldüğü gibi, anamalcı buyurgan düzensizlik can çekişmekte; ama dünyanın bütün gelirini, kaynaklarını o doymak bilmez elinde toplamaktan vazgeçip Güney Amerika ülkelerinde sevindirici örneğini gördüğümüz yeni, barışçı, paylaşımcı düzene geçmeye razı olmadığı için, hepimize çok büyük acılar gözüküyor yakın gelecekte. Umalım da hiç değilse – bütün tarihteki kadar boş - o acılardan sonra aklımız başımıza gelsin ve bir avuç sülüğün pençesinden kurtaralım şu güzelim mavi gezegeni!
Sevgili Melda Kaptana, yaşamını anlattığı Ben Bir Bizans Bahçesinde Büyüdüm’ün ardından, bir zamanlar koyarak gittiğimiz galerisinin öyküsünü de Galer’istler’de özetlemiş.
Doğrusu, olasılık-gereklilik ikilisi önce ona, sonra biz dostlarına güzel bir armağan vermiş o dönemde; çok güzel kucaklaşmışlar, dikişle uğraşan Meldacığımı alıp sanat buluşturucusuna dönüştürmüşler; bunda elbet Mübin Orhon’un, İlhan Koman’ın büyük payları var kuşkusuz.
Okul döneminde de, Paris yıllarında da zaten birbirini seven, etkileyen, esinlendiren bir çevrenin ortasındaymış; sonra onları açtığı sanat yuvasında kucaklamış; bunun zahmeti ona, balı da bize düştü.
Kitapta, Orhan Peker’den Turan Erol’a, Cafer Bater’den Cihat Burak’a bütün tanıdık adlar var duyarlı, içten kitabında; mektuplar, sergi çağrıları, fotoğraflar, galeri için dostlarından istediği kıza uzun izlenimler.
Anamalcı soygunun sanata da, sanatçıya yer bırakmadığı 1980 öncesinde yaşadığımız kısa masal dönemi Melda Kaptana Sanat Galerisi’nin öyküsü. Kitabı İlhan Koman Kültür ve Sanat Vakfı ile Kanat Kitap ortaklaşa basmışlar. O peri masalını anımsamak isteyenlere değerli bir armağan.
+
Sevgili İsa Çelik Ulusal Kanal’daki güzel söyleşide, ortak dostumuz Aziz Çalışlar’ın bir çevirisinden alıntı yaparak: “deha, çalışmadır” dedi.
Orada fırsat olmamıştı, şimdi bu söz konusundaki düşüncemi yazayım: aslında dee-haaa yerine üstünyetenek diyebilsek, kanımca, her şey başından aydınlanır; bakın sözcük zaten yeterince açık, üstün-yetenek, öbürlerine benzemeyen insanı anlatıyor. Üstünyeteneğin çalışması, algılaması, yorumlaması, yeni bileşimler oluşturması, bir şeyler yaratması, eyleme geçmesi sıradan insanlarınkine benzemiyor. Doğuştan yetenek yoksa, beyniniz böyle oluşmamışsa, çok çalışmak, didinmek, paralanmak işe yaramaz.
Burada can alıcı sorun, yeteneğin uygun eğitim üretim koşullarına kavuşmasıdır; bu da toplumsaldır elbet. Günün birinde bütün dünya Küba’daki bilgiye, sevgiye dayalı paylaşmacı düzene kavuşabilirse, bütün yeteneklerin, o arada elbet üstünyeteneklerin önü pırıl pırıl açılacak.
+
Sağolsun, Tâki Akkuş, dört kitabını gönderdi: Umut Yalan adlı öyküleri; Altın Kuş ve Kır Çiçekleri başlıklı öykü-masalları; bir de roman, Koçgiri.
Berfin yayınlarının da üç yeni kitabı var: Aydın Öztürk’ün Yağmur Yüreklim adlı şiirlerinin 5. basımı; Arslan Kacar’ın Pepo Kuşu ile Nimet Erşahin’in Medresenin Gülleri adlı romanları.
+
İçimiz açık kalsın diye, şiirimiz Ali Yüce’den.
YAŞLILIK GÜNLÜĞÜ
Saklama benden ırmak
Sen o kızın saçlarısın
Sen de gözlerisin gökyüzü
Unuttuğum bir şarkının
Sözlerisin gökyüzü
İnsan da yaşlanır
Evren de güzelim
Ama yaşlanmaz sevda
Saçları ağarmaz hiç
Buruş buruş olmaz yüzü
Pişman isen geri al
Şu verdiğin yarım öpüşü
Dağ da aşılır deniz de
Aşılmaz aşkın derin suları
Nice gemiler yolda kalır
Mutsuzluğa bata çıka
Hem kaptan boğulur
Hem yolcuları
Hakkınızı helal edin
Şiirimde payı olanlar
Tatlı diller güleç yüzler
Hoşça kalın şimdilik
Tohumlar tomurcuklar
Çiçekler güle güle açın
Güle güle koklayın güzel kızlar.
1997.
Berfin-Bahar, s.131, Ocak 2009.
İkisinden kısa alıntılar yapalım; önce Bânû Avar:
“- Peki (Batı’nın) tüm bu saldırıları karşısında çaresiz miyiz?
- Ben her zaman çaresizlikten bahsedenlerin, umutsuzluktan bahsedenlerin masum olmadığını yazdım ve söyledim. Buna çok inanıyorum. Bir insan kalkıp size ‘Büyük bir güçle karşı karşıyayız, ne yapalım biat etmeyip de; ne çaremiz var? falan diyorsa, o zaman Kurtuluş Savaşı dönemini, ondan sonrasını ve biraz öncesini okumasını tavsiye ederim. Bunları anlatan çok güzel kitaplar var. Hepsinden önce ‘Nutuk’ var. Okuyup hazmetsinler. Hiç okuyamıyorlarsa, birinci cildin ilk 30 sayfasını okusunlar.
- Çünkü orada Mustafa Kemâl Atatürk şunu anlatır: Mandacılar, Amerikan mandacıları, İngiliz himayesi isteyenler ve ‘eyaletlere bölünelim, Trakya Cumhuriyeti kurulsun’ filan diyenler o dönemde de vardır. Bugün çaresizliği körükleyenler, Batı’nın himayesini isteyenler o dönemde de vardır. İşbirlikçiler pek de yaratıcı değiller. Çaresizlik çığırtkanlığı yapıp sonra Batı’yı, AB ve ABD himayesini ilk kez çözüm olarak göstermiyorlar. Onlar 100 sen öncesinde kalmış durumdalar. Ben çaresiz olduğumuza asla inanmıyorum. Bu milletin % 47 oy vermiş olması (? B.O.) hiç umurumda değil, bu milletin son derece sağduyulu olduğuna, ama büyük bir operasyonun da ucunda olduğuna dikkat çekmek istiyorum.
- Başlamadı mı yani operasyon? Yoksa devam eden bir süreç mi?
- Devam eden bir süreç, ama bu millet bu kadar çok baskı altında, bu kadar büyük psikolojik, ekonomik ve siyasi harekât altında iken bile direniyor. Köylere gittiğimde, üniversitelere gittiğimde, birbirimizi ne olarak hâlâ anlayabiliyor olduğumuzu görüyorum. Durumu aynı biçimde yorumlayabiliyorsak, o zaman hiç kimse umutsuz olmamalıdır.
…
- Bundan sonra ne yapacaksınız?
- Mücadeleye devam edeceğim. Mücadele bitmez, devam eder. Ben de bu süreçte yerimi alacağım.”
İnsanın hası böyle düşünür, böyle davranır; çok yaşa Bânûcum!
İkinci alıntı Erol Bilbilik’ten:
“…
Bunun için emperyalizm ya bölge savaşları çıkaracak, ya krizler çıkaracak yahut da dünya savaşı çıkaracak. 1. Dünya Savaşı’nı niçin çıkardı? 2. Dünya Savaşı’nı niçin çıkardı? Bu sebeplerle.
Kennan’ın belirttiği gibi, %1,5’lik nüfus ancak böyle ayakta kalabiliyor. Yeni dünya düzeni, tek dünya devleti kurmak, doğrudan doğruya tek İncil’e varmak, tek dine varmak ve yoksul halkı sömürge olarak tutmak veya imha etmek, HİV’lerle imha etmek, kök hücre çalışmaları sonucu imha etmek…
- Nasıl yâni? HİV virüsünü de bilerek mi yayıyorlar?
- Bu gibi projeler gündemde. Onların projeleri. Dünya nüfusunu nasıl azaltacaksınız ki? Çoğalmasını durduramazsanız ne olacak?
Örnek vereyim. Neo-Con’ların Robert Kagan gibi beyin takımından bir sürü adamı var. Şu anda 6 milyar olan dünya nüfusu 2050’de 10 oluyor. AB nüfusu şu anda 370 milyor civarında, 2050’de 100 milyon eksilecek deniyor. Öteki tarafta, Afrika’da, Orta Asya’da müthiş bir nüfus artışı var. Bu seçkinler nasıl rahat uyuyacak, nasıl rahat yaşayacaklar, nasıl böyle hedonizme (haz düşkünlüğüne) varan bir lüks içinde yaşayacaklar? Mümkün değil, rahatsız olacaklar. Bu rahatsızlıklarını gidermek için çareler arıyorlar.
Bunun için Bin Ladin’i yaratıyor. Komünist tehdit kalktı diyor, Nato’yu bunun için kurdun, kapat; İMF’yi bunun için kurdun, kapat; AGİT’leri bunun için kurdun, kapat demeye kalmadan bir küresel terörizm korkusu yaratıyor. Bunun tasarım olduğu buradan belli.
Onun yaratıcısı da, imal eden de kendisi. Bin Ladin, 5 milyar dolarlık serveti olan Suudi Kraliyet ailesinden. Gidiyor, onu Afganistan’da kullanıyor Brezinski, Carter doktrini ile. Ondan sonar iş değişiyor, kendine karşı bir tehdit olarak ortaya çıkınca yok ediyor. Sonra Zevahiri’yi yaratıyor. Bunlar gerçekten var mı yok mu, dünya bilmiyor.
Meselâ, ilkin arkadaşımız bahsettiği Bernard Lewis, ‘Talibanı niye vuralım, hayati noktamız Irak’tır, onu vuralım’ dedi. Neo-Conlar farklı bir stareteji belirledi. Taliban dağlarına hava bombardımanı yaptılar. Orada mağaralarda binlerce kişi mahsur kaldı, yiyecekleri bitti. Orada soykırım yaptı Amerika.
Aynı soykırımı burada yaptırıyor, Kandil Dağı’na nokta atışı yaptırıyor. Dağdaki bir kısım gedikler kapanıyor. PKK dağ kadroları içeride kalmış diyelim, suyu mazotu elektriği bitince bir kısmı ölecek. Çıkmaya çalışanlar da -5 derecede falan donacak.
Ondan sonra dünyaya, burası Taliban mağaraları gibi değil, Türkler katliam yaptı, diyecekler.
Bu oyunları oynamasa Amerika ayakta duramaz. Nasıl duracak? Mutlaka petrole el koyacak. Petrol onun kalbini besleyen kan. O olmazsa bütün Amerika durur.Şu anda bir güç gelse, New York’taki taksilerin benzinini boşaltsa, bitti Amerika
- O biraz da göreli bir hesap değil mi? Şu anda Amerika’nın savaş maliyeti ne kadar? Savaş maliyeti, çıkacak petrolle karşılanacak düzeyde mi? Bunlar da çok tartışılıyor.
- ABD şu anda Irak’ta askeri açıdan batakta. Bu tartışmasız böyledir. Dünyanın en büyük gücü olacaksınız, en büyük ordusuna, dünya kıyı şeritlerinde, merkezlerinde en büyük üslere ve tesislere, radarlara, sonarlara, iletişim ve uzay teknolojisine sahip olacaksınız, bütün uçaklarınız bomba yağdıracak, bunlara rağmen Saddam’ı bulamayacak, ancak casusların yardımıyla yerini saptayabileceksiniz. Buna rağmen başarılıyım diyemezsiniz.
Peki, ekonomi başarılı mı? Onun da başarısızlığa gittiği belli.
Hele Çin Avro’ya geçse Amerika ne olur? Tabii nasıl geçsin/ Amerika’nın Çin’e dünya kadar borcu var, bir sürü de yabancı sermaye yatırımı alıyor Çin bugün, doğrudan doğruya 50-60 milyar dolar. Karışık bir durum.
Bugün Suudi Arabistan’ın elinde 1 trilyon 250 milyar dolar var. ‘Mortgage’den batan ABD devletlerinden birini 7,5 milyar dolarla destekliyor. Kaddafi’nin yılda 100 milyar doları aşan geliri var. Amerika burada sıkışık durumda.
Nüfusu da artmıyor. Rusya’da 147 milyon olan nüfus 2050’de 100 milyona düşüyor. Nüfusunuzu korumanız için % 2,2 artış olması gerekiyor. Bunlarınki % l,l. Fransa gitmiş, Portekiz gitmiş, İtalya gitmiş. ABD aynı durumda. Neo-Con’cular özellikle ne yapıyorlar şimdi? Jamaykalıya veya Kübalıya Yeşil Kart vererek nüfusunu arttırmaya çalışıyor. Ama kendi nüfusunu korurken, öteki nüfuslar yok oluyor.
AB dersen palavra bir birlik. Olmayacak bu birliğin nüfusu bitiyor. Avrupa mezar koşuyor, kefene koşuyor. Nüfus artmıyor. Fransız ana baba oğlumu savaşa göndermem diyor. Zaten %1.5 nüfus artışı var.
İngiltere bitmiş. Amerika, Irak’ın güneyinde Şii egemenliğindeki bölgeden İngiltere’yi kovdu. Çünkü orada bir sürü enstitülerle, yapılanmalarla sömürü düzeni kurmaya kalktı. ‘4500 askerimi çekerim’ dedi Blair, dediği anda attı Blair’i!”
Görüldüğü gibi, anamalcı buyurgan düzensizlik can çekişmekte; ama dünyanın bütün gelirini, kaynaklarını o doymak bilmez elinde toplamaktan vazgeçip Güney Amerika ülkelerinde sevindirici örneğini gördüğümüz yeni, barışçı, paylaşımcı düzene geçmeye razı olmadığı için, hepimize çok büyük acılar gözüküyor yakın gelecekte. Umalım da hiç değilse – bütün tarihteki kadar boş - o acılardan sonra aklımız başımıza gelsin ve bir avuç sülüğün pençesinden kurtaralım şu güzelim mavi gezegeni!
Sevgili Melda Kaptana, yaşamını anlattığı Ben Bir Bizans Bahçesinde Büyüdüm’ün ardından, bir zamanlar koyarak gittiğimiz galerisinin öyküsünü de Galer’istler’de özetlemiş.
Doğrusu, olasılık-gereklilik ikilisi önce ona, sonra biz dostlarına güzel bir armağan vermiş o dönemde; çok güzel kucaklaşmışlar, dikişle uğraşan Meldacığımı alıp sanat buluşturucusuna dönüştürmüşler; bunda elbet Mübin Orhon’un, İlhan Koman’ın büyük payları var kuşkusuz.
Okul döneminde de, Paris yıllarında da zaten birbirini seven, etkileyen, esinlendiren bir çevrenin ortasındaymış; sonra onları açtığı sanat yuvasında kucaklamış; bunun zahmeti ona, balı da bize düştü.
Kitapta, Orhan Peker’den Turan Erol’a, Cafer Bater’den Cihat Burak’a bütün tanıdık adlar var duyarlı, içten kitabında; mektuplar, sergi çağrıları, fotoğraflar, galeri için dostlarından istediği kıza uzun izlenimler.
Anamalcı soygunun sanata da, sanatçıya yer bırakmadığı 1980 öncesinde yaşadığımız kısa masal dönemi Melda Kaptana Sanat Galerisi’nin öyküsü. Kitabı İlhan Koman Kültür ve Sanat Vakfı ile Kanat Kitap ortaklaşa basmışlar. O peri masalını anımsamak isteyenlere değerli bir armağan.
+
Sevgili İsa Çelik Ulusal Kanal’daki güzel söyleşide, ortak dostumuz Aziz Çalışlar’ın bir çevirisinden alıntı yaparak: “deha, çalışmadır” dedi.
