Ulusal Kanal 11 hafta, Pazar akşamı, çok önemli bir belgesel gösterdi: Gizlenen Atatürk.
Mustafa Kemâl, Anadolu’daki ulusal güçleri bir araya getirmek üzere düzenlediği Erzurum ve Sivas Kurultayları’nın ardından Ankara’ya gelir gelmez, giderini cebinden karşılayarak, bir gazete çıkarmaya başlar: Hâkimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik). Onun yönetimindeki Türk ordusu Çanakkale’de İngilizleri bozguna uğratmış olsa da, 1.Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan Almanlara ayak uydurarak yurdumuzun parçalanması anlaşmasını hem de Çanakkale Boğazı’nı çarpışarak geçemeyen Agamemnon gemisinde imzalayan Padişah’ın buyur etmesiyle İzmir’den başlayıp yurdumuzu yakıp yıkan Yunan ordularına karşı düşünsel hazırlık için elbette vazgeçilmezdir bu gazete. Hadiye Bolluk’un eski yazıdan Türkçe’ye aktardığı, Kurtuluş Güran’ın da yalınlaştırdığı yazıları Kaynak Yayınları “ Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi:Hâkimiyet-i Milliye Yazıları”adıyla basmış. Belgesel bunlara dayanıyordu.
Bütün büyük devrimciler gibi, ülkesinin, dünyanın o gün içinde bulunduğu durum ve koşulları eksiksiz bilen Mustafa Kemâl, 20 Temmuz 1920 tarihli başyazısında, önce düşmanı saptıyor: “En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan ne de filan ulustur; o, bütün dünyaya egemen olan ‘anamalcılık’ yıkımı ve onun çocuğu ‘buyuruculuk’tur”
Bu saptamayı yaparken, yine çok sağlam bir küresel değerlendirmede bulunuyor: “Başta İngilizler, bütün Batı, yüzyıllardır Doğu uluslarını, Asya’yı, Afrika’yı, Güney Amerika’yı amansızca sömürmüştür; ama artık buralarda yaşayan halklar uyanıp ayaklanmaya başlamıştır; anamalcı Batı bu uyanış karşısında tiril tiril titremekte; onu önleyebilmek için, kilit noktada bulunan Anadolu’yu öncelikle ve kesinlikle ele geçirmek istemektedir. Yunan, onların maşasıdır yalnızca.”
Bu oyunu bozmanın yolu, hemen hemen aynı zamanda başlayan ve varlığını onun Çanakkale savunmasına borçlu yeni Rus yönetimiyle, Lenin önderliğindeki Sovyetler Birliği ile işbirliği yapmaktır. Gereken yapılıyor, Türk ordusu Güney’den, Rus ordusu Kuzey’den, İngiliz oyunlarını Azerbeycan’da bozuyor. Böylece iki ulus arasında sıkı bir dayanışma başlıyor. Bu dayanışma yeni toplumsal yapının kuruluşunda ortak adımların atılıp atılamayacağının araştırılmasını da kaçınılmaz olarak gündeme getiriyor elbet; ama Büyük Önder, şaşmaz gerçekçiliğiyle, Rusya’daki denemenin burada tıpatıp uygulanamayacağını görüyor ve 12 Ekim 1920 tarihli İki Ortaklaşmacılık başlıklı yazısında tanıyı koyuyor: “Türkiye’de, devlet ortaklaşmacılığı uygulanacak; çünkü Anadolu’da ne gerçek anlamda anamalcı var, ne de işçi”
Dolayısıyla, Cumhuriyet’in kuruluşundan başlayarak bütün yurtta bir atılım, yapım başlıyor; üretimlikler, demiryolları, aklınıza gelen bütün altyapı. Bunlara da Sovyetler’in büyük yardımları var elbet. Dostluk ve işbirliği o kadar yakın ki, belgeselde gösterildi, zamanın büyükelçisi Aralof da, adı verilmeyen kimi Rus subayları da, 26 Ağustos Büyük Saldırısı’ndan önce, Afyon’da, Mustafa Kemâl’in yanında, hattâ Kocatepe’deler.
Bu işbirliğinin doğal sonucu olarak, 1933’te, Cumhuriyetin 10. Yıl kutlamalarına Voroşilov yönetimindeki bir kurul çağrılıyor; gelenler arasında bir de sinemacı var, Sergey Yutkeviç. Belgeselin 11. son bölümü, çok yerinde olarak, onun çektiği, 1969’da TRT’de bir kerecik gösterilip yasaklanan Türkiye’nin Kalbi Ankara’ya ayrılmış.
Sovyet konukların Karadeniz’den Boğaz’a girişleri, Dolmabahçe önlerine gelişleri görülmeye değer: bindikleri geminin dört bir yanı, bütün kıyılar çığlık çığlığa haykıran, ellerindeki Türk ve Sovyet bayraklarının sallayan teknelerle, insanlarla dolu.Vali’nin Pera Palas’ta verdiği öğle yemeğinden sonra, aynı gün trenle Ankara’ya doğru yola çıkılıyor; trenin geçtiği her yerde halkımız yine Voroşilov’la yanındakileri büyük coşkuyla selamlıyor. En sonunda, Ankara’da, Cumhuriyet Bayramı için yapılan büyük geçit; henüz çırıl çıplak Anadolu bozkırında, derme çatma tahta tribünde mutluluğu her yanına yansımış Büyük Önder.
Ulusal Kanal, Serkan Koç yönetiminde çekilen bu çok önemli belgeseli yakında yeniden gösterecek; ama bütün hukuk kuralları, yargıç kararları çiğnenerek Ulusal Kanal kablolu yayından atıldığı için, çanağı olmayanlar göremez elbet; ama onlar için de bulunmaz bir çözüm var: Kaynak Yayınları, 11 bölümlük belgeselin cd’sini basmış, yazılarla birlikte bütün büyük kitapçılarda satıyor. Nereden nereye getirildiğimizi, kendimize gelebilirsek nereye gitmemiz gerektiğini görmek istiyorsanız, hemen alın.
Cumhuriyet, 24 Ocak 2007
24 Ocak 2007 Çarşamba
1 Ocak 2007 Pazartesi
BÜTÜN ERDEMLERİN BAŞI: TUTARLILIK
Ken Loach, ilk filminden beri sevip bağrımıza bastığımız, her yeni yapıtını merakla, güvenle beklediğimiz ender yönetmenlerden biridir. Bu yıl sinema mevsimi, onun art arda gösterilen iki filmiyle başladı: Duygudan Öte ve Özgürlük Rüzgârı.
İlkinde, güncel bir sorunu ele almıştı: İngiltere’ye yerleşmiş bir Pakistanlı gençle bir İngiliz kızının sevdaları. Hani şu bize her saniye insan hakkı, demokrasi dersi verenlerin başında gelen yüzlerce yılın sömürgecisi, ama aynı zamanda demokrasinin de beşiği (?) olduğu masalı bıkıp usanmadan yinelenen İngiltere’ye sığınmak zorunda kalmış- neden kendi ülkelerinde yaşayamadı bu insancıklar? Saydığımız değerlere büyük önem veren Batılılar canla başla yardım ettikleri, ülkelerini hiç soymadığı halde, hepsini Şeytan dürttü besbelli! -Pakistanlı aile belli ki epeydir orada; herkesin iyi kötü bir işi var. Yeni yuvalar kuruluyor, okutulmuş kızlar oğlanlar evlendirilmek üzere. Ama bir rastlantıyla, kara oğlanın gözü sarı kıza takılıyor, oysa oğlan da uzaktan da olsa teyzesinin kızıyla nişanlı. Üstelik, yeni sevgilisini dolaştırırken, Pakistanlılara göstermemek için, arabanın içinde yere yatırmak zorunda. Sonunda ailesi bu ilişkiyi öğreniyor, elbet karşı çıkıyorlar. Engel tek yanlı olsa, masal da olsa, aşılabilir belki; ancak kızın anası babası değilse bile, okulu, papazı Müslüman oğlana şiddetle karşı; o kadar ki, özgür (!) AB üyesi, insan hakları kalesi ülkesi onu bizdeki gibi vurmasa da, Katolik okulundan Protestanlarınkine sürgüne gönderiyor.