Orada fırsat olmamıştı, şimdi bu söz konusundaki düşüncemi yazayım: aslında dee-haaa yerine üstünyetenek diyebilsek, kanımca, her şey başından aydınlanır; bakın sözcük zaten yeterince açık, üstün-yetenek, öbürlerine benzemeyen insanı anlatıyor. Üstünyeteneğin çalışması, algılaması, yorumlaması, yeni bileşimler oluşturması, bir şeyler yaratması, eyleme geçmesi sıradan insanlarınkine benzemiyor. Doğuştan yetenek yoksa, beyniniz böyle oluşmamışsa, çok çalışmak, didinmek, paralanmak işe yaramaz.
Burada can alıcı sorun, yeteneğin uygun eğitim üretim koşullarına kavuşmasıdır; bu da toplumsaldır elbet. Günün birinde bütün dünya Küba’daki bilgiye, sevgiye dayalı paylaşmacı düzene kavuşabilirse, bütün yeteneklerin, o arada elbet üstünyeteneklerin önü pırıl pırıl açılacak.
+
Sağolsun, Tâki Akkuş, dört kitabını gönderdi: Umut Yalan adlı öyküleri; Altın Kuş ve Kır Çiçekleri başlıklı öykü-masalları; bir de roman, Koçgiri.
Berfin yayınlarının da üç yeni kitabı var: Aydın Öztürk’ün Yağmur Yüreklim adlı şiirlerinin 5. basımı; Arslan Kacar’ın Pepo Kuşu ile Nimet Erşahin’in Medresenin Gülleri adlı romanları.
+
İçimiz açık kalsın diye, şiirimiz Ali Yüce’den.
YAŞLILIK GÜNLÜĞÜ
Saklama benden ırmak
Sen o kızın saçlarısın
Sen de gözlerisin gökyüzü
Unuttuğum bir şarkının
Sözlerisin gökyüzü
İnsan da yaşlanır
Evren de güzelim
Ama yaşlanmaz sevda
Saçları ağarmaz hiç
Buruş buruş olmaz yüzü
Pişman isen geri al
Şu verdiğin yarım öpüşü
Dağ da aşılır deniz de
Aşılmaz aşkın derin suları
Nice gemiler yolda kalır
Mutsuzluğa bata çıka
Hem kaptan boğulur
Hem yolcuları
Hakkınızı helal edin
Şiirimde payı olanlar
Tatlı diller güleç yüzler
Hoşça kalın şimdilik
Tohumlar tomurcuklar
Çiçekler güle güle açın
Güle güle koklayın güzel kızlar.
1997.
Berfin-Bahar, s.131, Ocak 2009.
1 Kasım 2008 Cumartesi
KÜBA’DA DEVRİMİN 50. YILI
ABD, tam 638 kez Fidel Castro’yu öldürme girişiminde bulunmuş; başaramadı; Fidel’i ancak doğal bir hastalık ayırabildi başkanlıktan. O da tam ayrılma sayılamaz, çünkü düşünsel olarak bütün etkinliği, bütün etkisi sürüyor.
Ve Küba halkı, Mustafa Kemâl Atatürk gibi, devrimcilerin en insan- dünya severinin, Fidel’in mutlu bakışları altında, Devrimi’nin 50. yılını kutlamaya hazırlanıyor 2009’da; hem de insanlık tarihinde görülmemiş acımasızlıktaki 48 yıllık kuşatma, boğma girişimine karşın.
José Marti Küba Dostluk Derneği ile Nâzım Hikmet Kültür Merkezi, Küba ile dayanışma haftası düzenlediler 22-26 Ekim arasında; ilk günün etkinlikleri arasında, saat 18’de, Çağrı Kınıkoğlu ve arkadaşları ile Kübalı sinemacıların el ele hazırladıkları Nâzım’ın Küba Yolculuğu gösterildi.
Çağrı, filmini daha önce Havana Röportajı biçiminde düşünüp çekmişti; izlemiş, bayılmış, izlenimlerini yazıya da dökmüştüm; yeni, genişletilmiş biçimini aslında geçen Mayıs’ta, Feriye Sineması’nda göstermişti, ama haberim olmadığı için kaçırmıştım; dolayısıyla merakla bekliyordum, bekliyorduk Sevil, Nilgün, ben.
Çağrı’da sinema duygusu bulunduğunu o zaman da yazmıştım; Kübalı arkadaşlarıyla birlikte genişletirken o doğal yeteneğin yanına titiz bir çalışma, düşünme, elemeyi eklemiş, dolayısıyla en doyurucu sonuca ulaşmışlar: film çok yerinde bir seçimle, bütün dünyada sömürgecilere karşı ayaklanıp ulusal bağımsızlığı elde etmenin öncüsü Mustafa Kemâl’in Kurtuluş Savaşı’ndan görüntülerde başlıyor.
Filmin ana çatısı yine Havana Röportajı; dolayısıyla, Büyük Ozan’ın ağzından kendi geçmişi ve kimliği özetleniyor; ardından 1961’de Küba’ya yaptığı yolculuk; Küba halkıyla, Fidel’le, Kübalı yazarlarla, ozanlarla tanışıp konuşması geliyor; Sözcükler dergisinin geçen sayısın almış mıydınız bilmem? Orada, Nihal Akbulut’un çevirisiyle, bu gezi sırasında yapılmış söyleşinin ve kimi ozanların şiirlerinin çevirileri vardı. Çağrı ve Kübalı sinemacılar, çok yerinde bir değerlendirmeyle, o yazarlardan yaşayanları, söylediklerini katmışlar filme.
Biliyorsunuz, Küba Devrimi’nin unutulmaz öncülerinden Che Guevera: “Bir tanesi yetmez ,iki, üç, beş Vietnam gerekli dünyamıza!” demişti; filmde konuşan bilge insanlardan biri, “şimdi bayrak Küba’da”, dedi. Evet, sözün en gerçek, en tartışılmaz anlamında 11 milyoncuk o güzelim Küba halkında insan kardeşlerine hepimizi jet hızıyla cehenneme götüren anamalcı çılgınlıktan dönme yönteminin bayrağı.
Çağrı Kınıkoğlu, filmiyle Antalya Film Şenliği’ne katılmış; ama gazetelerde bu konuda tek sözcük okumadım, okuyamam da elbet: anamalcılığın bütün dünyaya yaşattığı şu korkunç bunalımın göbeğinde yurdumun yöneticileri, iş adamları kadınları, hiçbir şey üretmeyen işleyimcileri, gözümüzün içine baka baka: “gereken bütün önlemleri aldık (?!), bunalım bizi ya hiç etkilemez ya da şöyle bir değip geçer” diyorlarsa, Nâzım’ın Havana Yolculuğu’nda vurgulanan, anımsatılan olgulardan, doğrulardan kimse söz edemez bugün yaygın iletişim araçlarında. Dua edin de her şey denk düşsün, Çağrı bir yolunu bulup filmini sinemalarda gösterebilsin; o zaman en azından küçük mü küçük, alabildiğine ayrıcalıklı bir kesim gidip görebilir.
Filmin ardından, saat 20’de, Ruhi Su Salonu’nda çok önemli, doyurucu bir söyleşi vardı: Küba Devrimi ile Latin Amerika Devrimleri.
Söyleşiye, Küba Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal; KKP Merkez Komitesi Uluslar Arası İlişkiler Bürosu üyesi Teresita Trujillo Hernandez; gazeteci Reinaldo Taladrid Herrero ; Venezüla İstanbul konsolosu José Bracho ve TKP. Genel Yazmanı Kemâl Okuyan katıldılar; José Marti Küba Dostluk Derneği İstanbul şubesi başkanı Oğuz Kavala yönetti. Ceren Tamgüler de konuklarımızın konuşmalarını kusursuz biçimde Türkçe’ye, bizim dildekileri de İspanyolca’ya çevirdi.
Sayın Abascal, her zamanki kendinden emin, dingin, sevecen kişiliğiyle, elli yıllık devrim sürecinin çarpıcı bir özetini yaptı; Teresita Hernandez, bütün dünyadaki “körüsel harakiri” yanlılarının, kurbanlarının sabahtan akşama ağızlarından düşürmedikleri “iyi ama bakalım daha kaç yıl, kaç gün dayanabilecekler?” sorusunu yanıtlamak üzere, Küba’da devrimin hangi sağlam temellere dayandığını; yaşanmakta olan, üstelik gittikçe ağırlaşacak bunalıma karşın, nasıl sapasağlam ayakta durduklarını, duracaklarını anımsattı. Reinaldo Herrero, öncelikle “düşmanı=ABD”yi ele aldı; yukarıda değindiğim gibi, Fidel’i ortadan kaldırmak üzere girişilen insanlık-ahlâkdışı denemeleri ele aldı.
Biz üçümüz, öncelikle Fidel’i ve güzelim halkını 1 Mayıs’ta Devrim Alanı’nda görebilmek için, 2006’dan beri üç kez gittik Küba’ya; ilk gidişimizde, büyük bir talihsizlikle, bir haftacık arayla bu büyük armağanı kaçırdık. Buna karşılık, Küba ve halkı konusunda en doyurucu kitabı, Sarı Sıcak Bir Pencere’yi yazmış olan Cüneyt Göksu ile Serpil Kılıç bu mutluluğa hem Devrim Alanı’nda,.hem Castro ile Chavez’in katıldıkları Alba toplantısında ermişler. Ancak biz de, Küba Dostluk Derneği’nde görüp edindiğimiz belgeselleri sayısız kez izlerken, Fidel’in o 638 öldürme girişiminden nasıl kurtulabildiğini açıkça gördük: ister onunla 50 yıldır 24 koyun koyuna yaşadığı Küba’da olsun, ister örneğin Harlem’de ya da Güney Amerika’nın herhangi bir ülkesinde, insanlar bu özü sözü bir, öbür insanları en az kendisi kadar sevip sayan varlığın benzersizliğini kusursuz biliyor; onu bağırlarına bastırıyorlar. Belgesellerden birinde, “çelik yelek giyiyor musunuz?” sorusuna, yeşil gömleğini açıp çıplak göğsünü gösterirken: “Bakın, benim yeleğim tensel değil, tinsel”diyordu; tastamam öyle: halkıyla, dünya halklarıyla arasında kimsenin aşamayacağı tinsel bir çelik bağ, zırh var.
Sayın Venezüla başkonsolusu José Bracho, çok haklı olarak, halkının Küba Devrimi’ne ve Fidel’e neler borçlu olduğunu anımsattı; böylece, Kübalı kardeşlerine, kardeşlerimize, hiç değilse bu söyleşi sırasında, 50 yıllık özverinin, çabanın, çilenin sözlü ödülünü tattırdı.
Kemâl Okuyan, SSCB’de yaşanan toplumcu denemenin ardından, Küba Devrimi’nin hepimiz, bütün insanlık için taşıdığı öneme değindi; 1961 Füze Bunalımı sırasında, Fidel’in ne kadar tutarlı, ahlâklı davrandığını; Kruçef’e “bırakın füzelerin topraklarımızda olduğunu, onları bizim istediğimizi dünyaya duyuralım”dediğini; SSCB yöneticisinin buna yanaşmadığını söyledi. Bu dediği doğruydu elbet; ama biz, Rebeca Chavez’in Fidel’li Dakikalar adlı filminde, şuna da tanık olmuştuk: füzelerin sökülüp götürülüşünden sonra, Fidel, canlı yayında, alıcıların karşısında önce kendi halkına, aynı zamanda bütün dünya insanlarına sesleniyordu:”ABD ile SSCB arasındaki bu pazarlıkta bize hiç danışılmamış olması, buradaki füzelerin Türkiye’dekilere karşılık olarak sökülüp götürülmesi toplumcu ilkelere de, ahlâka aykırıydı; bize danışılmış, bizimle konuşulmuş olsaydı, füzeler yine kaldılılırdı elbet, ama karşılığında şu Guantanamo üssü de oradan sökülüp atılabilirdi” diye haykırıp masayı yumrukluyor, ardından ekliyordu: “ama bütün bunlara karşın, füzeler giderse gitsin, biz Kongo değiliz; ya vatan ya ölüm; sonunda BİZ YENECEĞİZ!”
Evet, dünyanın en büyük parasal askersel gücüne sahip olduğunu sanan ABD başta, anamalcı soygunculara karşı 50 yıldır ayaktalar; hem de, bir lokma bir hırkayla yetinip dünyanın dört bir yanındaki kardeşlerine öğretmen, hekim, ilâç, bilgi, sevgi dağıtarak!
Okuyan’ın sözleri arasında “işçi sınıfı” da geçiyordu elbet; ancak, kanımca hep eski tanımıyla geçiyordu; oysa bırakın başka örnekleri, Küba Devrimi ve Fidel¸ bugünkü anamalcı soysuzluğun ürünü düzensizliği ortadan kaldırmak istiyorsak, yalnız kol işçilerini, işleyim işçileri öne çıkaramayacağımızı; 10 000 yıllık ataerkil, 200 yıllık anamalcı beyin yıkama yüzünden, kendileri tersini söyleseler bile, askerlerin, hekimlerin, öğretim üyelerinin, yöneticilerin de emekçi olduklarını çoktan somut olarak kanıtladılar. Yeryezünde emek verenlerle emeği ve onun yarattığı artıdeğeri sömürünlerden başka küme yok ki!
Kısacası, gerek Çağrı’nın filmi, gerek bu söyleşi, içimizi ışıttı; arkamda oturan gencecik kızın dediği gibi “ yaşama umudumuzu arttırdı”. Emeği geçen herkese yürekten alkış.
Ulus Dağı Yayınları, yeni kitabını gönderdi: Pedro Rosa Mendes’in Kaplanlar Körfezi adlı belge romanı. Bir zamanlar Portekiz’in sömürgesi olan, sevgili Kübalı gönüllülerin kurtuluş savaşlarında seve seve yanlarında çarpışıp can verdikleri Angola’dan ve Zambiya’dan, Mozambik’ten acılı, acıklı öyküler, çığlıklar içeriyor. Kısa bir alıntı yapayım:
“Acıların kadınları.
Teresa Chilambo, 35 yaşında; kocası savaşta ölmüş; evindeki dört kişinin geçimini odun toplayarak sağlıyor.
49 yaşındaki Alice Vissopa’nı bir parsellik küçük bir toprağı var; dört öksüze bakıyor. Öksüzlerin anneleri ölmüş; babalarından biri ormanda, öteki mayın tarlasında ölmüş.
31 yaşındaki Joasquina Nagueve’nin yeri çocuğu var; geçimini mayalı içkiler satarak sağlıyor. İki kocasından biri on beş yıl önce kaybolmuş; ötekiyse iki yıldır Luanda’da.
35 yaşındaki Adelia Jepele’nin kocası üç ay önce hastalıktan ölmüş; altı çocuğu var; geçimini mısır yemeği satarak sağlıyor.
….
1992 yılı Eylül ayında, Huambo sağlık merkezi, çevrede yalnız yaşayan anneleri, kayıkt altına almak için çağırdı. İki hafta içinde 693 kadın geldi. Sağlık merkezi yaklaşık 12.000 aileye, aşağı yukarı 70.000 kişiye hizmet veriyor. Her yüz kişiden beşi, yalnız kalmış anneler. Aslında kadınlar güvenlik kaygısıyla köylerden kentlerin kıyı mahallelerine geliyorlar. Jango gazetesi o ayın on birindeki baskısında ‘Kocalarıyla geldiler ya da kente geldiklerinde yeniden birleştiler’ diye açıkladı ve bir ad listesi yayınladı.
Ardından kocalar yitip gittiler. Bazıları hastalıktan öldü, çoğu da savaşta. Bazıları ailelerini yanlarına almadan başka kentlere göçtüler; bazı başka kadın aldılar ve eşlerin çocuklarıyla birlikte geride bıraktılar.
Kadınlar okuma yazma bilmiyorlar; hiçbir meslekleri yok, yalnız toprağı işlemeyi biliyorlar; ama hiç toprakları yok. Yanmış, yıkıma uğramış köylerden geliyorlar; ait oldukları öbeklerle – aile ve topluluklarla – bağlarını yitirmişler; kendileri gibi birer parya olan başka adamlarla yaşamaya başlamışlar. Şimdi erkekler gitti. Çocuklarla tek başlarına kalan kadınların bir şeyleri yok;hatta varlıkları bile yasalarca tanınmıyor.”
Ne kadar iç açıcı değil mi?