Ken Loach, kendine, benimsediği toplumcu öğretiye sadık kalabilseydi filmin, kara oğlanın teyzesinin kızıyla tanıştırıldığı ve sarı kızın da bunu uzaktan gördüğü sahnede bitmesi gerekirdi; ama o ya da filme para yatıran – kim olduğunu saptayamadım, belik parayı da kendisi vermiştir – bu sonu izleyici yönünden çekici bulmamışlar besbelli; kara oğlan anasını babasını tepti, kederli kederli piyano çalan sarı kızına koştu, perde karardı.
Hiç olabilir mi? bırakın Pakistanlıları, güzelim özgürlükçü İngiliz halkı bu sevdaya göz yumar, izin verir mi?
Ama Loach’un ikinci filmi Özgürlük Rüzgârı ona, geçmişine yakışan, tutarlı bir yapıttı: bunda, geçen yüzyılın başında İngilizlerle İrlandalılar arasında yaşanan, kim bilir kaç cana patlayan çekişme ele alındı. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk, bizim Kürtlere, Rumlara, Çerkezlere, Ermenilere, Alevilere özerklik verilmesi için yeri göğü inletirken – o tarihte bunu sağlamak üzere Anadolu toprakları kana bularken – İrlanda halkının bırakın bağımsızlığını, özerkliğine bile göz yumamıyor. Bildiğiniz, yıllarca gazetelerde okuyup, televizyonlarda izlediğiniz kanlı çatışmalar başlıyor. Her yerde olduğu gibi, düne kadar alçakgönüllü günlük yaşamlarını sürdüren insanlar, taşı toprağı tırmalaya tırmalaya, kimi zaman en ilkel silahlarla direnişe geçiyor. İki yandan da oluk oluk kan aktıktan, yoksul halk çocukları kırıldıktan, yuvalar babasız kardeşsiz kaldıktan sonra, tarih sayfalarına altın harflerle yazılan bildiğiniz ünlü alçaklar barış anlaşması imzalamayı razı oluyor; ama gizli oyunlar hesaplar sürüyor elbet: İrlandalıların kimisini, geri çektikleri İngilizlerin yerine bekçi olarak atıyorlar; bu şaşkın bekçiler arasında, düne kadar omuz omuza çarpışan iki kardeşten için işbirlikçilerin silah depolarını soymaya kalkınca yakalanıyor, ve abisinin buyurduğu manganın açtığı yaylım ateşiyle can veriyor.
Evet, işin gerçeği budur: anamalcı soygun, ne ana baba kardeş dinler, ne din, ne iman! Düşünürler, besleme bilim adamları, insanoğlunun mayası bozuktur, doğuştan kıyıcı eziyetçidir diye düzmece fetvalar verseler de aldırmayın; geçende gazeteler bile yazmak zorunda kaldı: sanırım Avustralya’nın oralardaki küçük bir adada yaşayan insanlar dünyanın en mutlu insanlarıymış: para pul mal mülk yok, dolayısıyla çekişme hırs boğazlaşma da. Bunu söylediniz mi, aman efendim onlar ilkel, bütün dünyaya örnek olamazlar, diyebilirler. Tamam, biz de ikinci mutlu ülkeyi analım o zaman: Küba. Orada da, üstelik hemen burunlarının dibindeki en büyük çürümüş bataklığa karşın, para pul mal mülk ortadan kaldırılmış; halkın emeğiyle oluşan devlet bütün yurttaşlarına parasız barınma, beslenme, eğitim, sağlık hizmeti sağlamış; okuma yazma bilmeyen yok; yüksek öğrenim görmüşlerin oranı, toplam nüfusa oranla, en yüksek; dolayısıyla insan ömrü de küstah ABD’ninkinden ancak % 0 bilmem kaç daha geride.
Güzeller güzeli Fidel, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi Sinema Kolu çalışanlarından Çağrı Kınıkoğlu ve arkadaşlarının hazırladıkları Havana Röportajı adlı şiirsel belgeselin sonunda, Havana’da, milyonu aşkın insanın toplandığı Özgürlük Alanı’nda, konuşmasının sonunda, olanca coşkusu ve inancıyla şöyle haykırıyordu:
Onların olanca karmaşıklık ve öldürücülükteki silahları karşısında düşüncelerin önemine inancımız sarsılmadan sürüyor! Che’nin bize veda ederken dediği gibi: ZAFERE DEK HEP İLERİ!
Ayşe Lebriz’i, Pera Tiyatrosu’nda, Seyir Defteri/Julia adlı oyunda tanımıştık; geçende telefon etti, Akatlar Kültür Merkezi’ndeki yeni oyununa çağırdı: Samuel Beckett’in Mutlu Günler’i. Gittik, ve tam bir düşkırıklığı yaşadık: Ayşe Lebriz’in yeteneği boşa gitmişti, oyun öylesine çağ-gerçekdışıydı ki!
Böyle oluyor işte soyguncu anamalcı düzensizliğin sanat ürünleri; bir ara, çevrilen dolapları bu kadar yakından, acısını çekerek bilmezken, o düzensizliğin acılı, yalnız, karamsar yazarlarını, yorumcularını biz de adam yerine koyardık; daha güzel insanca eşitlikçi bir dünya yaratma ülküsünü çöpe atmış toplumun sıkılan, bunalan bireylerinin saçma sapan konuşmaları, eylemleri bize bile bir anlam, gizli anlam taşıyormuş gibi geliyordu besbelli.
Ama ayıldık o sanal düşten; şimdi kendisi çalışıp üretmeden, başkalarının emeğini kaynaklarını sömürerek yaşamak, hem de eskisi gibi savurganlık içinde yaşamak isteyen bir avuç çılgının dünyamızı hızla nereye sürüklediğini gölgesiz görüyoruz artık. Dolayısıyla, Beckett’in ereksiz kadınıyla erkeğine dayanmak olanaksız; oyunun, Ayşe’nin boşa giden yeteneği dışında tek olumlu yanı, sahnesine uygun olarak tasarlanmış bezemi ile müziğiydi.
Çok acı bir tutarsızlık örneği de, şu Kapkaraoğlan’dı; Amerikalıdan kese al, oralara git, sana ozanlığı boş ver, siyasetçi ol, desinler; altı oku beğenme ( ya da öyle söyle ), göbeğini sola doğru kıvırmaya başla, tutamayacağın bütün sözleri ver, karşı çıkar gibi göründüğün bütün Batılı sömürü kurum ve yasalarını savun, teslim oluş kararlarını imzala.
Kendi elinle kafana tüy dikmek üzere, yine Amerika’dan alçağın en büyüğünü getir, önce ülkenin toplumsal düzenini, sonra sözümona başında bulunduğun yürütmeyi, her şeye dağıttır, parçalat. Ve yarım yüzyıllarını çaldığın zavallı uyurgezerler seni karanfillerle güvercinlerle uğurlasınlar! Vah ki vah!