Oysa Cumartesi günü Ulusal Kanal’daki Gazeteci adlı izlencede konuğumuz olan, Sarı Sıcak Bir Pencere adlı çarpıcı kitabın yazarlarından Cüneyt Göksu, Füsun İkikardeş’in “sizi Küba’da, gezgin ve gazeteci olarak çarpan şey neydi?” sorusuna, gözünü kırpmadan şu yanıtı veriyordu: “ sokaklarda dolanan tek bir çocuk, ortaya bırakılmış yaşlı insanlar görmedik; ve bizi en çok etkileyen, toplumcu düzen konusunda kuramsal olarak bildiklerimizin günlük yaşama geçirilmiş olmasıydı; en uzak köye gittiğimizde, bütün öbür evler ne durumda olursa olsun, pırıl pırıl iki yapı vardı: okul ve sağlık ocağı ya da hastane.”
Zaten işte bu yüzden kitaplarının adı, sevgili Nâzım Hikmet’ten de esinlenerek, Sarı/Sıcak Bir Pencere! Hem de dünyanın bütün şımarık soyguncularının, tüketicilerinin yoksul diye nitelendirmekten büyük haz(?) duydukları o 11 milyoncuk alçakgönüllü halk yaratmış bu sımsıcak sarı pencereyi!
*
Ergun Çağatay’ı Cumhuriyet’teki fotoğraflarından anımsar mısınız bilmem? Ya da Orly’de, Amerikan uşağı Asala maşalarının patlattıkları tüple yaralanan insanlar arasında bulunduğunu ve küçük sakatlıkların dışında canını kurtardığını? Bu sabırlı, direngen dostumu nicedir özellikle İstanbul Fotoğraf Merkezi’ndeki sergilerde görüyordum; sürekli beni işliğine çağırıyor, gel yaptıklarımı gör, diyordu. Sonunda başardım ona gitmeyi; daha önce, ortak dostumuz Mehmet Kısmet uyarmıştı güzel bir fotoğraf kitabı çıkardığını; gidince gözüme inanamadım; Doğan Kuban’la ortaklaşa hazırladıkları büyük boy, sımsıkı metin ve fotoğraflarla dolu, 495 sayfalık dev bir yapıt: Türkçe Konuşanlar.
“Orta Asya’dan Balkanlar’a 2000 yıllık Sanat ve Kültür” alt başlığını taşıyan kitapta konu şu başlıklar altında ele alınmış: Dil ve Kimlik; Türk-Avrasya Simbiyozu; Din; Sanat ve Mimari; Güncel Sahne.
Metinlerle ilgili değerlendirmeyi işin uzmanları yapacaktır nasılsa; Ergun’un ele alınan her konu, ülke, halkla ilgili fotoğrafları soluk kesici. Meraklısı için gerçek bir görsel şölen.
İş Bankası Kültür Yyınları’na uğradığımda, Levent Cinemre bir kitap verdi: Mehmet Sarıoğlu’nun Bir Cumhuriyet Aydını: Mehmet Ali Kâğıtçıt’sı.
Ne acıklı değil mi? Cumhuriyetin varını yoğunu sat savur, sonra ilk kâğıt fabrikasını kuran yetenekli, özverili bir insanın kitabı yayınlansın, alay edercesine.
Deyip duruyorum ya küresel harakiri diye; işte onun en canlı kanıtlarından biri bu kitap. Bu kitabı basmak ne kadar değerbilirlikse, Türkiye’yi kâğıt fabrikaları da içinde, kolsuz kanatsız elsiz ayaksız bırakmak da o kadar korkunç! Bakalım bütün bunları yapanlar ilk dalgasının daha henüz yalnız savruntuları gelen küresel bunalımın altından sağ çıkabilecekler mi?
Berfin yayınevi de Kora adıyla iki kitap yayınlamış: Cazim Gürbüz’ün Gelin Ayırt Edin Ulan Bizi adlı gülmece öyküleri ile Sabri Kuşkonmaz’ın Soğuk Takvim adını taşıyan şiirleri.
Hadi gelin şimdi sevgili Fazıl Hüsnü Dağlarca ustayı bir şiiriyle uğurlayalım:
ŞİMŞEK
Samsun’daki at derisi damar damar
Mustafa Kemâl’in atı
Her gün 19 Mayıstır şahlanır durur hep
Gökyüzü kanıyla
Sanki damarları çatlar.
Dev yüreği dar
Yaşadığı binlerce koçaklama birer in
Ağzı kocaman bir soluk
Ağrı Dağıdır belki
Yelesi kar.
Yalazca yansıma var
Üzerinde mutlu çağlardan
Çakar şimşeğini anlatır hepimize
Özgürlükle başlamıştı
Özgürlükle uzayacak yollar.
Berfin/Bahar, s.129. Kasım 2008.
Ve Küba halkı, Mustafa Kemâl Atatürk gibi, devrimcilerin en insan- dünya severinin, Fidel’in mutlu bakışları altında, Devrimi’nin 50. yılını kutlamaya hazırlanıyor 2009’da; hem de insanlık tarihinde görülmemiş acımasızlıktaki 48 yıllık kuşatma, boğma girişimine karşın.
José Marti Küba Dostluk Derneği ile Nâzım Hikmet Kültür Merkezi, Küba ile dayanışma haftası düzenlediler 22-26 Ekim arasında; ilk günün etkinlikleri arasında, saat 18’de, Çağrı Kınıkoğlu ve arkadaşları ile Kübalı sinemacıların el ele hazırladıkları Nâzım’ın Küba Yolculuğu gösterildi.
Çağrı, filmini daha önce Havana Röportajı biçiminde düşünüp çekmişti; izlemiş, bayılmış, izlenimlerini yazıya da dökmüştüm; yeni, genişletilmiş biçimini aslında geçen Mayıs’ta, Feriye Sineması’nda göstermişti, ama haberim olmadığı için kaçırmıştım; dolayısıyla merakla bekliyordum, bekliyorduk Sevil, Nilgün, ben.
Çağrı’da sinema duygusu bulunduğunu o zaman da yazmıştım; Kübalı arkadaşlarıyla birlikte genişletirken o doğal yeteneğin yanına titiz bir çalışma, düşünme, elemeyi eklemiş, dolayısıyla en doyurucu sonuca ulaşmışlar: film çok yerinde bir seçimle, bütün dünyada sömürgecilere karşı ayaklanıp ulusal bağımsızlığı elde etmenin öncüsü Mustafa Kemâl’in Kurtuluş Savaşı’ndan görüntülerde başlıyor.
Filmin ana çatısı yine Havana Röportajı; dolayısıyla, Büyük Ozan’ın ağzından kendi geçmişi ve kimliği özetleniyor; ardından 1961’de Küba’ya yaptığı yolculuk; Küba halkıyla, Fidel’le, Kübalı yazarlarla, ozanlarla tanışıp konuşması geliyor; Sözcükler dergisinin geçen sayısın almış mıydınız bilmem? Orada, Nihal Akbulut’un çevirisiyle, bu gezi sırasında yapılmış söyleşinin ve kimi ozanların şiirlerinin çevirileri vardı. Çağrı ve Kübalı sinemacılar, çok yerinde bir değerlendirmeyle, o yazarlardan yaşayanları, söylediklerini katmışlar filme.
Biliyorsunuz, Küba Devrimi’nin unutulmaz öncülerinden Che Guevera: “Bir tanesi yetmez ,iki, üç, beş Vietnam gerekli dünyamıza!” demişti; filmde konuşan bilge insanlardan biri, “şimdi bayrak Küba’da”, dedi. Evet, sözün en gerçek, en tartışılmaz anlamında 11 milyoncuk o güzelim Küba halkında insan kardeşlerine hepimizi jet hızıyla cehenneme götüren anamalcı çılgınlıktan dönme yönteminin bayrağı.
Çağrı Kınıkoğlu, filmiyle Antalya Film Şenliği’ne katılmış; ama gazetelerde bu konuda tek sözcük okumadım, okuyamam da elbet: anamalcılığın bütün dünyaya yaşattığı şu korkunç bunalımın göbeğinde yurdumun yöneticileri, iş adamları kadınları, hiçbir şey üretmeyen işleyimcileri, gözümüzün içine baka baka: “gereken bütün önlemleri aldık (?!), bunalım bizi ya hiç etkilemez ya da şöyle bir değip geçer” diyorlarsa, Nâzım’ın Havana Yolculuğu’nda vurgulanan, anımsatılan olgulardan, doğrulardan kimse söz edemez bugün yaygın iletişim araçlarında. Dua edin de her şey denk düşsün, Çağrı bir yolunu bulup filmini sinemalarda gösterebilsin; o zaman en azından küçük mü küçük, alabildiğine ayrıcalıklı bir kesim gidip görebilir.
Filmin ardından, saat 20’de, Ruhi Su Salonu’nda çok önemli, doyurucu bir söyleşi vardı: Küba Devrimi ile Latin Amerika Devrimleri.
Söyleşiye, Küba Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal; KKP Merkez Komitesi Uluslar Arası İlişkiler Bürosu üyesi Teresita Trujillo Hernandez; gazeteci Reinaldo Taladrid Herrero ; Venezüla İstanbul konsolosu José Bracho ve TKP. Genel Yazmanı Kemâl Okuyan katıldılar; José Marti Küba Dostluk Derneği İstanbul şubesi başkanı Oğuz Kavala yönetti. Ceren Tamgüler de konuklarımızın konuşmalarını kusursuz biçimde Türkçe’ye, bizim dildekileri de İspanyolca’ya çevirdi.
Sayın Abascal, her zamanki kendinden emin, dingin, sevecen kişiliğiyle, elli yıllık devrim sürecinin çarpıcı bir özetini yaptı; Teresita Hernandez, bütün dünyadaki “körüsel harakiri” yanlılarının, kurbanlarının sabahtan akşama ağızlarından düşürmedikleri “iyi ama bakalım daha kaç yıl, kaç gün dayanabilecekler?” sorusunu yanıtlamak üzere, Küba’da devrimin hangi sağlam temellere dayandığını; yaşanmakta olan, üstelik gittikçe ağırlaşacak bunalıma karşın, nasıl sapasağlam ayakta durduklarını, duracaklarını anımsattı. Reinaldo Herrero, öncelikle “düşmanı=ABD”yi ele aldı; yukarıda değindiğim gibi, Fidel’i ortadan kaldırmak üzere girişilen insanlık-ahlâkdışı denemeleri ele aldı.
Biz üçümüz, öncelikle Fidel’i ve güzelim halkını 1 Mayıs’ta Devrim Alanı’nda görebilmek için, 2006’dan beri üç kez gittik Küba’ya; ilk gidişimizde, büyük bir talihsizlikle, bir haftacık arayla bu büyük armağanı kaçırdık. Buna karşılık, Küba ve halkı konusunda en doyurucu kitabı, Sarı Sıcak Bir Pencere’yi yazmış olan Cüneyt Göksu ile Serpil Kılıç bu mutluluğa hem Devrim Alanı’nda,.hem Castro ile Chavez’in katıldıkları Alba toplantısında ermişler. Ancak biz de, Küba Dostluk Derneği’nde görüp edindiğimiz belgeselleri sayısız kez izlerken, Fidel’in o 638 öldürme girişiminden nasıl kurtulabildiğini açıkça gördük: ister onunla 50 yıldır 24 koyun koyuna yaşadığı Küba’da olsun, ister örneğin Harlem’de ya da Güney Amerika’nın herhangi bir ülkesinde, insanlar bu özü sözü bir, öbür insanları en az kendisi kadar sevip sayan varlığın benzersizliğini kusursuz biliyor; onu bağırlarına bastırıyorlar. Belgesellerden birinde, “çelik yelek giyiyor musunuz?” sorusuna, yeşil gömleğini açıp çıplak göğsünü gösterirken: “Bakın, benim yeleğim tensel değil, tinsel”diyordu; tastamam öyle: halkıyla, dünya halklarıyla arasında kimsenin aşamayacağı tinsel bir çelik bağ, zırh var.
Sayın Venezüla başkonsolusu José Bracho, çok haklı olarak, halkının Küba Devrimi’ne ve Fidel’e neler borçlu olduğunu anımsattı; böylece, Kübalı kardeşlerine, kardeşlerimize, hiç değilse bu söyleşi sırasında, 50 yıllık özverinin, çabanın, çilenin sözlü ödülünü tattırdı.
Kemâl Okuyan, SSCB’de yaşanan toplumcu denemenin ardından, Küba Devrimi’nin hepimiz, bütün insanlık için taşıdığı öneme değindi; 1961 Füze Bunalımı sırasında, Fidel’in ne kadar tutarlı, ahlâklı davrandığını; Kruçef’e “bırakın füzelerin topraklarımızda olduğunu, onları bizim istediğimizi dünyaya duyuralım”dediğini; SSCB yöneticisinin buna yanaşmadığını söyledi. Bu dediği doğruydu elbet; ama biz, Rebeca Chavez’in Fidel’li Dakikalar adlı filminde, şuna da tanık olmuştuk: füzelerin sökülüp götürülüşünden sonra, Fidel, canlı yayında, alıcıların karşısında önce kendi halkına, aynı zamanda bütün dünya insanlarına sesleniyordu:”ABD ile SSCB arasındaki bu pazarlıkta bize hiç danışılmamış olması, buradaki füzelerin Türkiye’dekilere karşılık olarak sökülüp götürülmesi toplumcu ilkelere de, ahlâka aykırıydı; bize danışılmış, bizimle konuşulmuş olsaydı, füzeler yine kaldılılırdı elbet, ama karşılığında şu Guantanamo üssü de oradan sökülüp atılabilirdi” diye haykırıp masayı yumrukluyor, ardından ekliyordu: “ama bütün bunlara karşın, füzeler giderse gitsin, biz Kongo değiliz; ya vatan ya ölüm; sonunda BİZ YENECEĞİZ!”
Evet, dünyanın en büyük parasal askersel gücüne sahip olduğunu sanan ABD başta, anamalcı soygunculara karşı 50 yıldır ayaktalar; hem de, bir lokma bir hırkayla yetinip dünyanın dört bir yanındaki kardeşlerine öğretmen, hekim, ilâç, bilgi, sevgi dağıtarak!
Okuyan’ın sözleri arasında “işçi sınıfı” da geçiyordu elbet; ancak, kanımca hep eski tanımıyla geçiyordu; oysa bırakın başka örnekleri, Küba Devrimi ve Fidel¸ bugünkü anamalcı soysuzluğun ürünü düzensizliği ortadan kaldırmak istiyorsak, yalnız kol işçilerini, işleyim işçileri öne çıkaramayacağımızı; 10 000 yıllık ataerkil, 200 yıllık anamalcı beyin yıkama yüzünden, kendileri tersini söyleseler bile, askerlerin, hekimlerin, öğretim üyelerinin, yöneticilerin de emekçi olduklarını çoktan somut olarak kanıtladılar. Yeryezünde emek verenlerle emeği ve onun yarattığı artıdeğeri sömürünlerden başka küme yok ki!
Kısacası, gerek Çağrı’nın filmi, gerek bu söyleşi, içimizi ışıttı; arkamda oturan gencecik kızın dediği gibi “ yaşama umudumuzu arttırdı”. Emeği geçen herkese yürekten alkış.
Ulus Dağı Yayınları, yeni kitabını gönderdi: Pedro Rosa Mendes’in Kaplanlar Körfezi adlı belge romanı. Bir zamanlar Portekiz’in sömürgesi olan, sevgili Kübalı gönüllülerin kurtuluş savaşlarında seve seve yanlarında çarpışıp can verdikleri Angola’dan ve Zambiya’dan, Mozambik’ten acılı, acıklı öyküler, çığlıklar içeriyor. Kısa bir alıntı yapayım:
“Acıların kadınları.
Teresa Chilambo, 35 yaşında; kocası savaşta ölmüş; evindeki dört kişinin geçimini odun toplayarak sağlıyor.
49 yaşındaki Alice Vissopa’nı bir parsellik küçük bir toprağı var; dört öksüze bakıyor. Öksüzlerin anneleri ölmüş; babalarından biri ormanda, öteki mayın tarlasında ölmüş.
31 yaşındaki Joasquina Nagueve’nin yeri çocuğu var; geçimini mayalı içkiler satarak sağlıyor. İki kocasından biri on beş yıl önce kaybolmuş; ötekiyse iki yıldır Luanda’da.
35 yaşındaki Adelia Jepele’nin kocası üç ay önce hastalıktan ölmüş; altı çocuğu var; geçimini mısır yemeği satarak sağlıyor.
….