Arslan Mengüç, kendi bastırdığı Çekirge, Bir ASALA Romanı adlı kitabını yolladı; uzunca bir süre İsveç’te yaşamış, ama belli ki Nobel seçiciler kuruluna adını duyuramamış: çünkü olayları yakından izleyenlerin kimin kurdurduğunu çok iyi bildikleri hani şu kiralık katil örgütünün ettiklerini yarı gerçek yarı kurmaca biçiminde anlatan romanı ödüle aday bile gösterilmedi. Ama siz merak ediyorsanız, elinizin altında.
Hüsnü Mahalli’yi Sky kanalındaki çarpıcı konuşmalarından çok iyi tanıyorum; Suriyeli bu kardeşimizin kafası pırıl pırıl, her şeyi açık seçik görüyor, çok akıcı bir Türkçeyle dile getiriyor.
İskele Yayıncılık onun büyük boy, 623 sayfalık bir kitabını basmış: Tezkereden Tezkereye Gerçekler.
Hani şu bildiğiniz iki ünlü tezkere, 1 Mart ile sonuncusu arasında, bölgemizde, yurdumuzda, dünyada çevrilen dolapları en ince ayrıntılarıyla özetliyor sevgili Hüsnü Mahalli.
Yapılması gereken elbet kitabın alınıp üzerinde dura dura, altını çize çize okunması; ben oradan kısa bir bölümü aktarmakla yetineceğim
“11 Eylül’ü bahane eden ABD önce Afganistan’ı, sonra Irak’ı işgal etti.
İsrail ise Filistin’de yaptıklarıyla Amerika’nın pis oyununa katkıda bulunuyor.
Bu oyunun adı:
‘İnsanları her şeye alıştırmak, çaresiz kılmak, umutsuz hâle getirmek ve teslim almaktır.’
Gözleri ve kulakları ile beyinleri arasındaki iletişim sinirleri duyarsızlaştırılmış insanlar zamanla insan olarak tüm algılama becerileriyle değerlendirme yeteneklerini yitirirler.
Her şeyi kolayca kabul eden insanlar zamanla her şeye alışır ve sonunda iradelerini karşılıksız teslim ederler.
İşte ABD’nin ve yandaşı güçlerin amacı budur.
İnançsız, ilkesiz, ülküsüz ve en önemlisi kesinlikle kişiliksiz, bencil insan ve toplumlar yaratmaktır.
İşte bu büyük oyunun büyük sırrı bu.
Günlük sıkıntı ve sorunlarınız ne olursa olsun hep duyarlı kalın ve Amerika, İsrail ve yandaşlarının yalanlarına kanmayın. Doğruları arayın, oyunlarına gelmeyin, direnin ve asla teslim olmayın!
Ben olmayacağım.
Tıpkı sizin bu kitabı alarak Filistinli çocuklara destek olmanız ve son cümlesine dek okuyarak teslim olmak istemediğinizi kanıtlamanız gibi!”
Filistinli çocuklara destek olmaktan söz edişi, kitabın gelirini o güzelim yavrulara bağışlamasından. Yaşa canım Hüsnü! Coşkuna, bilincine, insan sevgine yürekten alkış!
Aydın Gün ayrılalı beri uğrayamadığımız Cemâl Reşit Rey’e, Nurettin Ergun’un anımsatması üzerine, günümüzün en gözde kemancılarından Maksim Vengerov’u dinlemeye gittik; piyanoda Lilya Zilbestein’ın eşliğiyle bize Mozart, Beethoven, Prokofief ve Şostakoviç’in yapıtlarını çaldı. Sözün gerçek anlamında olağanüstüydü; ama içimden bu eşsiz dinletiyi hep Küba’da dinlesek nasıl olurdu acaba? sorusu geçti: çünkü gittikçe şaşkınlaşan, televizyon ucuzluklarına tutsak olan dinleyiciler yapıtların ara bölümlerinde de alkışlamaya giriştiler, bütün dinleti salonlarındaki gibi. Oysa, insanın tapınması için sanattan daha yüce, daha gerçek bir tanrı olabilir mi? İsa’nın, Meryem’in akıldışı öykülerine değil, insanın kendisinin, Mozart’ın, Beethoven’in yeteneklerine hayran olup kendimizden geçmemiz gerekmiyor mu?
Neyse, bu kez dinleyiciler tez yola geldiler, bu saçma alkışlar kesildi de, Vengerov’un sıra dışı duyarlılığının tadını çıkarabildik.
Berfin Yayınları, Nurettin Koç’un önemli bir incelemesini bastı: Laik Eğitimden Şeriatçı Eğitime/Ulusal Eğitimde Çöküş Süreci. Kitabının başına Atatürk’ün: “Bir ulusu özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatan da, tutsak ve düşkün eden de eğitimdir” sözünü alan Koç’un çalışması, bize dayatılan yozlaşmayı belgelere dayanarak açıklıyor.
Yine Berfin, yan kollarından Kora’da, Bülent Tekin’in denemesine yer vermiş: Bir Türkiye Çıkmazı. Dergilerde yazageldiği yazılardan oluşan kitap, adından anlaşılacağı üzere, bu yapıt da can alıcı güncel sorunlarımıza değiniyor.
Kora, öykü dizisinde iki kitap basmış ayrıca: Veysel Boğatepe’nin Git Bu Şehirden’i ile Ahmet Türkay’ın Yaralı Gönül İniltileri. Bir de Nusret Gürgöz’in Okuntu adlı şiirleri ile Demir Ünsal’ın Efes başlıklı gezi kitabı var.
Sevgili dostum Nevzat Metin, Moda’da hemen taksi durağının karşısındaki galerisinden ayrıldı, bir arka sokağa taşındı; geçen gün Tülây Tura Börütecene’nin sergisiyle açtı. Hem sergiyi, hem galeriyi görmeye gittim, doğrusu düzenlemesiyle, dört bir yanına yerleştirilmiş resim ve yontularıyla, bastığı kitaplarıyla bayıldım yeni galerisine. Güzelin ardında birlikte koşumuz kesilmesin.
Can dostlarım Mavitanlar da birer sergi açtılar; Bihrat’ın Kızıltoprak’taki sergisi büyük bir terslikle kara kışa geldi, gidemedim; ama Alev’in İmago’daki resimlerine doya doya baktım.
İşinin ustası Sıtkı’nın Artisan’daki, Abdülkadir Öztürk’ün de Tem’deki sergilerinin açılışı Nazi bozması Katolik edepsizin saldırısına uğradı, dostlarımı kucaklamak üzere yola çıktım baktım ki, İstanbul işgal altında, hiçbir yere araç çalışmıyor, bütün yollar demir engellerle, etten polis duvarlarıyla çevrilmiş; keşke dedim içimden, Bizans’a yeniden el koymaya gelen bu güzelim (?) katillere bir ikramda daha bulunsaydı yöneticilerimiz, onlar geldiğinde gezecekleri yörede oturanları trenlere otobüslere doldurup Anadolu’nun ortasında kurulacak çadır kentlere taşısa, adamlar iyice rahat ederdi!
Berfin/Bahar. S. 107. Ovak 2007.