1992 yılı Eylül ayında, Huambo sağlık merkezi, çevrede yalnız yaşayan anneleri, kayıkt altına almak için çağırdı. İki hafta içinde 693 kadın geldi. Sağlık merkezi yaklaşık 12.000 aileye, aşağı yukarı 70.000 kişiye hizmet veriyor. Her yüz kişiden beşi, yalnız kalmış anneler. Aslında kadınlar güvenlik kaygısıyla köylerden kentlerin kıyı mahallelerine geliyorlar. Jango gazetesi o ayın on birindeki baskısında ‘Kocalarıyla geldiler ya da kente geldiklerinde yeniden birleştiler’ diye açıkladı ve bir ad listesi yayınladı.
Ardından kocalar yitip gittiler. Bazıları hastalıktan öldü, çoğu da savaşta. Bazıları ailelerini yanlarına almadan başka kentlere göçtüler; bazı başka kadın aldılar ve eşlerin çocuklarıyla birlikte geride bıraktılar.
Kadınlar okuma yazma bilmiyorlar; hiçbir meslekleri yok, yalnız toprağı işlemeyi biliyorlar; ama hiç toprakları yok. Yanmış, yıkıma uğramış köylerden geliyorlar; ait oldukları öbeklerle – aile ve topluluklarla – bağlarını yitirmişler; kendileri gibi birer parya olan başka adamlarla yaşamaya başlamışlar. Şimdi erkekler gitti. Çocuklarla tek başlarına kalan kadınların bir şeyleri yok;hatta varlıkları bile yasalarca tanınmıyor.”
Ne kadar iç açıcı değil mi?
Oysa Cumartesi günü Ulusal Kanal’daki Gazeteci adlı izlencede konuğumuz olan, Sarı Sıcak Bir Pencere adlı çarpıcı kitabın yazarlarından Cüneyt Göksu, Füsun İkikardeş’in “sizi Küba’da, gezgin ve gazeteci olarak çarpan şey neydi?” sorusuna, gözünü kırpmadan şu yanıtı veriyordu: “ sokaklarda dolanan tek bir çocuk, ortaya bırakılmış yaşlı insanlar görmedik; ve bizi en çok etkileyen, toplumcu düzen konusunda kuramsal olarak bildiklerimizin günlük yaşama geçirilmiş olmasıydı; en uzak köye gittiğimizde, bütün öbür evler ne durumda olursa olsun, pırıl pırıl iki yapı vardı: okul ve sağlık ocağı ya da hastane.”
Zaten işte bu yüzden kitaplarının adı, sevgili Nâzım Hikmet’ten de esinlenerek, Sarı/Sıcak Bir Pencere! Hem de dünyanın bütün şımarık soyguncularının, tüketicilerinin yoksul diye nitelendirmekten büyük haz(?) duydukları o 11 milyoncuk alçakgönüllü halk yaratmış bu sımsıcak sarı pencereyi!
*
Ergun Çağatay’ı Cumhuriyet’teki fotoğraflarından anımsar mısınız bilmem? Ya da Orly’de, Amerikan uşağı Asala maşalarının patlattıkları tüple yaralanan insanlar arasında bulunduğunu ve küçük sakatlıkların dışında canını kurtardığını? Bu sabırlı, direngen dostumu nicedir özellikle İstanbul Fotoğraf Merkezi’ndeki sergilerde görüyordum; sürekli beni işliğine çağırıyor, gel yaptıklarımı gör, diyordu. Sonunda başardım ona gitmeyi; daha önce, ortak dostumuz Mehmet Kısmet uyarmıştı güzel bir fotoğraf kitabı çıkardığını; gidince gözüme inanamadım; Doğan Kuban’la ortaklaşa hazırladıkları büyük boy, sımsıkı metin ve fotoğraflarla dolu, 495 sayfalık dev bir yapıt: Türkçe Konuşanlar.
“Orta Asya’dan Balkanlar’a 2000 yıllık Sanat ve Kültür” alt başlığını taşıyan kitapta konu şu başlıklar altında ele alınmış: Dil ve Kimlik; Türk-Avrasya Simbiyozu; Din; Sanat ve Mimari; Güncel Sahne.
Metinlerle ilgili değerlendirmeyi işin uzmanları yapacaktır nasılsa; Ergun’un ele alınan her konu, ülke, halkla ilgili fotoğrafları soluk kesici. Meraklısı için gerçek bir görsel şölen.
İş Bankası Kültür Yyınları’na uğradığımda, Levent Cinemre bir kitap verdi: Mehmet Sarıoğlu’nun Bir Cumhuriyet Aydını: Mehmet Ali Kâğıtçıt’sı.
Ne acıklı değil mi? Cumhuriyetin varını yoğunu sat savur, sonra ilk kâğıt fabrikasını kuran yetenekli, özverili bir insanın kitabı yayınlansın, alay edercesine.
Deyip duruyorum ya küresel harakiri diye; işte onun en canlı kanıtlarından biri bu kitap. Bu kitabı basmak ne kadar değerbilirlikse, Türkiye’yi kâğıt fabrikaları da içinde, kolsuz kanatsız elsiz ayaksız bırakmak da o kadar korkunç! Bakalım bütün bunları yapanlar ilk dalgasının daha henüz yalnız savruntuları gelen küresel bunalımın altından sağ çıkabilecekler mi?
Berfin yayınevi de Kora adıyla iki kitap yayınlamış: Cazim Gürbüz’ün Gelin Ayırt Edin Ulan Bizi adlı gülmece öyküleri ile Sabri Kuşkonmaz’ın Soğuk Takvim adını taşıyan şiirleri.
Hadi gelin şimdi sevgili Fazıl Hüsnü Dağlarca ustayı bir şiiriyle uğurlayalım:
ŞİMŞEK
Samsun’daki at derisi damar damar
Mustafa Kemâl’in atı
Her gün 19 Mayıstır şahlanır durur hep
Gökyüzü kanıyla
Sanki damarları çatlar.
Dev yüreği dar
Yaşadığı binlerce koçaklama birer in
Ağzı kocaman bir soluk
Ağrı Dağıdır belki
Yelesi kar.
Yalazca yansıma var
Üzerinde mutlu çağlardan
Çakar şimşeğini anlatır hepimize
Özgürlükle başlamıştı
Özgürlükle uzayacak yollar.
Berfin/Bahar, s.129. Kasım 2008.
1 Ekim 2008 Çarşamba
OLİMPİYATLAR-KASIRGALAR
Pekin Olimpiyat Oyunları’nı izlemişsinizdir; Çinliler, Tek Dünya, Tek Rüya adın verdikleri oyunları çok güzel hazırlamış. Düzenlemişlerdi; açılışta Çin’in bilerce yıllık tarihini, uygarlık aşamalarını yansıttılar; kâğıdın, basımın bulunuşu çok etkili, şiirsel görüntülerle canlandırıldı; sonra uygarlığın ve ürünlerinin ipek yoluyla, gemilerle bütün dünyaya yayılışı simgelendi hem dev ekranda, hem yarışma alanında. Danslar, şarkılar üstdüzeyliydi.
Yarışmalar sırasında, Tek Dünya, Tek Rüya savsözü bir yana bırakıldı, uluslar, sporcuları, büyük bir hırsla yarıştılar; koşularda, yüzmelerde, çeşitli dallarda saniyenin onda biri, metrenin yüzde biri için dişe diş çekişildi. Bu dünya barışı açısından hiç de umut verici değildi kuşkusuz. Üstelik, şu anda yerküre üzerinde milyarlarca insan aç susuz bakımsız çaresiz sürünmekte; dolayısıyla bu insanlara 100 metreyi 10 saniyenin altında koşulmasının ne gibi bir yarar sağladığı, sağlayacağı açık seçik ortadaydı.
Hakemle yapılan yarışmalarda, yansız olmaları davranmaları gereken, beklenen insanlar ırkçı, ulusçu bağnazlıklar sergilediler, öteden beri olageldiği üzere; çileden çıkan kimi yarışçılar bu yanlı yargıcıların üstüne yürüdü, yarışmalardan atıldı, bundan kimse üzüntü duymadı, utanmadı.
11 milyonluk küçücük Küba’nın onurlu, soylu yarışmacıları 29 Ağustos’ta yurtlarına dönerken, Fidel, art arda gelen üç kasırganın sözün gerçek anlamında alt üst ettiği ülkesindeki direngen, savaşçı, yüce gönüllü insanların savaşından söz eden yazılar yayınlıyordu iletişim ağında.
Bunlardan birinde, küçük Juventud adasında kasırgadan sonraki durumun, atom bombası atılmış Nagazaki’ye benzediğini söylüyordu; bilimadamlarını, bu çapta bir kasırganın gizil gücünü hesaplamaya çağırıyordu.
Evler, yapılar, kurumlar darmadağın olmuş, tarlalar, ekinler, ürünler, hayvanlar yok olmuş; elektrik telleri kopmuş, üretim ve iletim merkezleri kullanılmaz duruma gelmiş; düşünün, bırakın başka besinleri, insanlara bir lokma ekmek ya da peksimet hazırlayabilmek için fırın kalmamış. Nasıl kalktılar bu yıkımın altından, şu anda nasıl çabalıyorlar, bilmiyorum; çünkü dünya televizyonları bunları duyurmuyor. Tersine, tam da o günlerde, “yorulduğunu” söyleyerek Miami’ye kaçan ünlü bir oyuncuyu oturtuyor başköşeye.
Gerçi başta Chavez’in Venezüela’sı, bütün öbür Güney Amerika ülkeleri, daha başka dünya köşeleri bu onurlu, soylu insan kardeşlerimizin yardımına koşuyor, koşmakta; ama düşünüyorum, Pekin oyunlarına harcanan emeğin, paranın binde, milyonda birine neler yapılırdı güzelim Küba adasında?
Yüzmelerde 8 altın madalya kazanın yüzücüyü yetiştiren (?) ABD, batan krediler, çöken kuruluşlar yüzünden o altınların sevincini yaşamaya fırsat bulamadan gittikçe ağırlaşan bunalımın etkisine girdi; ve ataerkil-anamalcı zorbalık yürürlüğe gireli beri uygulayageldiği bin yüzlükle, ezip sömürdüklerine kesin, koşulsuz özel girişimciliği bir saniye unutup batanlardan seçilmiş birkaçına avuç dolusu yardım yapıp kurtardı.
Dünya halklarının amansızca soyulup sömürülmesinde daha düne kadar onunla el ele, yanak yanağa çalışan Merkel Yengemiz, ne olduysa, neresine ne battıysa, ansızın bu çöküşten Başkan Bush’u sorumlu tuttu; bize AB yasalarını, hukukunu benimseyip uygulayın diyen ABD kendisi bundan kaçındı, diye timsah gözyaşı dökmeye girişti. Ee, siz demiyor muydunuz, insan insanın, ulus ulusun kurdudur diye? Kurtlaşma başlayınca, bir de bakarsınız yenme sırası size gelmiş
Güzeller güzeli Fidel, kasırgalardan söz eden yazılarında, her zamanki gibi, onurlu, soylu düşünceler üstün gelecektir sonunda, diyor inançla, dirençle.
Elbette öyle, ortalığı kaplayan, kaplatılan bilgi kirlenmesine, kafa karıştırmaya karşın, yeryüzünde bu biricik temel ilkeye aklı eren, gönül verenlerin sayısı artabilirse, şu güzelim mavi gezegende yaşama umudumuz olacak; yoksa buyurun kar deliklerin sonsuzluğuna!
*
AsyaŞafak yayınları, İlham Aliyev’in Azerbaycan’ıma Güveniyorum’unu basmış, gönderdi; kitabı Türkçe’ye Kemale Elekberova ile Metanet Babayeva çevirmişler.
ABD ile Rusya arasındaki amansız çekişmede çerez yapılmak istenen ülkelerden, üstelik diliyle, soyuyla bize yakın bir ülkenin, Azerbaycan’ın devlet başkanının ağzından hepimizin boynuna dolanan ortak sorunları anımsayıp düşünmek için çok yararlı bir yapıt elbet.
Sevgili A.Kadir Paksoy da üç kitabın gönderdi: 1997-2007 arasındaki şiirlerinden seçmeleri derlediği İnsana İnan; Cumhuriyet’in ve Başkent’in 85. yılına armağan olarak hazırladığı Ankara Aydınlığı; ve Ulus Devlet ve Tarih Eğitimi adlı çalışması.
*
Gelin sözümüzü Ali Yüce’nin bir şiiriyle bağlayalım:
EVRENSEL KARDEŞ
Tarar saçlarını
Örer anam
Bütün çocukların
Anası anam
Kucaklar babam
Şu koca dünyayı
Bütün çocukların
Babası babam
Çarpar yüreğim
Bütün göğüslerde
En uzak ülkenin
Komşusuyum ben
Haydi artık
Doğsun güneş
Batsın karanlık
Bütün çocukların.
Kardeşiyim ben.
Berfin/Bahar. S.128, Ekim 2008.
Yarışmalar sırasında, Tek Dünya, Tek Rüya savsözü bir yana bırakıldı, uluslar, sporcuları, büyük bir hırsla yarıştılar; koşularda, yüzmelerde, çeşitli dallarda saniyenin onda biri, metrenin yüzde biri için dişe diş çekişildi. Bu dünya barışı açısından hiç de umut verici değildi kuşkusuz. Üstelik, şu anda yerküre üzerinde milyarlarca insan aç susuz bakımsız çaresiz sürünmekte; dolayısıyla bu insanlara 100 metreyi 10 saniyenin altında koşulmasının ne gibi bir yarar sağladığı, sağlayacağı açık seçik ortadaydı.
Hakemle yapılan yarışmalarda, yansız olmaları davranmaları gereken, beklenen insanlar ırkçı, ulusçu bağnazlıklar sergilediler, öteden beri olageldiği üzere; çileden çıkan kimi yarışçılar bu yanlı yargıcıların üstüne yürüdü, yarışmalardan atıldı, bundan kimse üzüntü duymadı, utanmadı.
11 milyonluk küçücük Küba’nın onurlu, soylu yarışmacıları 29 Ağustos’ta yurtlarına dönerken, Fidel, art arda gelen üç kasırganın sözün gerçek anlamında alt üst ettiği ülkesindeki direngen, savaşçı, yüce gönüllü insanların savaşından söz eden yazılar yayınlıyordu iletişim ağında.
Bunlardan birinde, küçük Juventud adasında kasırgadan sonraki durumun, atom bombası atılmış Nagazaki’ye benzediğini söylüyordu; bilimadamlarını, bu çapta bir kasırganın gizil gücünü hesaplamaya çağırıyordu.
Evler, yapılar, kurumlar darmadağın olmuş, tarlalar, ekinler, ürünler, hayvanlar yok olmuş; elektrik telleri kopmuş, üretim ve iletim merkezleri kullanılmaz duruma gelmiş; düşünün, bırakın başka besinleri, insanlara bir lokma ekmek ya da peksimet hazırlayabilmek için fırın kalmamış. Nasıl kalktılar bu yıkımın altından, şu anda nasıl çabalıyorlar, bilmiyorum; çünkü dünya televizyonları bunları duyurmuyor. Tersine, tam da o günlerde, “yorulduğunu” söyleyerek Miami’ye kaçan ünlü bir oyuncuyu oturtuyor başköşeye.
Gerçi başta Chavez’in Venezüela’sı, bütün öbür Güney Amerika ülkeleri, daha başka dünya köşeleri bu onurlu, soylu insan kardeşlerimizin yardımına koşuyor, koşmakta; ama düşünüyorum, Pekin oyunlarına harcanan emeğin, paranın binde, milyonda birine neler yapılırdı güzelim Küba adasında?
Yüzmelerde 8 altın madalya kazanın yüzücüyü yetiştiren (?) ABD, batan krediler, çöken kuruluşlar yüzünden o altınların sevincini yaşamaya fırsat bulamadan gittikçe ağırlaşan bunalımın etkisine girdi; ve ataerkil-anamalcı zorbalık yürürlüğe gireli beri uygulayageldiği bin yüzlükle, ezip sömürdüklerine kesin, koşulsuz özel girişimciliği bir saniye unutup batanlardan seçilmiş birkaçına avuç dolusu yardım yapıp kurtardı.
Dünya halklarının amansızca soyulup sömürülmesinde daha düne kadar onunla el ele, yanak yanağa çalışan Merkel Yengemiz, ne olduysa, neresine ne battıysa, ansızın bu çöküşten Başkan Bush’u sorumlu tuttu; bize AB yasalarını, hukukunu benimseyip uygulayın diyen ABD kendisi bundan kaçındı, diye timsah gözyaşı dökmeye girişti. Ee, siz demiyor muydunuz, insan insanın, ulus ulusun kurdudur diye? Kurtlaşma başlayınca, bir de bakarsınız yenme sırası size gelmiş
Güzeller güzeli Fidel, kasırgalardan söz eden yazılarında, her zamanki gibi, onurlu, soylu düşünceler üstün gelecektir sonunda, diyor inançla, dirençle.