İlkinde, güncel bir sorunu ele almıştı: İngiltere’ye yerleşmiş bir Pakistanlı gençle bir İngiliz kızının sevdaları. Hani şu bize her saniye insan hakkı, demokrasi dersi verenlerin başında gelen yüzlerce yılın sömürgecisi, ama aynı zamanda demokrasinin de beşiği (?) olduğu masalı bıkıp usanmadan yinelenen İngiltere’ye sığınmak zorunda kalmış- neden kendi ülkelerinde yaşayamadı bu insancıklar? Saydığımız değerlere büyük önem veren Batılılar canla başla yardım ettikleri, ülkelerini hiç soymadığı halde, hepsini Şeytan dürttü besbelli! -Pakistanlı aile belli ki epeydir orada; herkesin iyi kötü bir işi var. Yeni yuvalar kuruluyor, okutulmuş kızlar oğlanlar evlendirilmek üzere. Ama bir rastlantıyla, kara oğlanın gözü sarı kıza takılıyor, oysa oğlan da uzaktan da olsa teyzesinin kızıyla nişanlı. Üstelik, yeni sevgilisini dolaştırırken, Pakistanlılara göstermemek için, arabanın içinde yere yatırmak zorunda. Sonunda ailesi bu ilişkiyi öğreniyor, elbet karşı çıkıyorlar. Engel tek yanlı olsa, masal da olsa, aşılabilir belki; ancak kızın anası babası değilse bile, okulu, papazı Müslüman oğlana şiddetle karşı; o kadar ki, özgür (!) AB üyesi, insan hakları kalesi ülkesi onu bizdeki gibi vurmasa da, Katolik okulundan Protestanlarınkine sürgüne gönderiyor.
Ken Loach, kendine, benimsediği toplumcu öğretiye sadık kalabilseydi filmin, kara oğlanın teyzesinin kızıyla tanıştırıldığı ve sarı kızın da bunu uzaktan gördüğü sahnede bitmesi gerekirdi; ama o ya da filme para yatıran – kim olduğunu saptayamadım, belik parayı da kendisi vermiştir – bu sonu izleyici yönünden çekici bulmamışlar besbelli; kara oğlan anasını babasını tepti, kederli kederli piyano çalan sarı kızına koştu, perde karardı.
Hiç olabilir mi? bırakın Pakistanlıları, güzelim özgürlükçü İngiliz halkı bu sevdaya göz yumar, izin verir mi?
Ama Loach’un ikinci filmi Özgürlük Rüzgârı ona, geçmişine yakışan, tutarlı bir yapıttı: bunda, geçen yüzyılın başında İngilizlerle İrlandalılar arasında yaşanan, kim bilir kaç cana patlayan çekişme ele alındı. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk, bizim Kürtlere, Rumlara, Çerkezlere, Ermenilere, Alevilere özerklik verilmesi için yeri göğü inletirken – o tarihte bunu sağlamak üzere Anadolu toprakları kana bularken – İrlanda halkının bırakın bağımsızlığını, özerkliğine bile göz yumamıyor. Bildiğiniz, yıllarca gazetelerde okuyup, televizyonlarda izlediğiniz kanlı çatışmalar başlıyor. Her yerde olduğu gibi, düne kadar alçakgönüllü günlük yaşamlarını sürdüren insanlar, taşı toprağı tırmalaya tırmalaya, kimi zaman en ilkel silahlarla direnişe geçiyor. İki yandan da oluk oluk kan aktıktan, yoksul halk çocukları kırıldıktan, yuvalar babasız kardeşsiz kaldıktan sonra, tarih sayfalarına altın harflerle yazılan bildiğiniz ünlü alçaklar barış anlaşması imzalamayı razı oluyor; ama gizli oyunlar hesaplar sürüyor elbet: İrlandalıların kimisini, geri çektikleri İngilizlerin yerine bekçi olarak atıyorlar; bu şaşkın bekçiler arasında, düne kadar omuz omuza çarpışan iki kardeşten için işbirlikçilerin silah depolarını soymaya kalkınca yakalanıyor, ve abisinin buyurduğu manganın açtığı yaylım ateşiyle can veriyor.
Evet, işin gerçeği budur: anamalcı soygun, ne ana baba kardeş dinler, ne din, ne iman! Düşünürler, besleme bilim adamları, insanoğlunun mayası bozuktur, doğuştan kıyıcı eziyetçidir diye düzmece fetvalar verseler de aldırmayın; geçende gazeteler bile yazmak zorunda kaldı: sanırım Avustralya’nın oralardaki küçük bir adada yaşayan insanlar dünyanın en mutlu insanlarıymış: para pul mal mülk yok, dolayısıyla çekişme hırs boğazlaşma da. Bunu söylediniz mi, aman efendim onlar ilkel, bütün dünyaya örnek olamazlar, diyebilirler. Tamam, biz de ikinci mutlu ülkeyi analım o zaman: Küba. Orada da, üstelik hemen burunlarının dibindeki en büyük çürümüş bataklığa karşın, para pul mal mülk ortadan kaldırılmış; halkın emeğiyle oluşan devlet bütün yurttaşlarına parasız barınma, beslenme, eğitim, sağlık hizmeti sağlamış; okuma yazma bilmeyen yok; yüksek öğrenim görmüşlerin oranı, toplam nüfusa oranla, en yüksek; dolayısıyla insan ömrü de küstah ABD’ninkinden ancak % 0 bilmem kaç daha geride.
Güzeller güzeli Fidel, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi Sinema Kolu çalışanlarından Çağrı Kınıkoğlu ve arkadaşlarının hazırladıkları Havana Röportajı adlı şiirsel belgeselin sonunda, Havana’da, milyonu aşkın insanın toplandığı Özgürlük Alanı’nda, konuşmasının sonunda, olanca coşkusu ve inancıyla şöyle haykırıyordu:
Onların olanca karmaşıklık ve öldürücülükteki silahları karşısında düşüncelerin önemine inancımız sarsılmadan sürüyor! Che’nin bize veda ederken dediği gibi: ZAFERE DEK HEP İLERİ!
Ayşe Lebriz’i, Pera Tiyatrosu’nda, Seyir Defteri/Julia adlı oyunda tanımıştık; geçende telefon etti, Akatlar Kültür Merkezi’ndeki yeni oyununa çağırdı: Samuel Beckett’in Mutlu Günler’i. Gittik, ve tam bir düşkırıklığı yaşadık: Ayşe Lebriz’in yeteneği boşa gitmişti, oyun öylesine çağ-gerçekdışıydı ki!
Böyle oluyor işte soyguncu anamalcı düzensizliğin sanat ürünleri; bir ara, çevrilen dolapları bu kadar yakından, acısını çekerek bilmezken, o düzensizliğin acılı, yalnız, karamsar yazarlarını, yorumcularını biz de adam yerine koyardık; daha güzel insanca eşitlikçi bir dünya yaratma ülküsünü çöpe atmış toplumun sıkılan, bunalan bireylerinin saçma sapan konuşmaları, eylemleri bize bile bir anlam, gizli anlam taşıyormuş gibi geliyordu besbelli.
Ama ayıldık o sanal düşten; şimdi kendisi çalışıp üretmeden, başkalarının emeğini kaynaklarını sömürerek yaşamak, hem de eskisi gibi savurganlık içinde yaşamak isteyen bir avuç çılgının dünyamızı hızla nereye sürüklediğini gölgesiz görüyoruz artık. Dolayısıyla, Beckett’in ereksiz kadınıyla erkeğine dayanmak olanaksız; oyunun, Ayşe’nin boşa giden yeteneği dışında tek olumlu yanı, sahnesine uygun olarak tasarlanmış bezemi ile müziğiydi.
Çok acı bir tutarsızlık örneği de, şu Kapkaraoğlan’dı; Amerikalıdan kese al, oralara git, sana ozanlığı boş ver, siyasetçi ol, desinler; altı oku beğenme ( ya da öyle söyle ), göbeğini sola doğru kıvırmaya başla, tutamayacağın bütün sözleri ver, karşı çıkar gibi göründüğün bütün Batılı sömürü kurum ve yasalarını savun, teslim oluş kararlarını imzala.
Kendi elinle kafana tüy dikmek üzere, yine Amerika’dan alçağın en büyüğünü getir, önce ülkenin toplumsal düzenini, sonra sözümona başında bulunduğun yürütmeyi, her şeye dağıttır, parçalat. Ve yarım yüzyıllarını çaldığın zavallı uyurgezerler seni karanfillerle güvercinlerle uğurlasınlar! Vah ki vah!
Arslan Mengüç, kendi bastırdığı Çekirge, Bir ASALA Romanı adlı kitabını yolladı; uzunca bir süre İsveç’te yaşamış, ama belli ki Nobel seçiciler kuruluna adını duyuramamış: çünkü olayları yakından izleyenlerin kimin kurdurduğunu çok iyi bildikleri hani şu kiralık katil örgütünün ettiklerini yarı gerçek yarı kurmaca biçiminde anlatan romanı ödüle aday bile gösterilmedi. Ama siz merak ediyorsanız, elinizin altında.
Hüsnü Mahalli’yi Sky kanalındaki çarpıcı konuşmalarından çok iyi tanıyorum; Suriyeli bu kardeşimizin kafası pırıl pırıl, her şeyi açık seçik görüyor, çok akıcı bir Türkçeyle dile getiriyor.
İskele Yayıncılık onun büyük boy, 623 sayfalık bir kitabını basmış: Tezkereden Tezkereye Gerçekler.
Hani şu bildiğiniz iki ünlü tezkere, 1 Mart ile sonuncusu arasında, bölgemizde, yurdumuzda, dünyada çevrilen dolapları en ince ayrıntılarıyla özetliyor sevgili Hüsnü Mahalli.
Yapılması gereken elbet kitabın alınıp üzerinde dura dura, altını çize çize okunması; ben oradan kısa bir bölümü aktarmakla yetineceğim
“11 Eylül’ü bahane eden ABD önce Afganistan’ı, sonra Irak’ı işgal etti.
İsrail ise Filistin’de yaptıklarıyla Amerika’nın pis oyununa katkıda bulunuyor.
Bu oyunun adı:
‘İnsanları her şeye alıştırmak, çaresiz kılmak, umutsuz hâle getirmek ve teslim almaktır.’
Gözleri ve kulakları ile beyinleri arasındaki iletişim sinirleri duyarsızlaştırılmış insanlar zamanla insan olarak tüm algılama becerileriyle değerlendirme yeteneklerini yitirirler.
Her şeyi kolayca kabul eden insanlar zamanla her şeye alışır ve sonunda iradelerini karşılıksız teslim ederler.
İşte ABD’nin ve yandaşı güçlerin amacı budur.
İnançsız, ilkesiz, ülküsüz ve en önemlisi kesinlikle kişiliksiz, bencil insan ve toplumlar yaratmaktır.
İşte bu büyük oyunun büyük sırrı bu.
Günlük sıkıntı ve sorunlarınız ne olursa olsun hep duyarlı kalın ve Amerika, İsrail ve yandaşlarının yalanlarına kanmayın. Doğruları arayın, oyunlarına gelmeyin, direnin ve asla teslim olmayın!
Ben olmayacağım.
Tıpkı sizin bu kitabı alarak Filistinli çocuklara destek olmanız ve son cümlesine dek okuyarak teslim olmak istemediğinizi kanıtlamanız gibi!”
Filistinli çocuklara destek olmaktan söz edişi, kitabın gelirini o güzelim yavrulara bağışlamasından. Yaşa canım Hüsnü! Coşkuna, bilincine, insan sevgine yürekten alkış!
Aydın Gün ayrılalı beri uğrayamadığımız Cemâl Reşit Rey’e, Nurettin Ergun’un anımsatması üzerine, günümüzün en gözde kemancılarından Maksim Vengerov’u dinlemeye gittik; piyanoda Lilya Zilbestein’ın eşliğiyle bize Mozart, Beethoven, Prokofief ve Şostakoviç’in yapıtlarını çaldı. Sözün gerçek anlamında olağanüstüydü; ama içimden bu eşsiz dinletiyi hep Küba’da dinlesek nasıl olurdu acaba? sorusu geçti: çünkü gittikçe şaşkınlaşan, televizyon ucuzluklarına tutsak olan dinleyiciler yapıtların ara bölümlerinde de alkışlamaya giriştiler, bütün dinleti salonlarındaki gibi. Oysa, insanın tapınması için sanattan daha yüce, daha gerçek bir tanrı olabilir mi? İsa’nın, Meryem’in akıldışı öykülerine değil, insanın kendisinin, Mozart’ın, Beethoven’in yeteneklerine hayran olup kendimizden geçmemiz gerekmiyor mu?
Neyse, bu kez dinleyiciler tez yola geldiler, bu saçma alkışlar kesildi de, Vengerov’un sıra dışı duyarlılığının tadını çıkarabildik.
Berfin Yayınları, Nurettin Koç’un önemli bir incelemesini bastı: Laik Eğitimden Şeriatçı Eğitime/Ulusal Eğitimde Çöküş Süreci. Kitabının başına Atatürk’ün: “Bir ulusu özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatan da, tutsak ve düşkün eden de eğitimdir” sözünü alan Koç’un çalışması, bize dayatılan yozlaşmayı belgelere dayanarak açıklıyor.
Yine Berfin, yan kollarından Kora’da, Bülent Tekin’in denemesine yer vermiş: Bir Türkiye Çıkmazı. Dergilerde yazageldiği yazılardan oluşan kitap, adından anlaşılacağı üzere, bu yapıt da can alıcı güncel sorunlarımıza değiniyor.
Kora, öykü dizisinde iki kitap basmış ayrıca: Veysel Boğatepe’nin Git Bu Şehirden’i ile Ahmet Türkay’ın Yaralı Gönül İniltileri. Bir de Nusret Gürgöz’in Okuntu adlı şiirleri ile Demir Ünsal’ın Efes başlıklı gezi kitabı var.
Sevgili dostum Nevzat Metin, Moda’da hemen taksi durağının karşısındaki galerisinden ayrıldı, bir arka sokağa taşındı; geçen gün Tülây Tura Börütecene’nin sergisiyle açtı. Hem sergiyi, hem galeriyi görmeye gittim, doğrusu düzenlemesiyle, dört bir yanına yerleştirilmiş resim ve yontularıyla, bastığı kitaplarıyla bayıldım yeni galerisine. Güzelin ardında birlikte koşumuz kesilmesin.
Can dostlarım Mavitanlar da birer sergi açtılar; Bihrat’ın Kızıltoprak’taki sergisi büyük bir terslikle kara kışa geldi, gidemedim; ama Alev’in İmago’daki resimlerine doya doya baktım.
İşinin ustası Sıtkı’nın Artisan’daki, Abdülkadir Öztürk’ün de Tem’deki sergilerinin açılışı Nazi bozması Katolik edepsizin saldırısına uğradı, dostlarımı kucaklamak üzere yola çıktım baktım ki, İstanbul işgal altında, hiçbir yere araç çalışmıyor, bütün yollar demir engellerle, etten polis duvarlarıyla çevrilmiş; keşke dedim içimden, Bizans’a yeniden el koymaya gelen bu güzelim (?) katillere bir ikramda daha bulunsaydı yöneticilerimiz, onlar geldiğinde gezecekleri yörede oturanları trenlere otobüslere doldurup Anadolu’nun ortasında kurulacak çadır kentlere taşısa, adamlar iyice rahat ederdi!
Berfin/Bahar. S. 107. Ovak 2007.