Elbette öyle, ortalığı kaplayan, kaplatılan bilgi kirlenmesine, kafa karıştırmaya karşın, yeryüzünde bu biricik temel ilkeye aklı eren, gönül verenlerin sayısı artabilirse, şu güzelim mavi gezegende yaşama umudumuz olacak; yoksa buyurun kar deliklerin sonsuzluğuna!
*
AsyaŞafak yayınları, İlham Aliyev’in Azerbaycan’ıma Güveniyorum’unu basmış, gönderdi; kitabı Türkçe’ye Kemale Elekberova ile Metanet Babayeva çevirmişler.
ABD ile Rusya arasındaki amansız çekişmede çerez yapılmak istenen ülkelerden, üstelik diliyle, soyuyla bize yakın bir ülkenin, Azerbaycan’ın devlet başkanının ağzından hepimizin boynuna dolanan ortak sorunları anımsayıp düşünmek için çok yararlı bir yapıt elbet.
Sevgili A.Kadir Paksoy da üç kitabın gönderdi: 1997-2007 arasındaki şiirlerinden seçmeleri derlediği İnsana İnan; Cumhuriyet’in ve Başkent’in 85. yılına armağan olarak hazırladığı Ankara Aydınlığı; ve Ulus Devlet ve Tarih Eğitimi adlı çalışması.
*
Gelin sözümüzü Ali Yüce’nin bir şiiriyle bağlayalım:
EVRENSEL KARDEŞ
Tarar saçlarını
Örer anam
Bütün çocukların
Anası anam
Kucaklar babam
Şu koca dünyayı
Bütün çocukların
Babası babam
Çarpar yüreğim
Bütün göğüslerde
En uzak ülkenin
Komşusuyum ben
Haydi artık
Doğsun güneş
Batsın karanlık
Bütün çocukların.
Kardeşiyim ben.
Berfin/Bahar. S.128, Ekim 2008.
1 Eylül 2008 Pazartesi
MUSTAFA KEMÂL ATATÜRK
Bu yaz,Behramkale’de, Nilgün’le sevgili Turgut Özakman’ın Diriliş’ini okuduk Özakman çok önemli bir görevi üstlendi, Cumhuriyetimizin kuruluşunu belgeliyor; Şu Çılgın Türkler’de Kurtuluş Savaşı’nı anlatmıştı; bu kitabında, çağının ve gelişmelerin dışında kalan, hiçbir alanda üretici, yaratıcı olamayan Osmanlı İmparatorluğu’nun yavaş yavaş dağılması sürecinde, 1914-15 yıllarında, Selânikli bir üstünyeteneğin, Sultan Vahdettin’e, Savunma Bakanı ve Başkomutan Enver Paşa’ya karşın, kendi girişimiyle yarı sanal bir tümenin başına gelişini, Balkan Savaşı’nda bozguna uğramış ordunun önüne geçişini, l.Ordu komutanı yeteneksiz Alman generalini aşarak Çanakkale önüne yığılmış İngiliz, Fransız, İtalyan savaş gemilerini, onların taşıdıkları yüzbinlerce kara savaşçısını bozguna uğratışını, geri çekilmeye, sonra yurdumuzdan ayrılmaya zorlayışını anlatıyor.
Bu konuda yazılmış yerli yabancı bütün yapıtları büyük bir dikkat ve ciddilikle inceleyerek; neden-sonuç ilişkilerini olanca açıklığıyla gözler önüne sererek; kimseye haksızlık etmeden, haklı olarak Diriliş adını verdiği silkişini tadına doyulmaz bir coşkuyla, inançla anımsatıyor hepimize.
Alman Mareşali akılalmaz bir yanlış değerlendirmeyle Saros Körfezi’ne bakan tepelerde gece gündüz düşman çıkarması beklerken, okuduğu askerlik sanatını kusursuz uygulayan o benzersiz insan, Mustafa Kemâl, üstelik daha gencecik bir yarbay olarak, en doğru yerleri tutarak, en etkili yerleşimi sağlayarak inanılmazı başarıyor. Daha çok ayrıntıya girmeyeyim, alın bu değerli çalışmayı, 1939 Nisan’ından beri artık okullarımızda okutulmayan gerçek tarihimizin; hem Rusya’nın, hem Anadolu’nun dolayısıyla dünya tarihinin gidişini değiştiren önemli bölümünü okuyun.
İçimize asıl tarihimizi ve Mustafa Kemâl’i yeniden, yakından tanıma ateşi düşünce,olasılık-gereklilik sonucu Behramkale’ye düşmüş eski kitap satıcısı Hüseyin’e koştuk; Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sı ile Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam’ını bulduk, hızla okumaya giriştik.
Demokritos’un deyişiyle “ yeryüzündeki her şeyin yaratıcısı olasılık-gereklilik” ikilisinin Mustafa Kemâl’le aynı dönemde yaşama fırsatını bağışladığı insanlardan Falih Rıfkı, daha birçok yurttaşımız gibi, çöküşü, dağılışı görüyor, bundan yakınıyor, ama örneğin Ruşen Eşref Günaydın gibi, daha başından Anadolu’ya geçip bu eşsiz önderin ardına düşemiyor; ancak İzmir geri alındıktan sonra, Yakup Kadri’yle birlikte oraya gelebiliyor. Ama bundan sonra, Samsun’a çıkan Mustafa Kemâl’le bir avuç gerçek yandaşının soluk kesen atılımlarına doğrudan tanıklık ediyor; çorak toprakların ortasındaki sözün tam anlamıyla kimsiz kimsesiz Ankara’da, ceplerinde güzelim yurtseverlerin bağışladığı üç beş kuruş, bütün destanları, masalları geride bırakan insanların ilk Millet Meclisi’ni oluşturmalarını; ülkenin dört bir yanında, yetke boşluğundan yararlanarak çete kurmuş, düşmanla savaştığı kadar kendi soydaşlarını haraca kesen çapsız serüvencilerden kurtarışlarını; yoksulluk ve yokluk içinde düzenli orduyu kuruşlarını; 1.Dünya Savaşı’ndan yengiyle çıkmış, bunun verdiği güven ve şımarıklıkla Osmanlı Devleti’ni iyice parçalayıp bölüşmek, giderek Türkleri Anadolu’dan kovmak (?!) isteyen İngilizlerle suçortaklarının kışkırttığı şaşkın, insanlık ve uygarlık düşmanı Yunanlıları birbiri ardından yenerek yeni devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşup gelişmesini günümüzün o günleri aratmayan koşullarında bütün Türklerin kesinlikle okumaları gereken anılarla belgelerle anlatıyor.
Ama Mustafa Kemâl’le bir avuç tanıma sığmaz, yiğit, kararlı, sevgi dolu yandaşının soluk kesen serüvenleri bir kitapla doyurur mu insanı? Hemen Tek Adam’a sarıldık; yaşarken benim görebildiğim şu: Atatürk’ün çağdaşları ya da sonradan ona eğilenler, ele alıp irdeleyenler, insanlık tarihinde binlerce yılda bir gözüken bu ender yıldızın düzeyinde değil elbet; kendi yarım yamalak dünya görüşlerine, öğreti diye öğrenebildiklerine dayanarak yargılamışlar Ulu Önderimizi.
Ş.S.Aydemir de ne yazık ki bu takıma giriyor: bir yandan Mustafa Kemâl’in üstünyeteneğini, benzersizliğini kabul ediyor; öte yandan, sınıf çatışmalı toplumcu bakış uyarınca, ikide bir o güzel varlığa kararsızlıklar, bunalımlar yakıştırıyor, ve bu yanlış değerlendirmelerle sayfalar dolduruyor. Öyle yapmayabilse, kitap üç değil, tek ciltte biterdi; dolayısıyla onun dünya görüşü uyarınca, dünyanın, Türk ulusunun kâğıdı, mürekkebi, emeği, bu kitaplara harcayacağı paralar kurtarılmış olurdu.
Ancak, laf kalabalığa arasında da olsa, birtakım temel, önemli bilgiler, olgular okura ulaşıyor; bunların en çarcılarına değineyim:
Birincisi, Çanakkale Savaşı sırasında cephedeki birliklerden birine komutanlık eden, Mustafa Kemâl’in istifasından sonra yerine atanan Fevzi Çakmak’ın; daha birçok benzeri gibi, aldığı aile eğitiminin, etkisinde kaldığı koşullandırmaların sonucu olarak, İstanbul’da yaşanan bütün alçaklıkları, hainlikleri gördüğü hâlde, 19 Mayıs 1919’dan sonra hemen Anadolu’ya geçmeyişi; işbirlikçi Sultan’ın yanında buyruğunda kalışı; Savunma Bakanlığı’na getirilişi; o ad ve yetkiyle, Mustafa Kemâl’le arkadaşlarını hain ilan edişi; yakalanıp İstanbul’a getirilmeleri için kendisine bağlı sandığı komutanlara buyruk gönderişi. Ama İstanbul, hani şu uygar (?) İngilizlerce kesin işgalinden sonra, süngülü askerler çalışma odasını basana dek Sultan’ına, görevine bağlı! Bu zorlamanın ardından Anadolu’ya geçiyor, Adapazarı dolaylarında Ali Fuat Paşa’ya sığınıyor; Ankara’dan haklı olarak geldiği yere gönderin diye yanıt geliyor, ama Ali Fuat epey üsteliyor; bunun üzerine kabul ediliyor ve güzeller güzeli Mustafa Kemâl onu önce milletvekili, sonra bakan, ardından Genelkurmay Başkanı yapıyor, hem de emekli olana dek. Burada ortaya çıkan, insanlardan birinin büyüklüğü, öbürünün sıradanlığı! Ne yazık ulusumuza!
Daha başka bir alayının yanında, bir de Rauf Orbay var elbet; o da çapsızlardan biri; bütün uyarılara karşın İstanbul’daki Meclis’e gidiyor, tutaklanıp Malta’ya sürülüyor; Mustafa Kemâl onu ve benzerlerini, tutuklattığı İngiliz subaylarına karşılık kurtarıyor. Düz mantık artık ömür boyu Ulu Önder’e gönülborcu duymasını, bağlı kalmasını gerektirir değil mi? Ne gezer! Ömür boyu karşıtlık, sıkıntı, sorun! Yok efendim, Halifenin ekmeği varmış karnında, döneklik edemezmiş! Çok doğru, yerli yerinde bir görüş. Ama Halife Efendimiz ölüm fetvaları çıkarabilir, Kurtuluş Savaşı’nı tehlikeye atabilir elbet. Allah’ım emri böyle çünkü!
İnsanın içini kanatan öbür örneklerse, İstanbul’da her kapıya başvuran, çözüm arayan Mustafa Kemâl’e: “burada artık en küçük bir umut yok, hemen Anadolu’ya geç, yanıma gel, birliğim buyruğundadır” diyen; Erzurum’da buluşunca bu sözün gereğini yerine getiren Kâzım Karabekir’in, eksik bilgi ve dünya görüşü tutarsızlığından ötürü, en umulmadık zamanlarda, Büyük Önder’i yalnız bırakışı, Sultancılara katılışı!
Tek Adam’ı alıp okursanız, Refet Bele, Fahrettin Altay gibi ünlü komutanların zaman zaman düştükleri çukurları, yol açtıkları zorlukları görürsünüz; ve insanlık tarihinin benzersiz yıldızı hepsini sabırla, dirençle, kararlılıkla aşa aşa kurmuş Cumhuriyetimizi!
Son olarak, İsmet Paşa’ya değineyim kısaca; 2. İnönü Savaşı yaşanmış, Yunanlıları savaş alanında yenip geri püskürtmüşüz; ama saldırgan bir daha gelmiş üstümüze, bu kez bizim birlikler bozguna uğrayıp dağılmış, karman çorman geri çekiliyor; İsmet Paşa, karşılaştığı Yakup Kadri’ye: “İşte böyle Yakup Kadri, gerçekçi olmak gerek!” diyor. Sizin anlayacağınız, düşman çok güçlü, biz boşuna çarpışıp ölüyoruz!
Peki bu durumda Mustafa Kemâl ne deyip yapıyor? “Savunma çizgisi yoktur, savunma alanı vardır, o alansa bütün yurttur!” Sonra, bezgin, karamsar İsmet’e: “ hemen Sakarya’nın Doğusuna çekilin!” buyruğunu veriyor. Ardından, kitapta bütün ayrıntılarını bulacağınız gelişmelerle Başkomutanlığı kabul ediyor, Sakarya’da düşmanı kesin yenilgiye uğratıyor.
Evet, kitabın adı gölgesiz kuşkusuz haklı: TEK ADAM! O benzersiz Adam yaratmış bugün çarçur ettiklerimizin hepsini!
Nilgün’le bana, şimdi Ruşen Eşref Günaydın’ın, Yakup Kadri’nin, Cevat Abbas’ın anılarını bulup okumak kalıyor; onlar belki daha sevgiyle bakabilmişlerdir Atamıza?
Şimdiye dek okuduklarımızdaki Atatürk değerlendirmeleri böyleydi; buna karşılık, dünyanın başka yörelerinde halklarına öncülük edenler çok daha gerçekçi, yerinde değerlendirmeler yapmışlar insanlığın bu benzersiz çiçeği konusunda; bunları, Dursun Özden’in “Che’nin çantasından Söylev çıktı” başlıklı yazısından alıyorum.
İlki Lenin’den: “Emqeryalizme karşı verdiği savaşı bütünüyle desteklediğimiz yoldaş Mustafa Kemâl çok büyük bir diplomatik zekâya sahip üstün nitelikli, yiğit bir komutandır”.
İkincisi Fidel Castro’nun: “Ben de hatırı sayılır bir Devrim gerçekleştirdim, ama Mustafa Kemâl Atatürk’ün yaptığını asla başaramazdım. Asıl devrimci Atatürk’tür.!
Yine Fidel, 1961’de, Nâzım Hikmet’in Havana gezisinin ardından, Küba Büyükelçisi Bilal Şimşir’i çağırıp: “Bana Söylev’in bir örneğini getirtin lütfen, ama bu isteğimden Amerikalıların kesinlikle haberi olmasın”demiş.
Şu söz de Mao’nun: “Ben Çin’in Atatürk’üyüm.”
Che Guevara Bolivya dağlarında vurulduğuda, sırt çantasından üç kitap çıkmış: “Grand Discurso- Revolucionario Kemal Atatürk (Büyük Söylev), Nâzım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı ve 1961 tarihli Küba Şiir güldestesi.”
Fidel Castro, 70. yaşgünü dolayısıyla düzenlenen Uluslar arası Yazın Yarışması’nda kazandığı ödülü almak üzere Küba’ya giden kursun Dursun Özden’e şunları söylemiş:
“Övgülerinize çok teşekkür ederim. Atatürk’ün ülkesinden genç Türk şairi Dursun Özden’i konuk ettiğim için çok mutluyum. Ama söyledikleriniz yanlış…Devrimci Kemâl Atatürk varken Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar? Atatürk, Anadolu’dan düşmanları kovmak için, 1919’da Bandırma gemisiyle Samsun’a çıktı.Emperyalizme karşı savaş verdi ve yengiye ulaştı. Biz de Atatürk’ün bu devrimci savaşımından esinlenip etkilendik; 40 yıl sonra, 1959’da, Granma gemisiyle Havana’ya çıktık. Ülkemizde emperyalistlerin işbirlikçi faşist Batista’yla kurdukları baskı yönetimini yıkmak üzere. Biz de yengiye ulaştık. Devrimci Kemâl Atatürk, hem bizim, hem bütün ezilen hakların esin kaynağıdır.Sağdan sola uzanan Anap yazısını bırakıp yerine soldan sağa Latin ABC’sini getiren Harf Devrimi başta olmak üzere, bir dizi Çağdaş-Aydınlanmacı Cumhuriyet Devrimi’ni biz bu kadar kısa sürede başaramazdık. Atatürk kendine halkçı değil de toplumcu deseydi de ancak bu kadarını yapabilirdi. Kendinize başka esin kaynağı aramayın.”
İşte bu kadar; ama Kabe’yi Ankara dışında arayan bütün kendini ve Atalarını küçük görenler, çıkmaz yollarda savrulup gittiler, gitmekteler!
Atamız aslında yalnız kendi halkı için değil, bütün insanlık için gerçek, sevgi dolu umuttu; şimdi bu meşaleyi Fidel ve toplumu taşıyor, bunca azgın köpekbalığına karşı!