13 Aralık 2006 Çarşamba
“ŞEREFE HATIRALAR”
Nesrin Kazankaya’nın, Tiyatro Pera’daki başarılı oyunları Seyir Defteri,Julia ile Dodrinja’da Düğün’ü görebilmiş miydiniz bilmem? Onlarda da dünyamızın yakın geçmişteki durumunu, yaşadıklarını çok çarpıcı biçimde oyunlaştırıp sahneye koymuş sonra arkadaşlarıyla birlikte canlandırmıştı.
“Şerefe Hatıralar, İstanbul 1955” onun son oyunu; bu kez 1950’li, 60’lı, 70’li yıllarda yurdumuzun yaşadıklarını özetlemiş. Yerinin ve olanaklarının darlığını göz önünde bulundurarak çalkantısı, sarsıntısı hâlâ süren o yılları beş simge kişiyle yansıtmış: 1950’den sonra, “küçük Amerikalaşmaya” inanan ilkeli, sıkıdüzenli koca; ozan çevirmen erkek kardeşiyle birlikte nasıl olacağını tam kestiremese de daha eşitlikçi bir dünya düşleyen, sanata, yazına, müziğe vurgun eşi; Ruhi Su türküleri dinleyerek büyümü, yüksek öğrenim görmüş, ama toplumun yer ve iş verip yararlanamadığı delikanlı; çiftin hem küçük kızlarını, delikanlının gizli sevgilisini de, ozan-çevirmen kardeşin yavuklusunu da canlandıran genç kız.
Arada, 50’li yılların en sarsıcı olaylarından 6-7 Eylül yıkımı, ABD’nin izinde, daha doğrusu cicili bicili sözlerle yutturulmaya çalışılan anamalcı soygunun kaçınılmaz sonucu olarak fokur fokur kaynatılmaya başlanan cadı kazanı, kovalamalar, kovuşturmalar, ülkenin düşünsel-sanatsal yaşamının simgeleyen Erol Güney’in uyduruk bir suçlamayla yurttaşlıktan çıkarılıp dışarı atılışı. Korku-yılgı kasırgasının ozan-çevirmen Suat’ı Ayvalık’a kaçmak zorunda bırakışı; onsuz, düşsüz kalan Sunay’ın geçirdiği bunalım; Türkiye’mizin serbest piyasa ekonomisiyle, daha doğrusu bir deyişle, sınırsız soygun ve talanla kalkınabileceğini sanan, bu uğurda canla başla didinen Celal’in bile günün birinde dışlanıp işten atılışı; Berin ile Kemâl’in tutunacak bırakın başka dalı, birbirlerine bile tutunamayışları. Kısacası, bütün dünyayla birlikte, güzelim Türk toplumunun da şu anda içine düşürüldüğü acılı, acıklı çıkmaz.
Geçen gün iletişim ağından bir ileti geldi, Amerikan Kızılderililerinin Şeref Yasaları. Tıpkı bir zamanlar Orta Asyalı Şaman atalarımızın, eski Hintlilerle Çinlilerin, şu anda Anadolu’daki Alevilerin yaptıkları gibi, daha başka bir sürü ince, çok değerli ayrıntının yanında, şu ilkeye canla başla inanırmış o soylu insan kardeşlerimiz: “Bitki, börtü böcek, canlı cansız, yeryüzündeki her şeye karşı saygılı, sorumlu olmak!”
Bu altın değerindeki ilkeye, şimdi ancak Küba’da, Fidel’in yangınını koşulsuz benimsemiş alçakgönüllü, çalışkan, yoksul ama alabildiğine varsıl, onurlu insanlar inanıp uyguluyor. Bereket Fidel’in yarım yüzyıllık direncinin sonunda, bugün Güney Amerika’da ABD’nin, Avrupa’nın yüzyıllarca sömürüp ezdiği başka ülkeler de birer birer dönüp yeniden sarılıyor.
Ama ABD’nin, AB’nin bütün dünyaya eldeki bütün araçlarla, silahlarla benimsetip uygulatmaya çalıştıkları soygun ve talanın yıkımı altında inleyen uluslarda artık ne bunu anımsatan bir oyun yazılıyor, ne film çekiliyor, ne kitap basılıyor. Nobel ya da Oscar’ın hangi yapıtlara verildiğini düşünün yeter.
Bu çoraklık içinde sevgili Nesrin Kazankaya’nın oyunu çöl ortasındaki vaha gibi; umut, düş kırıcı da olsa, en azından uyuşturulmuş insanların canını yakarak uyandırma olasılığı var.
Önceki oyunlarındaki gibi, Kazankaya’nın yanında, Mehmet Aslan, Muhammet Uzuner, Başak Meşe, Aytunç Şabanlı inançla, canla başla yerine getiriyorlar görevlerini. Tiyatro Pera’ya gelmiş olanların bildikleri o dümdüz, olanaksız salonda, ışığıyla, bezemiyle, müziğiyle, danslarıyla yine gerçek bir tiyatro oyunu sunuluyor izleyiciye.
Emeği geçenlere yürekten alkış!
Cumhuriyet, 13 Aralık 2006
“Şerefe Hatıralar, İstanbul 1955” onun son oyunu; bu kez 1950’li, 60’lı, 70’li yıllarda yurdumuzun yaşadıklarını özetlemiş. Yerinin ve olanaklarının darlığını göz önünde bulundurarak çalkantısı, sarsıntısı hâlâ süren o yılları beş simge kişiyle yansıtmış: 1950’den sonra, “küçük Amerikalaşmaya” inanan ilkeli, sıkıdüzenli koca; ozan çevirmen erkek kardeşiyle birlikte nasıl olacağını tam kestiremese de daha eşitlikçi bir dünya düşleyen, sanata, yazına, müziğe vurgun eşi; Ruhi Su türküleri dinleyerek büyümü, yüksek öğrenim görmüş, ama toplumun yer ve iş verip yararlanamadığı delikanlı; çiftin hem küçük kızlarını, delikanlının gizli sevgilisini de, ozan-çevirmen kardeşin yavuklusunu da canlandıran genç kız.
Arada, 50’li yılların en sarsıcı olaylarından 6-7 Eylül yıkımı, ABD’nin izinde, daha doğrusu cicili bicili sözlerle yutturulmaya çalışılan anamalcı soygunun kaçınılmaz sonucu olarak fokur fokur kaynatılmaya başlanan cadı kazanı, kovalamalar, kovuşturmalar, ülkenin düşünsel-sanatsal yaşamının simgeleyen Erol Güney’in uyduruk bir suçlamayla yurttaşlıktan çıkarılıp dışarı atılışı. Korku-yılgı kasırgasının ozan-çevirmen Suat’ı Ayvalık’a kaçmak zorunda bırakışı; onsuz, düşsüz kalan Sunay’ın geçirdiği bunalım; Türkiye’mizin serbest piyasa ekonomisiyle, daha doğrusu bir deyişle, sınırsız soygun ve talanla kalkınabileceğini sanan, bu uğurda canla başla didinen Celal’in bile günün birinde dışlanıp işten atılışı; Berin ile Kemâl’in tutunacak bırakın başka dalı, birbirlerine bile tutunamayışları. Kısacası, bütün dünyayla birlikte, güzelim Türk toplumunun da şu anda içine düşürüldüğü acılı, acıklı çıkmaz.
Geçen gün iletişim ağından bir ileti geldi, Amerikan Kızılderililerinin Şeref Yasaları. Tıpkı bir zamanlar Orta Asyalı Şaman atalarımızın, eski Hintlilerle Çinlilerin, şu anda Anadolu’daki Alevilerin yaptıkları gibi, daha başka bir sürü ince, çok değerli ayrıntının yanında, şu ilkeye canla başla inanırmış o soylu insan kardeşlerimiz: “Bitki, börtü böcek, canlı cansız, yeryüzündeki her şeye karşı saygılı, sorumlu olmak!”
Bu altın değerindeki ilkeye, şimdi ancak Küba’da, Fidel’in yangınını koşulsuz benimsemiş alçakgönüllü, çalışkan, yoksul ama alabildiğine varsıl, onurlu insanlar inanıp uyguluyor. Bereket Fidel’in yarım yüzyıllık direncinin sonunda, bugün Güney Amerika’da ABD’nin, Avrupa’nın yüzyıllarca sömürüp ezdiği başka ülkeler de birer birer dönüp yeniden sarılıyor.
Ama ABD’nin, AB’nin bütün dünyaya eldeki bütün araçlarla, silahlarla benimsetip uygulatmaya çalıştıkları soygun ve talanın yıkımı altında inleyen uluslarda artık ne bunu anımsatan bir oyun yazılıyor, ne film çekiliyor, ne kitap basılıyor. Nobel ya da Oscar’ın hangi yapıtlara verildiğini düşünün yeter.
Bu çoraklık içinde sevgili Nesrin Kazankaya’nın oyunu çöl ortasındaki vaha gibi; umut, düş kırıcı da olsa, en azından uyuşturulmuş insanların canını yakarak uyandırma olasılığı var.
Önceki oyunlarındaki gibi, Kazankaya’nın yanında, Mehmet Aslan, Muhammet Uzuner, Başak Meşe, Aytunç Şabanlı inançla, canla başla yerine getiriyorlar görevlerini. Tiyatro Pera’ya gelmiş olanların bildikleri o dümdüz, olanaksız salonda, ışığıyla, bezemiyle, müziğiyle, danslarıyla yine gerçek bir tiyatro oyunu sunuluyor izleyiciye.
Emeği geçenlere yürekten alkış!
Cumhuriyet, 13 Aralık 2006
1 Aralık 2006 Cuma
CİHAT BURAK DEMİŞKİ Kİ…
CİHAT BURAK DEMİŞKİ Kİ…
Balmumcu’daki İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, geçen yılki Burhan Uygur sergisinden sonra bu yıl da sevgili Cihat Burak’ı anıyor.
Göçmüş ustalar konusunda zorluğu biliyor ya da kestirebiliyorsunuzdur: yapıtlarını sevip almış olanların çoğu onları öbür insan kardeşleriyle paylaşmaya nedense yanaşmaz, resimleri evlerine kapatırlar. Bu kez de öyle olmuş: Cihat Burak’ın büyük devşiricileri gönlü sıkılık etmiş, yapıtları bir daha görmemize izin vermemişler. Ama kapı kapı dolaşılıp toplananlar o değerli insanı hiç görememiş olanlar için yeterli bir izlenim vermeye yetiyor; bilenlerse, bizim gibi, özlem gideriyorlar.
Sevgili Cihat Burak’ı yakından tanıma, dizinin dibinde yaşama talihine erdik Sevil’le ben; benim yaşama sanatı adını verdiğim beceriyi dolu dolu edinmiş enden örneklerden biriydi; resimleri kadar güzel öyküler yazar, konuşurken resimlerini öykülerini kendisi canlandırırdı; ölçülü, saygılı bir dünya yurttaşıydı; kimsenin hakkını yemez, hakkının yenmesine dayanamaz, çıldırırdı. Elinde devlet erki olmadığından, o zaman öcünü bir resim ya da öyküyle almaya çalışırdı.
İki kapılı şu han’a uğrayıp evrene dönen yığınla sanatçımız gibi, onu yansıtan da topu topu iki kitap var bugün elimizde; birini Gelişim Yayınları basmış: Sezer Tansuğ’un Beş Gerçekçi Türk Ressamı. İkinci kitap Ada Yayınları’nın.
İki yapıtı da bugün kolay bulamazsınız; hele genç resimseverler, yüzlerini bile görememiştir. Bunun için, Sezer’in kitabından, Cihat Burak’ın kendi söylediklerini bir kez daha paylaşalım istedim.
Doğumu, ilk oluşumuyla ilgili bakın neler demiş:
“1915 senesi Ağustos ayında İstanbul’da Aksaray’da doğmuşum, en yakın şahidi olduğum bu pek önemli olayda yaşımın küçüklüğünden şahadet etmemem maddeten imkân olmadığından 8 Ağustos tarihini kat’i doğum tarihim olarak kabul etmekteyim, bana öyle söylediler.
Doğduğum zaman ne söylediğimi pek hatırlayamıyorum, ondan sonra büyümeye başladım, adamakıllı büyüdüğüm anlaşılınca babam elimden tutup beni mektebe götürüp yazdırdı. Özel deyişiyle ‘Tahsilime Galatasaray Lisesinde’ başladım. Babam zabit olduğu için girmem zor olmadı. İlk günü birtakım merdivenlerden çıkıp mektebin en üst katında kayboldum, yine bir merdivene tesadüf edip kendimi bahçeye atıncaya kadar çektiğim heyecanı ben bilirim. Bu heyecan mektebi bitirdiğim güne kadar ikmal imtihanından ikmal imtihanına atlamak suretiyle devam etmiştir. Hâlâ da devam etmektedir zaten. Lisede bazı derslerden iyi, bazılarından kötü idim, resimden en iyi talebe idim, zoolojiden bir seferinde sınıf birincisi bile oldum, ders nazırı Mösyö Dellou sınıfta notları okurken ilk önce benim numaramı söyleyince bütün başlar geriye dönüp suratımda donup kalmıştı…Liseden sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nin mimarlık bölümüne girerek bir senelik ‘rötarla’ çıktım, pantolonumun ütüsüne biraz ‘itina’ gösterseydim pekiyi derece ile çıkacaktım; fakat mimarlık mesleğinde pantolon ütüsü önemli olduğundan diplomamı iyi derece ile verdiler.”