+
Şimdi bana gönderilen kitaplardan kısaca söz edeyim.
Yılmaz Polat, Ulus Dağı Yayınları’na CİA’nın Muteber Adamı’na hazırlamış; 26 yıldır Vaşington’da çalışan Polat¸ CİA’daki etkili adamların Türkiye’de siyaset sahnesinde indirilip çıkartılacak kuklaları nasıl belirlediklerini yine aynı yayınlardaki Vaşington’da Akrobasi adlı yapıtında incelemiş, bu kitapta öykünün gerisi var. Oradan iki satır:
“Türkiye deneyi başarıya ulaşır, İslamcılar iktidara kuvvet kullanmadan gelerek demokratik yönetimin bir parçası olabilirlerse, İran rejimine karşı yeni bir seçenek oluşur”, diyor kısa boylu, sakallı CİA görevlisi.
Adamların tasarısı bu, bütün sorun buradaki sivil-asker görevlilerin oyuna ne kadar katılacağı, köleliğe ne ölçüde razı olacağı?
İki kitap da Kaynak Yaeyınları’ndan geldi: Arslan Başer Kafaoğlu’nun kitabı AKP’nin Dilenme Ekonomisi ve Çöküş başlığını taşıyor. Sabırlı, çalışkan, yurtsever uzmanımız somut belge ve bilgilerle AKP aracılığıyla (kuşkusuz öncesi de var bu işin, en az 1950’den, giderek 1939’dan beri sabırla örmüş Amerika, Avrupa bu ağı) ülkemizin kıskıvrak bağlanışını, için boşaltılışını bir kez daha gözümüzün önüne seriyor. Görecek can gözümüz kaldıysa…Üçüncü yapıt da bunlar kadar önemli; aslında Mustafa Kemâl Atatürk’ün daha 1900’lerin başlarında görüp dile getirdiği, Türkiye’nin de, bütün öbür ezilenlerin de geleceğinin sımsıkı bağlı bulunduğu bir olguyu, Avrasya işbirliğini inceliyor Aleksandr Dugin Moskova-Ankara Ekseni,”Avrasya Hareketi’nin Temel Görüşleri’inde; son Gürcü-Rus çatışmasından sonra her şey o kadar açık seçik ortada ki! Ancak, başta Avrasya umudunun baş oyuncuları Çin’le Rusya, bütün devletler şu anda ABD’nin çılgınca attığı adımları izlemekle, olaylara ancak çok sonra, büyük ölçüde yetersiz tepkiler göstermekle yetiniyorlar. Tıpkı yurt içinde Atatürkçü’lerin, Ergenekon gibi Amerikan oyunlarına anak cılız sözel tepkiler gösterişi gibi.
Oysa, anamalcılığın bu son çıldırmış saldırıları karşısında Atatürk gibi, Fidel Castro gibi, testi kırılmadan en sert ve kararlı tepkiyi göstermek gerekiyor. Bakalım insanlık bunu becerebilecek mi? Beceremezse zaten sorun kalmıyor, insanları da mamutların yanına yatırır evrensel tarih!
Üç kitap da Berfin Yayayınları gönderdi; Deryla Çağlar’ın Hayali Komünizm/Soğuk Savaş’ın Türkiye Söylemleri, şu anda bütün hızıyla ve yıkıcılığıyla yaşamakta olduğumuz beyinleri yıkayıp teslim alma savaşının ayrıntılarını sunuyor okura.
Avni Kaysal, şiirlerini Leyli Vakti adıyla yayınlamış.
Serhat Taşpınar’ın O Bizim Son Umudumuz, ilginç bir kitap; hem Türkçesi, hem İngilizcesi var art arda; çeviriyi Alper Taşpınar ile A.Zeynep Güden yapmışlar.
1980’den beri Berlin’de yaşayan Gültekin Emre, 1956-80 arasındaki Ankara’sını anlatmış özlemle, Yitik Kent Ankara’da; kitabı heyamola yayınları basmış.
Ah sevgili Emre, yiten yalnızca Ankara mı? Çıldırtılmış insanlar dünyasında olanaksızı oldurmaya çalışan bir avuçluk Küba’nın dışında, bütün gezegen öyle değil mi?
Berfin/Bahar.s.127, Eylül 2008
Bu konuda yazılmış yerli yabancı bütün yapıtları büyük bir dikkat ve ciddilikle inceleyerek; neden-sonuç ilişkilerini olanca açıklığıyla gözler önüne sererek; kimseye haksızlık etmeden, haklı olarak Diriliş adını verdiği silkişini tadına doyulmaz bir coşkuyla, inançla anımsatıyor hepimize.
Alman Mareşali akılalmaz bir yanlış değerlendirmeyle Saros Körfezi’ne bakan tepelerde gece gündüz düşman çıkarması beklerken, okuduğu askerlik sanatını kusursuz uygulayan o benzersiz insan, Mustafa Kemâl, üstelik daha gencecik bir yarbay olarak, en doğru yerleri tutarak, en etkili yerleşimi sağlayarak inanılmazı başarıyor. Daha çok ayrıntıya girmeyeyim, alın bu değerli çalışmayı, 1939 Nisan’ından beri artık okullarımızda okutulmayan gerçek tarihimizin; hem Rusya’nın, hem Anadolu’nun dolayısıyla dünya tarihinin gidişini değiştiren önemli bölümünü okuyun.
İçimize asıl tarihimizi ve Mustafa Kemâl’i yeniden, yakından tanıma ateşi düşünce,olasılık-gereklilik sonucu Behramkale’ye düşmüş eski kitap satıcısı Hüseyin’e koştuk; Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sı ile Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam’ını bulduk, hızla okumaya giriştik.
Demokritos’un deyişiyle “ yeryüzündeki her şeyin yaratıcısı olasılık-gereklilik” ikilisinin Mustafa Kemâl’le aynı dönemde yaşama fırsatını bağışladığı insanlardan Falih Rıfkı, daha birçok yurttaşımız gibi, çöküşü, dağılışı görüyor, bundan yakınıyor, ama örneğin Ruşen Eşref Günaydın gibi, daha başından Anadolu’ya geçip bu eşsiz önderin ardına düşemiyor; ancak İzmir geri alındıktan sonra, Yakup Kadri’yle birlikte oraya gelebiliyor. Ama bundan sonra, Samsun’a çıkan Mustafa Kemâl’le bir avuç gerçek yandaşının soluk kesen atılımlarına doğrudan tanıklık ediyor; çorak toprakların ortasındaki sözün tam anlamıyla kimsiz kimsesiz Ankara’da, ceplerinde güzelim yurtseverlerin bağışladığı üç beş kuruş, bütün destanları, masalları geride bırakan insanların ilk Millet Meclisi’ni oluşturmalarını; ülkenin dört bir yanında, yetke boşluğundan yararlanarak çete kurmuş, düşmanla savaştığı kadar kendi soydaşlarını haraca kesen çapsız serüvencilerden kurtarışlarını; yoksulluk ve yokluk içinde düzenli orduyu kuruşlarını; 1.Dünya Savaşı’ndan yengiyle çıkmış, bunun verdiği güven ve şımarıklıkla Osmanlı Devleti’ni iyice parçalayıp bölüşmek, giderek Türkleri Anadolu’dan kovmak (?!) isteyen İngilizlerle suçortaklarının kışkırttığı şaşkın, insanlık ve uygarlık düşmanı Yunanlıları birbiri ardından yenerek yeni devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşup gelişmesini günümüzün o günleri aratmayan koşullarında bütün Türklerin kesinlikle okumaları gereken anılarla belgelerle anlatıyor.
Ama Mustafa Kemâl’le bir avuç tanıma sığmaz, yiğit, kararlı, sevgi dolu yandaşının soluk kesen serüvenleri bir kitapla doyurur mu insanı? Hemen Tek Adam’a sarıldık; yaşarken benim görebildiğim şu: Atatürk’ün çağdaşları ya da sonradan ona eğilenler, ele alıp irdeleyenler, insanlık tarihinde binlerce yılda bir gözüken bu ender yıldızın düzeyinde değil elbet; kendi yarım yamalak dünya görüşlerine, öğreti diye öğrenebildiklerine dayanarak yargılamışlar Ulu Önderimizi.
Ş.S.Aydemir de ne yazık ki bu takıma giriyor: bir yandan Mustafa Kemâl’in üstünyeteneğini, benzersizliğini kabul ediyor; öte yandan, sınıf çatışmalı toplumcu bakış uyarınca, ikide bir o güzel varlığa kararsızlıklar, bunalımlar yakıştırıyor, ve bu yanlış değerlendirmelerle sayfalar dolduruyor. Öyle yapmayabilse, kitap üç değil, tek ciltte biterdi; dolayısıyla onun dünya görüşü uyarınca, dünyanın, Türk ulusunun kâğıdı, mürekkebi, emeği, bu kitaplara harcayacağı paralar kurtarılmış olurdu.
Ancak, laf kalabalığa arasında da olsa, birtakım temel, önemli bilgiler, olgular okura ulaşıyor; bunların en çarcılarına değineyim:
Birincisi, Çanakkale Savaşı sırasında cephedeki birliklerden birine komutanlık eden, Mustafa Kemâl’in istifasından sonra yerine atanan Fevzi Çakmak’ın; daha birçok benzeri gibi, aldığı aile eğitiminin, etkisinde kaldığı koşullandırmaların sonucu olarak, İstanbul’da yaşanan bütün alçaklıkları, hainlikleri gördüğü hâlde, 19 Mayıs 1919’dan sonra hemen Anadolu’ya geçmeyişi; işbirlikçi Sultan’ın yanında buyruğunda kalışı; Savunma Bakanlığı’na getirilişi; o ad ve yetkiyle, Mustafa Kemâl’le arkadaşlarını hain ilan edişi; yakalanıp İstanbul’a getirilmeleri için kendisine bağlı sandığı komutanlara buyruk gönderişi. Ama İstanbul, hani şu uygar (?) İngilizlerce kesin işgalinden sonra, süngülü askerler çalışma odasını basana dek Sultan’ına, görevine bağlı! Bu zorlamanın ardından Anadolu’ya geçiyor, Adapazarı dolaylarında Ali Fuat Paşa’ya sığınıyor; Ankara’dan haklı olarak geldiği yere gönderin diye yanıt geliyor, ama Ali Fuat epey üsteliyor; bunun üzerine kabul ediliyor ve güzeller güzeli Mustafa Kemâl onu önce milletvekili, sonra bakan, ardından Genelkurmay Başkanı yapıyor, hem de emekli olana dek. Burada ortaya çıkan, insanlardan birinin büyüklüğü, öbürünün sıradanlığı! Ne yazık ulusumuza!
Daha başka bir alayının yanında, bir de Rauf Orbay var elbet; o da çapsızlardan biri; bütün uyarılara karşın İstanbul’daki Meclis’e gidiyor, tutaklanıp Malta’ya sürülüyor; Mustafa Kemâl onu ve benzerlerini, tutuklattığı İngiliz subaylarına karşılık kurtarıyor. Düz mantık artık ömür boyu Ulu Önder’e gönülborcu duymasını, bağlı kalmasını gerektirir değil mi? Ne gezer! Ömür boyu karşıtlık, sıkıntı, sorun! Yok efendim, Halifenin ekmeği varmış karnında, döneklik edemezmiş! Çok doğru, yerli yerinde bir görüş. Ama Halife Efendimiz ölüm fetvaları çıkarabilir, Kurtuluş Savaşı’nı tehlikeye atabilir elbet. Allah’ım emri böyle çünkü!
İnsanın içini kanatan öbür örneklerse, İstanbul’da her kapıya başvuran, çözüm arayan Mustafa Kemâl’e: “burada artık en küçük bir umut yok, hemen Anadolu’ya geç, yanıma gel, birliğim buyruğundadır” diyen; Erzurum’da buluşunca bu sözün gereğini yerine getiren Kâzım Karabekir’in, eksik bilgi ve dünya görüşü tutarsızlığından ötürü, en umulmadık zamanlarda, Büyük Önder’i yalnız bırakışı, Sultancılara katılışı!
Tek Adam’ı alıp okursanız, Refet Bele, Fahrettin Altay gibi ünlü komutanların zaman zaman düştükleri çukurları, yol açtıkları zorlukları görürsünüz; ve insanlık tarihinin benzersiz yıldızı hepsini sabırla, dirençle, kararlılıkla aşa aşa kurmuş Cumhuriyetimizi!
Son olarak, İsmet Paşa’ya değineyim kısaca; 2. İnönü Savaşı yaşanmış, Yunanlıları savaş alanında yenip geri püskürtmüşüz; ama saldırgan bir daha gelmiş üstümüze, bu kez bizim birlikler bozguna uğrayıp dağılmış, karman çorman geri çekiliyor; İsmet Paşa, karşılaştığı Yakup Kadri’ye: “İşte böyle Yakup Kadri, gerçekçi olmak gerek!” diyor. Sizin anlayacağınız, düşman çok güçlü, biz boşuna çarpışıp ölüyoruz!
Peki bu durumda Mustafa Kemâl ne deyip yapıyor? “Savunma çizgisi yoktur, savunma alanı vardır, o alansa bütün yurttur!” Sonra, bezgin, karamsar İsmet’e: “ hemen Sakarya’nın Doğusuna çekilin!” buyruğunu veriyor. Ardından, kitapta bütün ayrıntılarını bulacağınız gelişmelerle Başkomutanlığı kabul ediyor, Sakarya’da düşmanı kesin yenilgiye uğratıyor.
Evet, kitabın adı gölgesiz kuşkusuz haklı: TEK ADAM! O benzersiz Adam yaratmış bugün çarçur ettiklerimizin hepsini!
Nilgün’le bana, şimdi Ruşen Eşref Günaydın’ın, Yakup Kadri’nin, Cevat Abbas’ın anılarını bulup okumak kalıyor; onlar belki daha sevgiyle bakabilmişlerdir Atamıza?
Şimdiye dek okuduklarımızdaki Atatürk değerlendirmeleri böyleydi; buna karşılık, dünyanın başka yörelerinde halklarına öncülük edenler çok daha gerçekçi, yerinde değerlendirmeler yapmışlar insanlığın bu benzersiz çiçeği konusunda; bunları, Dursun Özden’in “Che’nin çantasından Söylev çıktı” başlıklı yazısından alıyorum.
İlki Lenin’den: “Emqeryalizme karşı verdiği savaşı bütünüyle desteklediğimiz yoldaş Mustafa Kemâl çok büyük bir diplomatik zekâya sahip üstün nitelikli, yiğit bir komutandır”.
İkincisi Fidel Castro’nun: “Ben de hatırı sayılır bir Devrim gerçekleştirdim, ama Mustafa Kemâl Atatürk’ün yaptığını asla başaramazdım. Asıl devrimci Atatürk’tür.!
Yine Fidel, 1961’de, Nâzım Hikmet’in Havana gezisinin ardından, Küba Büyükelçisi Bilal Şimşir’i çağırıp: “Bana Söylev’in bir örneğini getirtin lütfen, ama bu isteğimden Amerikalıların kesinlikle haberi olmasın”demiş.
Şu söz de Mao’nun: “Ben Çin’in Atatürk’üyüm.”
Che Guevara Bolivya dağlarında vurulduğuda, sırt çantasından üç kitap çıkmış: “Grand Discurso- Revolucionario Kemal Atatürk (Büyük Söylev), Nâzım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı ve 1961 tarihli Küba Şiir güldestesi.”
Fidel Castro, 70. yaşgünü dolayısıyla düzenlenen Uluslar arası Yazın Yarışması’nda kazandığı ödülü almak üzere Küba’ya giden kursun Dursun Özden’e şunları söylemiş:
“Övgülerinize çok teşekkür ederim. Atatürk’ün ülkesinden genç Türk şairi Dursun Özden’i konuk ettiğim için çok mutluyum. Ama söyledikleriniz yanlış…Devrimci Kemâl Atatürk varken Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar? Atatürk, Anadolu’dan düşmanları kovmak için, 1919’da Bandırma gemisiyle Samsun’a çıktı.Emperyalizme karşı savaş verdi ve yengiye ulaştı. Biz de Atatürk’ün bu devrimci savaşımından esinlenip etkilendik; 40 yıl sonra, 1959’da, Granma gemisiyle Havana’ya çıktık. Ülkemizde emperyalistlerin işbirlikçi faşist Batista’yla kurdukları baskı yönetimini yıkmak üzere. Biz de yengiye ulaştık. Devrimci Kemâl Atatürk, hem bizim, hem bütün ezilen hakların esin kaynağıdır.Sağdan sola uzanan Anap yazısını bırakıp yerine soldan sağa Latin ABC’sini getiren Harf Devrimi başta olmak üzere, bir dizi Çağdaş-Aydınlanmacı Cumhuriyet Devrimi’ni biz bu kadar kısa sürede başaramazdık. Atatürk kendine halkçı değil de toplumcu deseydi de ancak bu kadarını yapabilirdi. Kendinize başka esin kaynağı aramayın.”
İşte bu kadar; ama Kabe’yi Ankara dışında arayan bütün kendini ve Atalarını küçük görenler, çıkmaz yollarda savrulup gittiler, gitmekteler!
Atamız aslında yalnız kendi halkı için değil, bütün insanlık için gerçek, sevgi dolu umuttu; şimdi bu meşaleyi Fidel ve toplumu taşıyor, bunca azgın köpekbalığına karşı!
+
Şimdi bana gönderilen kitaplardan kısaca söz edeyim.
Yılmaz Polat, Ulus Dağı Yayınları’na CİA’nın Muteber Adamı’na hazırlamış; 26 yıldır Vaşington’da çalışan Polat¸ CİA’daki etkili adamların Türkiye’de siyaset sahnesinde indirilip çıkartılacak kuklaları nasıl belirlediklerini yine aynı yayınlardaki Vaşington’da Akrobasi adlı yapıtında incelemiş, bu kitapta öykünün gerisi var. Oradan iki satır:
“Türkiye deneyi başarıya ulaşır, İslamcılar iktidara kuvvet kullanmadan gelerek demokratik yönetimin bir parçası olabilirlerse, İran rejimine karşı yeni bir seçenek oluşur”, diyor kısa boylu, sakallı CİA görevlisi.
Adamların tasarısı bu, bütün sorun buradaki sivil-asker görevlilerin oyuna ne kadar katılacağı, köleliğe ne ölçüde razı olacağı?
İki kitap da Kaynak Yaeyınları’ndan geldi: Arslan Başer Kafaoğlu’nun kitabı AKP’nin Dilenme Ekonomisi ve Çöküş başlığını taşıyor. Sabırlı, çalışkan, yurtsever uzmanımız somut belge ve bilgilerle AKP aracılığıyla (kuşkusuz öncesi de var bu işin, en az 1950’den, giderek 1939’dan beri sabırla örmüş Amerika, Avrupa bu ağı) ülkemizin kıskıvrak bağlanışını, için boşaltılışını bir kez daha gözümüzün önüne seriyor. Görecek can gözümüz kaldıysa…Üçüncü yapıt da bunlar kadar önemli; aslında Mustafa Kemâl Atatürk’ün daha 1900’lerin başlarında görüp dile getirdiği, Türkiye’nin de, bütün öbür ezilenlerin de geleceğinin sımsıkı bağlı bulunduğu bir olguyu, Avrasya işbirliğini inceliyor Aleksandr Dugin Moskova-Ankara Ekseni,”Avrasya Hareketi’nin Temel Görüşleri’inde; son Gürcü-Rus çatışmasından sonra her şey o kadar açık seçik ortada ki! Ancak, başta Avrasya umudunun baş oyuncuları Çin’le Rusya, bütün devletler şu anda ABD’nin çılgınca attığı adımları izlemekle, olaylara ancak çok sonra, büyük ölçüde yetersiz tepkiler göstermekle yetiniyorlar. Tıpkı yurt içinde Atatürkçü’lerin, Ergenekon gibi Amerikan oyunlarına anak cılız sözel tepkiler gösterişi gibi.
Oysa, anamalcılığın bu son çıldırmış saldırıları karşısında Atatürk gibi, Fidel Castro gibi, testi kırılmadan en sert ve kararlı tepkiyi göstermek gerekiyor. Bakalım insanlık bunu becerebilecek mi? Beceremezse zaten sorun kalmıyor, insanları da mamutların yanına yatırır evrensel tarih!
Üç kitap da Berfin Yayayınları gönderdi; Deryla Çağlar’ın Hayali Komünizm/Soğuk Savaş’ın Türkiye Söylemleri, şu anda bütün hızıyla ve yıkıcılığıyla yaşamakta olduğumuz beyinleri yıkayıp teslim alma savaşının ayrıntılarını sunuyor okura.
Avni Kaysal, şiirlerini Leyli Vakti adıyla yayınlamış.
Serhat Taşpınar’ın O Bizim Son Umudumuz, ilginç bir kitap; hem Türkçesi, hem İngilizcesi var art arda; çeviriyi Alper Taşpınar ile A.Zeynep Güden yapmışlar.
1980’den beri Berlin’de yaşayan Gültekin Emre, 1956-80 arasındaki Ankara’sını anlatmış özlemle, Yitik Kent Ankara’da; kitabı heyamola yayınları basmış.
Ah sevgili Emre, yiten yalnızca Ankara mı? Çıldırtılmış insanlar dünyasında olanaksızı oldurmaya çalışan bir avuçluk Küba’nın dışında, bütün gezegen öyle değil mi?
Berfin/Bahar.s.127, Eylül 2008
1 Mayıs 2008 Perşembe
“KİMİM BEN?”
Estela Bravo’nun bir sürü önce yine İstanbul Sinema Şenliği’nde gösterilen “Fidel”ini görebilmiş miydiniz? Görmüşseniz ne sağlam bir sinemacı olduğunu biliyorsunuzdur; bu soylu onurlu yönetmenin yeni çalışması, cunta zamanında Arjantin’de herkesin gözü önünde kaçırılan, zindana tıkılan, işkence edilen, öldürülen, diri diri köpek balıklarına atılan 30 000 kadınla erkeğin el konan, işkencecilere ya da sıradan insanlara dağıtılan çocuklarının öyküsünü ele almış.
Anımsayacaksınız, o korkunç yıllarda, başlarına beyaz örtüler geçiren “Mayıs Alanı Büyükanneleri” bütün itilip kakılmalara, dayağa, gaza, basınçlı suya karşın inatla, inançla sürdürmüşlerdi katilleri yuhalamayı; yıllarca çocuklarının yavrularını, torunları aramışlar. Film bu arayışın acılı öyküsünü anlatıyor. Kızı, damadı, oğlu, gelini yok edilen kahraman nineler, inanılmaz bir dayanışmayla, gazetelere duyurular vererek, resimlerini basarak torunlarını aramışlar, arıyorlar. Film, bulunan talihli çocukları gösterip konuşturdu. Gerçekten yürek paralayıcı öyküler; ama aynı zamanda büyük bir yiğitlik, onur savaşımı. DNA incelemeleriyle, iğneyle kuyu kazar gibi sürdürülen araştırmalar, kıyaslamalar; sonunda kimin kimin çocuğu olduğunun ortaya çıkışı; o destansı büyükannelere katılan yargıçların, savcıların ayakta alkışlanacak savaşımıyla ana babalarına değilse bile, öbür yakınlarına kavuşturulan kızlar, oğlanlar.
Ve asıl çarpıcı, sevindirici, kıskandırıcı olan, bütün bu acılara yol açanların hem halka açık mahkemelerde yargılanışı, cezaya çarptırılıp zindana kapatılışı!
Aslında, bütün dünya halkları beyinlerine vurulan pırangaları kırıp ayağa kalkmadıkça, başta dünyanın tüm ülkelerinde bu iğrenç uygulamalara akıl hocalağı, kılavuzluk eden Amerikalı asker sivil bütün suçlu ve sorumlular, onların yerli ortakları yargıç karşısına dikip hesap soramadıkça, yaşanan, yaşanacak çile bitmez bitemez!
“Kimim Ben? NTV’nin belgesel kuşağında gösterilecekmiş; sakın kaçırmayın!
Bu yılki Sinema Şenliği’nde 200 film arasından biz yalnız üçünü seçmiştik; Ken Loach’un “Bu Özdür Bir Dünyadır”ı ve Carlos Saura’nın “Fadolar”ı.
Saura, İspanya’nın danslarını, şarkılarını en kusursuz biçimde beyaz perdeye yansıttı biliyorsunuz; bu kez Portekiz’in ünlü şarkılarını ele almış.Dünya halklarınn şarkılarını dinlemeye başlayalı büyük bir hazla dinlediğimiz fadoların hem oluşum öyküsünü gösterdi sevgili Saura, hem de en güzel örneklerini, üstelik hepimizi havalara uçuran danslar eşliğinde gözümüzün önüne getirdi.
Bütün İspanya, giderek Avrupa müziğini, ekinini oluşturan öğeleri yeniden anımsattı: Afrika, Çingeneler. Fadoların ezgilerinde, onlara eşlik eden danslarda yüzlerce yıldır amansızca, acımasızca sömürülen, kıyılan Afrika halklarının damgası o kadar açık ki! Dolayısıyla, Portekizli insanların sevdalarını, aşk acılarını üstelik son derece özlü sözler eşliğinde dinleyip izlerken, hazla öfke iç içe: bütün bu güzellikleri, incelikleri Afrika’nın soylu, duyarlı, hünerli insanlarından alırken nasıl gözünüzü kırpmadan kıydınız o benzersiz varlıklara? Onca cicili bicili sözün, allı pullu kavramın arkasına sığınıp oluşturduğunuz Avrupa’nın, giderek o ülkelerde bile küçük bir azınlığın rahatını, erincini sağlamakla yetinirken bu bumerangın geri dönüp sizi de vuracağını göremeyecek kadar körleştiniz mi gerçekten?
İşin toplumsal yanını unutmadan, çoktan piyasaya sürülmüş olan dvd’sini hemen edinin Fadolar’ın; gerçek bir işitsel-görsel şölen.
*
Nisan başında, sıra dışı bir Eşkişehir gezisi yaşadık; hepimiz kendi küçük kafesimizde yaşatıldığımız için adını ve işlerini bilmediğimiz Ahmet Mümtaz Taylan, Albert Camus’nün “Caligula”sını orada sahneye koymaya karar verince açıldı bu beklenmedik mutluluğun yolu.
Ama isterseniz, başa dönelim: her şey, Yılmaz Büyükerşen okulunun görece dar sınırlarından çıkıp kentin Belediye Başkanlığı’na gelince başlamış; sanat eğitimi görmüş, insan kardeşlerine düzeyli, aydınlık bir yaşam sağlamayı amaç edinmiş bu güzel insan halktan toplanan vergilerin harcanma biçimini kararlaştırma sorumluluğunu üstlenince, bildiğim kadarıyla küçücük Küba’nın dışında, bizde ve bütün dünyada sürüp gitmekte olan soygunu, talanı elinin tersiyle itmiş, eldeki olanakları kentini her anlamda çağdaş, uygar kılmaya yatırmaya girişmiş. Oluşturduğu Anadolu Üniversitesi’ni gezdirdi bizi karşılayıp ağarlayan Büyükşehir Tiyatrosu çalışanlarından sevgili Şafak Özen, Basri Albayrak, Savran Perk: üniversitelerin yerleştikleri bölgeye Frenkçesiyle kampüs, yerleşke diyoruz biliyorsunuz; Anadolu Üniversitesi’nin yerleşkesi sözün tam anlamıyla kendine yeten küçük bir yerleşim birimi. Büyükerşen, önce boşu boşuna akıp giden Porsuk Çayı’nın sularını getirip Orta Anadolu topraklarını yeşertmiş; aklınıza gelen bütün ağaçları çiçekleri ekmiş. Ayrıca, adım adım, üniversitenin bütün fakültelerini, bütün bölümlerini tamamlamış. Ayrıca sinema, tiyatro, spor salonları, alanları; kısacası bir yerleşkeye yaşaması için gerekli her şey.
Küçük Anadolu kasabasına bu cıvıl cıvıl yaşam, bilgi kaynağını oturtunca, gerisi kendiliğinden gelmiş: doğru ve çağdaş bilgilerle donatılan gençler elbette bütün öbür sanat dallarına, kentteki bütün üretim yuvalarına doğal tüketici olmuşlar.
Bunun uzantısı olarak, İstanbul’da, Ankara’da bile artık görülmeyen tiyatro salonları dikmiş Büyükerşen; dolayısıyla, Ankara’da, İstanbul’da ya da Eskişehir’de tiyatro sanatı konusunda yetiştirilmiş gençlere paha biçilmez bir sığınak doğmuş. Kuruluş döneminde, Tiyatroların başına Sanat Yönetmeni olarak Ergin Orbey’i getirmiş; o, işini kusursuz bilen bir insan olarak, bizim tanımadığımız, oysa 18-20 yıldır Devlet Tiyatroları’nda oyunculuk,yönetmenlik, yöneticilik yapan Ahmet Mümtaz Taylan’a seslenmiş, gel bir oyun seçip sahneye koy, diye. Böylece Bilgesu Erenus’un “Misafir”i sahnelenmiş, 2001 yılında; Eskişehir’in şaşırtıcı tiyatro izleyicisi, o günden beri kapalı gişe oynatıyormuş yapıtı! Ne inanılmaz değil mi?
Bu oyunda oynayan, aynı zamanda tiyatronun Sanat Yönetmeni vekilliğini yürüten Sinan Demirer, Ahmet Mümtaz’dan yeni bir oyun isteyince, Caligula doğmuş. Doğrusu, dünyamızın, ülkemizin bugünkü koşullarında sahneye konabilecek ender oyunlardan biri bu yapıt; çünkü ABD’nin, AB’nin, çılgınca tüketimden ve para kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen anamalcı düzensizliğin güdümündeki yerküremizde artık gerçek sorunlarımızı ele alıp insanları uyunmaya, yazgılarını değiştirmeye çağıran yazar da, yapıt da yok.
Aslında Camus de bu açıdan bakıldığında yetersiz; çünkü dünyamızın, insanlığın en can alıcı sorunu şu ya da bu nedenle çıldırmış bir yöneticinin giriştiği akıldışı eylemler, zorbalıklar değil ki! Temel sorun, yeryüzündeki bütün insanların, Küba’daki gibi, gerçek bir eğitim birliği ile, yalansız, masalsız, bilimsel eğitime kavuşturulması, dolayısıyla bilinçli yurttaşlar yapılması ve buna bağlı olarak da eldeki olanakların herkese, ama herkese tam anlamıyla eşit paylaştırılması!
Bu asal sorunu çözmek tek başına Ahmet Mümtaz Taylan’ın ve hevesli, yetenekli arkadaşlarının işi değil elbet, dünyanın bütün halklarına düşüyor.
Eskişehir Büyükşehir Tiyatroları’nda çalışanlar, Ahmet Mümtaz’la birlikte, oyunu çok doğru yorumlamış, en çarpıcı biçimde sahneye koymuşlar; bu yazı basılana dek, 28 Mayıs’ta İstanbul Uluslararası Tiyatro Şenliği kapsamında AKM’de oynanacak; umarım haber alıp gitmiş olursunuz.
Oyunu izlediğimiz günün ertesinde, genç arkadaşlarımız bizi aldılar, kenti dolaştırdılar; Yılmaz Büyükerşen, tutarlı bir yönetici olarak, kentin başka alanlarına ve sorunlarına da el atmış elbet; bir köşede yıpranan yıkılan eski evleri birer ikişer birleştirmeye, yerlerine yeni, çok çarpıcı yapılar dikmeye girişmiş; bunlar konukevleri, sanat yuvaları olacaklar. Biri şimdiden işlevine kavuşmuş bile: Türkiye’nin ilk Camişleri Müzesi olmuş. Ve yurdumuzda bu alanda ürün veren herkesten birkaç yapıt alınıp yerleştirilmiş, sergileniyor; ayrıca yabancı ülkelerden de örnekler var Müze’de. Gezerken gözümüze kulağımıza inanamadık, tadına doyamadık.
Büyükerşen, kuşkusuz bununla da yetinmemiş, yetinemezdi; yeni tasarıları arasında, o evlerde bütün yere sanat ve zanaatlarını canlandırma, oralarda hem öğretim hem üretim yapma da var.
Ancak, biliyorsunuz, bütün dünyada, ülkemizin her yerinde amansız aralıksız bir çekişme sürüyor soyguncu talancılarla uygarlıkçılar arasında; Eskişehir’de de, elde kalan tek kaleyi, Büyükşehir belediyesini de düşürmek üzere çok şiddetli saldırı var. Bakalım o güzelim kentimizi de, yurdumuzu da kurtarabilecek miyiz?
*
Çınar Yayınları, 10-12 Mayıs 2006’da Kastamonu’da düzenlediği Rıfat Ilgaz Sempozyumu’nu kitap olarak basmış, gönderdi; 903 sayfalık bu dev yapıtta yurdumuzun her alandaki üretici emekçilerinin sevgili Rıfat Ilgaz konusunda düşünceleri, değerlendirmeleri var; gerçek bir başvuru kaynağı. Emeği geçen herkese alkış.
Genç araştırmacı yazar Kaan Turhan dünyanın ve ülkemizin şu olumsuz koşullarında yılmadan bıkmadan çalışıp ürün verenlerden; askerden döner dönmez kalemine sarıldı, birbiri ardından yapıtlar hazırlıyor; en son, yine IQ Kültür Sanat Yayıncılık için önemli bir kitap oluşturmuş:TSK ve Ulus Devleti Hedef Alan VİCDANİ RET.
Adından da anlayacağınız gibi, yurdunu savunma görevini yerine getirmemek için bin bir dümen çeviren, en allı pullu söz ve kavramların ardına sığınan asalakları, bilerek bilmeyerek dünyanın kırılgan düzeninde yarattıkları yıkımı ele almış Kaan.
Gittikçe dayanılmaz duruma giren ortamda bir bakıma çılgınca, kahramanca yayınını sürdüren yayınevlerinden biri de Berfin; yine bir deste kitap gönderdi.
Faik Bulut’un Ordu ve Din:Devlet Gözüyle İslamcı Faaliyetler’i; Hamdi Turgut’un Yıllar Geçiyor Hiç Sormadan, Hikmet Bükrek’in Yüreğimde Neler Var, Raşit Kara’nın Yakın Yüreğimi Sevmesin Bir Daha, Aydın Öztürk’ün Güneş Seninle Gitti adlı şiirleri; Yılmaz Gruda’nın Köylü Devrimci Börklüce Mustafa başlıklı destan-vekayinâmesi; Raşit Kara’nın Niko’nun Şapkası adlı öyküleri ve Demir Ünsal’ın Ephesus’u.
Gelin sözümüzü yine sevgili Ali Yüce bağlasın.
BİR KİŞİLİK SOKAK
Antakya sokakları dar
Antakya sokakları bir kişilik
Sen giderken ben gelemem
Bir gönlümü bahar almış
Bir gönlümü yaz
Antakya sokakları bir kişilik
Öte git biraz
Akşam
Gözlerimin içine doluyor akşam
Vakitlerin dört ayağı bir pabuçta
Dört saçağın suyu bir olukta akıyor
Gölgeler bir olup diriliyor
Ayaklarımın ucunda
Gece
Gözlerimin içine doluyor gece
Bütün süngüler kırık şimdi
Bütün sayıların toplamı sıfır
Ne basıncı var havanın
Ne yerin çekimi
Bir gönlümü bahar almış
Bir gönlümü yaz
Böyle zamanlarda çıkma karşıma
İki sarhoş bir sokağa çıkmaz.
1956.
Berfin/Bahar. S.123, Mayıs 2008.
Anımsayacaksınız, o korkunç yıllarda, başlarına beyaz örtüler geçiren “Mayıs Alanı Büyükanneleri” bütün itilip kakılmalara, dayağa, gaza, basınçlı suya karşın inatla, inançla sürdürmüşlerdi katilleri yuhalamayı; yıllarca çocuklarının yavrularını, torunları aramışlar. Film bu arayışın acılı öyküsünü anlatıyor. Kızı, damadı, oğlu, gelini yok edilen kahraman nineler, inanılmaz bir dayanışmayla, gazetelere duyurular vererek, resimlerini basarak torunlarını aramışlar, arıyorlar. Film, bulunan talihli çocukları gösterip konuşturdu. Gerçekten yürek paralayıcı öyküler; ama aynı zamanda büyük bir yiğitlik, onur savaşımı. DNA incelemeleriyle, iğneyle kuyu kazar gibi sürdürülen araştırmalar, kıyaslamalar; sonunda kimin kimin çocuğu olduğunun ortaya çıkışı; o destansı büyükannelere katılan yargıçların, savcıların ayakta alkışlanacak savaşımıyla ana babalarına değilse bile, öbür yakınlarına kavuşturulan kızlar, oğlanlar.
Ve asıl çarpıcı, sevindirici, kıskandırıcı olan, bütün bu acılara yol açanların hem halka açık mahkemelerde yargılanışı, cezaya çarptırılıp zindana kapatılışı!
Aslında, bütün dünya halkları beyinlerine vurulan pırangaları kırıp ayağa kalkmadıkça, başta dünyanın tüm ülkelerinde bu iğrenç uygulamalara akıl hocalağı, kılavuzluk eden Amerikalı asker sivil bütün suçlu ve sorumlular, onların yerli ortakları yargıç karşısına dikip hesap soramadıkça, yaşanan, yaşanacak çile bitmez bitemez!
“Kimim Ben? NTV’nin belgesel kuşağında gösterilecekmiş; sakın kaçırmayın!
Bu yılki Sinema Şenliği’nde 200 film arasından biz yalnız üçünü seçmiştik; Ken Loach’un “Bu Özdür Bir Dünyadır”ı ve Carlos Saura’nın “Fadolar”ı.
Saura, İspanya’nın danslarını, şarkılarını en kusursuz biçimde beyaz perdeye yansıttı biliyorsunuz; bu kez Portekiz’in ünlü şarkılarını ele almış.Dünya halklarınn şarkılarını dinlemeye başlayalı büyük bir hazla dinlediğimiz fadoların hem oluşum öyküsünü gösterdi sevgili Saura, hem de en güzel örneklerini, üstelik hepimizi havalara uçuran danslar eşliğinde gözümüzün önüne getirdi.
Bütün İspanya, giderek Avrupa müziğini, ekinini oluşturan öğeleri yeniden anımsattı: Afrika, Çingeneler. Fadoların ezgilerinde, onlara eşlik eden danslarda yüzlerce yıldır amansızca, acımasızca sömürülen, kıyılan Afrika halklarının damgası o kadar açık ki! Dolayısıyla, Portekizli insanların sevdalarını, aşk acılarını üstelik son derece özlü sözler eşliğinde dinleyip izlerken, hazla öfke iç içe: bütün bu güzellikleri, incelikleri Afrika’nın soylu, duyarlı, hünerli insanlarından alırken nasıl gözünüzü kırpmadan kıydınız o benzersiz varlıklara? Onca cicili bicili sözün, allı pullu kavramın arkasına sığınıp oluşturduğunuz Avrupa’nın, giderek o ülkelerde bile küçük bir azınlığın rahatını, erincini sağlamakla yetinirken bu bumerangın geri dönüp sizi de vuracağını göremeyecek kadar körleştiniz mi gerçekten?
İşin toplumsal yanını unutmadan, çoktan piyasaya sürülmüş olan dvd’sini hemen edinin Fadolar’ın; gerçek bir işitsel-görsel şölen.
*
Nisan başında, sıra dışı bir Eşkişehir gezisi yaşadık; hepimiz kendi küçük kafesimizde yaşatıldığımız için adını ve işlerini bilmediğimiz Ahmet Mümtaz Taylan, Albert Camus’nün “Caligula”sını orada sahneye koymaya karar verince açıldı bu beklenmedik mutluluğun yolu.
Ama isterseniz, başa dönelim: her şey, Yılmaz Büyükerşen okulunun görece dar sınırlarından çıkıp kentin Belediye Başkanlığı’na gelince başlamış; sanat eğitimi görmüş, insan kardeşlerine düzeyli, aydınlık bir yaşam sağlamayı amaç edinmiş bu güzel insan halktan toplanan vergilerin harcanma biçimini kararlaştırma sorumluluğunu üstlenince, bildiğim kadarıyla küçücük Küba’nın dışında, bizde ve bütün dünyada sürüp gitmekte olan soygunu, talanı elinin tersiyle itmiş, eldeki olanakları kentini her anlamda çağdaş, uygar kılmaya yatırmaya girişmiş. Oluşturduğu Anadolu Üniversitesi’ni gezdirdi bizi karşılayıp ağarlayan Büyükşehir Tiyatrosu çalışanlarından sevgili Şafak Özen, Basri Albayrak, Savran Perk: üniversitelerin yerleştikleri bölgeye Frenkçesiyle kampüs, yerleşke diyoruz biliyorsunuz; Anadolu Üniversitesi’nin yerleşkesi sözün tam anlamıyla kendine yeten küçük bir yerleşim birimi. Büyükerşen, önce boşu boşuna akıp giden Porsuk Çayı’nın sularını getirip Orta Anadolu topraklarını yeşertmiş; aklınıza gelen bütün ağaçları çiçekleri ekmiş. Ayrıca, adım adım, üniversitenin bütün fakültelerini, bütün bölümlerini tamamlamış. Ayrıca sinema, tiyatro, spor salonları, alanları; kısacası bir yerleşkeye yaşaması için gerekli her şey.
Küçük Anadolu kasabasına bu cıvıl cıvıl yaşam, bilgi kaynağını oturtunca, gerisi kendiliğinden gelmiş: doğru ve çağdaş bilgilerle donatılan gençler elbette bütün öbür sanat dallarına, kentteki bütün üretim yuvalarına doğal tüketici olmuşlar.
Bunun uzantısı olarak, İstanbul’da, Ankara’da bile artık görülmeyen tiyatro salonları dikmiş Büyükerşen; dolayısıyla, Ankara’da, İstanbul’da ya da Eskişehir’de tiyatro sanatı konusunda yetiştirilmiş gençlere paha biçilmez bir sığınak doğmuş. Kuruluş döneminde, Tiyatroların başına Sanat Yönetmeni olarak Ergin Orbey’i getirmiş; o, işini kusursuz bilen bir insan olarak, bizim tanımadığımız, oysa 18-20 yıldır Devlet Tiyatroları’nda oyunculuk,yönetmenlik, yöneticilik yapan Ahmet Mümtaz Taylan’a seslenmiş, gel bir oyun seçip sahneye koy, diye. Böylece Bilgesu Erenus’un “Misafir”i sahnelenmiş, 2001 yılında; Eskişehir’in şaşırtıcı tiyatro izleyicisi, o günden beri kapalı gişe oynatıyormuş yapıtı! Ne inanılmaz değil mi?
Bu oyunda oynayan, aynı zamanda tiyatronun Sanat Yönetmeni vekilliğini yürüten Sinan Demirer, Ahmet Mümtaz’dan yeni bir oyun isteyince, Caligula doğmuş. Doğrusu, dünyamızın, ülkemizin bugünkü koşullarında sahneye konabilecek ender oyunlardan biri bu yapıt; çünkü ABD’nin, AB’nin, çılgınca tüketimden ve para kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen anamalcı düzensizliğin güdümündeki yerküremizde artık gerçek sorunlarımızı ele alıp insanları uyunmaya, yazgılarını değiştirmeye çağıran yazar da, yapıt da yok.
Aslında Camus de bu açıdan bakıldığında yetersiz; çünkü dünyamızın, insanlığın en can alıcı sorunu şu ya da bu nedenle çıldırmış bir yöneticinin giriştiği akıldışı eylemler, zorbalıklar değil ki! Temel sorun, yeryüzündeki bütün insanların, Küba’daki gibi, gerçek bir eğitim birliği ile, yalansız, masalsız, bilimsel eğitime kavuşturulması, dolayısıyla bilinçli yurttaşlar yapılması ve buna bağlı olarak da eldeki olanakların herkese, ama herkese tam anlamıyla eşit paylaştırılması!
Bu asal sorunu çözmek tek başına Ahmet Mümtaz Taylan’ın ve hevesli, yetenekli arkadaşlarının işi değil elbet, dünyanın bütün halklarına düşüyor.
Eskişehir Büyükşehir Tiyatroları’nda çalışanlar, Ahmet Mümtaz’la birlikte, oyunu çok doğru yorumlamış, en çarpıcı biçimde sahneye koymuşlar; bu yazı basılana dek, 28 Mayıs’ta İstanbul Uluslararası Tiyatro Şenliği kapsamında AKM’de oynanacak; umarım haber alıp gitmiş olursunuz.
Oyunu izlediğimiz günün ertesinde, genç arkadaşlarımız bizi aldılar, kenti dolaştırdılar; Yılmaz Büyükerşen, tutarlı bir yönetici olarak, kentin başka alanlarına ve sorunlarına da el atmış elbet; bir köşede yıpranan yıkılan eski evleri birer ikişer birleştirmeye, yerlerine yeni, çok çarpıcı yapılar dikmeye girişmiş; bunlar konukevleri, sanat yuvaları olacaklar. Biri şimdiden işlevine kavuşmuş bile: Türkiye’nin ilk Camişleri Müzesi olmuş. Ve yurdumuzda bu alanda ürün veren herkesten birkaç yapıt alınıp yerleştirilmiş, sergileniyor; ayrıca yabancı ülkelerden de örnekler var Müze’de. Gezerken gözümüze kulağımıza inanamadık, tadına doyamadık.
Büyükerşen, kuşkusuz bununla da yetinmemiş, yetinemezdi; yeni tasarıları arasında, o evlerde bütün yere sanat ve zanaatlarını canlandırma, oralarda hem öğretim hem üretim yapma da var.
Ancak, biliyorsunuz, bütün dünyada, ülkemizin her yerinde amansız aralıksız bir çekişme sürüyor soyguncu talancılarla uygarlıkçılar arasında; Eskişehir’de de, elde kalan tek kaleyi, Büyükşehir belediyesini de düşürmek üzere çok şiddetli saldırı var. Bakalım o güzelim kentimizi de, yurdumuzu da kurtarabilecek miyiz?
*
Çınar Yayınları, 10-12 Mayıs 2006’da Kastamonu’da düzenlediği Rıfat Ilgaz Sempozyumu’nu kitap olarak basmış, gönderdi; 903 sayfalık bu dev yapıtta yurdumuzun her alandaki üretici emekçilerinin sevgili Rıfat Ilgaz konusunda düşünceleri, değerlendirmeleri var; gerçek bir başvuru kaynağı. Emeği geçen herkese alkış.
Genç araştırmacı yazar Kaan Turhan dünyanın ve ülkemizin şu olumsuz koşullarında yılmadan bıkmadan çalışıp ürün verenlerden; askerden döner dönmez kalemine sarıldı, birbiri ardından yapıtlar hazırlıyor; en son, yine IQ Kültür Sanat Yayıncılık için önemli bir kitap oluşturmuş:TSK ve Ulus Devleti Hedef Alan VİCDANİ RET.
Adından da anlayacağınız gibi, yurdunu savunma görevini yerine getirmemek için bin bir dümen çeviren, en allı pullu söz ve kavramların ardına sığınan asalakları, bilerek bilmeyerek dünyanın kırılgan düzeninde yarattıkları yıkımı ele almış Kaan.
Gittikçe dayanılmaz duruma giren ortamda bir bakıma çılgınca, kahramanca yayınını sürdüren yayınevlerinden biri de Berfin; yine bir deste kitap gönderdi.
Faik Bulut’un Ordu ve Din:Devlet Gözüyle İslamcı Faaliyetler’i; Hamdi Turgut’un Yıllar Geçiyor Hiç Sormadan, Hikmet Bükrek’in Yüreğimde Neler Var, Raşit Kara’nın Yakın Yüreğimi Sevmesin Bir Daha, Aydın Öztürk’ün Güneş Seninle Gitti adlı şiirleri; Yılmaz Gruda’nın Köylü Devrimci Börklüce Mustafa başlıklı destan-vekayinâmesi; Raşit Kara’nın Niko’nun Şapkası adlı öyküleri ve Demir Ünsal’ın Ephesus’u.
Gelin sözümüzü yine sevgili Ali Yüce bağlasın.
BİR KİŞİLİK SOKAK
Antakya sokakları dar
Antakya sokakları bir kişilik
Sen giderken ben gelemem
Bir gönlümü bahar almış
Bir gönlümü yaz
Antakya sokakları bir kişilik
Öte git biraz
Akşam
Gözlerimin içine doluyor akşam
Vakitlerin dört ayağı bir pabuçta
Dört saçağın suyu bir olukta akıyor
Gölgeler bir olup diriliyor
Ayaklarımın ucunda
Gece
Gözlerimin içine doluyor gece
Bütün süngüler kırık şimdi
Bütün sayıların toplamı sıfır
Ne basıncı var havanın
Ne yerin çekimi
Bir gönlümü bahar almış
Bir gönlümü yaz
Böyle zamanlarda çıkma karşıma
İki sarhoş bir sokağa çıkmaz.
1956.
Berfin/Bahar. S.123, Mayıs 2008.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