…
“Kısa hayat hikâyem burada bitmedi, birçok yerde çalışarak mesleğimi icra ettim. Bu arada, lise öğrencileri gibi, lisede öğrenci olduğum zamanlarda olduğu gibi arasıra köşe bucakta gizli gizli sevgilim resimle de buluşuyordum. Babam her yeni şeye sevgi gösterirdi, resimden anlamamasına karşın bu onun için yeni idi; bana boya, fırça gibi şeyleri hiç sakınmadan alırdı, hattâ bir seferinde ta Yenişehir’de bir marangoz bulmuştum, bana bacakları iç içe geçen bir sehpa yaptırdı. Kendi kendine okuyup yazmaya öğrenmiş, edebiyata meraklıydı, Fransız edebiyatını oldukça iyi bilirdi yalnız isimlerini eski Türkçesinden okuduğu için yanlış söylerdi, bu yüzden ‘münakaşa’ ederdik. Akranı olan kadınlar annemin onlara anlattığı romanları zevkle dinlerlerdi, korkunç hafızası vardı annemin, hiç kimsenin hatırlamadığı olayları günü, kişileri ve özellikleriyle hatırlardı. Mesleğimi icra ede ede öyle bir hâle geldim ki artık resim yapmaya başladım, daha doğrusu resim yapmaktan başka bir şey düşünemez oldum. Çok eskiden, daha orta mektepteyken toprak bir kumbaram vardı. Paris’e kaçıp ressam olmak için para biriktirirdim, hiçbir zaman Sivilingrad’dan öteye gidecek kadar para biriktirememiştim.Nihayet ilk defa Birleşmiş Milletler bursu ele geçirerek araba getirmek için ‘vatani’ görevlerini yapmak üzere Avrupa gezisine çıkan mutluların arasına katılmam nasip oldu.Bir akşam, büyük bir şehrin yanıp sönen trafik lambalarıyla dolu koskoca köprüsünden elimde bavulum bana adresi verilen otele gittim. Ertesi gün Etoile Meydanının ötesinden doğru uzanan bir bulvara saptım, geceleyin tıpkı Galatasaray’ın katlarında olduğu gibi kayboldum, metrolar da kapandığından bir gece otobüsüne kendimi atıp yatağıma kavuştum.Şarap içer gibi müzeleri içiyordum. İki sen sonra kendini bilen her Türk vatandaşı gibi hiç olmazsa bir Volkvagen’le göğsüm kabarık, alnım açık, vazifesini yapmış insanlara has gülümsemeyle yurda dönmemi bekleyenler içi resim dolu koskoca bir sandık, boş ellerle geri geldiğimi görünce sanki ahretten dönüyormuşum gibi şaşırıp kaldılar. Tekrar mesleğimi icraya başladım, kademe kademe yükselmiştim, üzeri kristal camlı kocaman bir masam, telefonum, kendime mahsus bir odam vardı, Müdürü olduğum büroda dört mimar, desinatör, daktilo olarak yirmi üç kişilik kadro çalışıyordu. Kalemimden kan damlardı evrak yazarken, fırsatını bulduğum zaman (bir müdürün proje çizmesi münasip olmayacağından) akşamları herkes gittikten sonra oturur bir küçük nahiye konağı yahut jandarma karakolu çizerdim. Bu arada 27 Mayıs top gibi patladı. Koridorlarda değişiklikler oldu, birtakım kimseler epeyce telaşa kapıldılar o dönemde, üçkağıtçılar epey terletildi. Ben yerimde oturuyordum, ar yılı kâr yılı deyip açılan imkânlara koşanlarla doluydu ortalık, ben yerimde oturuyordum. Mutlu yarınların ümidi içindeydim herkes gibi.
Fransız hükümetinden altı aylık bir burs almıştım daha evvelce. Vekâletten de üç aylık bir vazife koparıp şişkinlikten biraz kurtulmak üzere yeniden Paris’in yolunu tuttum. Paris’te resim yaptım sergiledim. Sıkıntı içinde de olsa pekâlâ yaşadım.”
Resim sanatı konusundaki görüşlerine gelince:
“Çok güzel yazısı olan bir kimsenin iyi bir yazar olamayışı gibi, elyazısının mürettiplerin bile okuyamadığı Balzac’ın büyük yazar olması gibi, iyi resim yapmasını bilmekle iyi ressam olunmaz, ama iyi ressam olabilmek için iyi resim yapmayı bilmek şarttır, öyle olmasa her çocuk ressam olurdu. Sorunun kısaca cevabına gelince, bir ressamın belli bir teknikte alabildiğine ustalaşmasının yaratıcılığını tavsatmadığına en iyi örnek Rembrandt’tır. Resmin çoğunluğa iletilmesi için ressamlara düşen ödev nedir bilemem, herkesin kendisi için seçtiği bir ödev vardır, her kişi kendi yaptığından sorumludur. Sorumluluğun yüklenilmesi şartıyla ödev (ödev kelimesi yerindeyse) iyi veya kötü yapılır. Buna karşılık, Devlet’e düşen ödevler çoktur. Anlatmaya sayfalar yetmez.”…
Kendimi bildim bileli, şu sözcükleri duyarım: resim mi peinture mü?
Bundan daha boş bir konuşma olamaz, çünkü peinture zaten resim demektir; bu saçma soruyla neyi aradıklarını, ne anlatmak istediklerini bakın ne güzel açıklıyor sevgili Cihat Burak:
“Dekoratif resimle ‘peinture’ arasında bence (ben meslekten yetişmiş ressam değilim) ayrım yoktur. Bu ayrım belki ‘dekoratif’ kelimesinin kanımca yanlış anlaşılmasındandır. Eğer dekoratif sözcüğünden akıldan, hisden ziyade göze hitap eden anlaşılıyorsa, ki bu böylece kabul edilmiştir, dekoratif resmi zamanın akışına dayanamayan resim olarak tarif etmek doğru olur. Eğer dekoratif resim bir binayı, bir anıtı süsleyen, yani onun mimari niteliğini tamamlayan resim olarak ele alınırsa (ki aslında böyledir), peinture’le dekoratif resim arasında ayrım yoktur. Örneğin Michelangelo, Leonardo, Raphael gibi ressamların sırf dekoratif endişelerle yaptıkları resimler peinture’ün ta kendisidir. Mimar olduğum için bir binanın içinde veya dışında yapılacak dekoratif resmin, yeri, konusu, ışık ve malzemesi iyi tayin edilmek şartıyla resim olabileceğine, resim olarak yaşayabileceğine inanıyorum.”
Bu bilge, çelebi insanla söyleşmek istiyorsanız, sergisine koşun, Yapı Kredi’nin özenle bastığı öykülerini alıp okuyun.
*
Assos’tan dönüşte, Nişantaşı’nda yene açılmış bir galeriden çağrı aldım; Küba Dostluk Derneği’nin düzenlediği Küba Renkleri sergisi galeri e-gale’de açılıyordu; hemen koştuk Nilgün’le; Küba gezimizden kalanları ana ana, dolaştığımız sokakları, o güzelim çikolata renkli insanları düşüne düşüne gezdik.
Biz dinlencedeyken, İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde de bir sergi açılmıştı, gidip onu da gezdik; Litvanyalı İnta Ruka, Karşılaştığım İnsanlar adıyla yaşadığı yerlerde ilgisini çeken imgeleri saptamış, siyah-beyaz basıp sergilemiş. Küresel yağmanın ezdiği kederli, acılı, gösterişsiz dünya yurttaşları.
Hey ulu Tanrım! Ne zaman alacağız bütün bu soygunculardan haklarımızı?
*
İçiniz yine de umutlu kalsın diye size, Dünya Yayıncılık’ın bastığı, Zeynep Uzunbay’ın Yara Falı’ndan bir şiir alayım.
göle taş attım
beni uzağına attı
yağız yerde sancılandım da
Çuçu’yla Ki-Ki tuttu elimden
gülüşerek yaşamamış hiçbiri
koşuk söylediler dinledim
Ki-Ki bildi:
burnun göğe de sürtülecek senin!
çığırıma indim
topuğumun yarıklarında akça çiçekler bitti
bir bildiği oluyor yaşamanın
bana da söyledi
yürüyüşler türedim
yoruldum
dağ başında bir kayaya oturdum
ey gözüm, gel dilimi bul:
kurtlaar! beni yiyin!
kar ışıdı, uğultu dindi
böyle çıplak oturdum
sarılmaz alageyik
güneşe yalvarayım
yine aldım geldim beni
ha buraya ha oraya
tekti, derin batmıştı
ha çıkmış ha çıkmamış
ben yolun ucunda
öyle rahat
yol koşuyor arkaya
bir elimden öbürüne
taşa gizimi sardım
ağladım, güldüm, bitti
bildiğimi taşa sardım
göl taşa süslü sevinir
neye yarar
belki bana, şimdilik
her şey yerli yerinde
ben de, ellerime bakmadım
gelmeyeni beklermiş insan
beklemeyene gidermiş
aferin!
Balmumcu’daki İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, geçen yılki Burhan Uygur sergisinden sonra bu yıl da sevgili Cihat Burak’ı anıyor.
Göçmüş ustalar konusunda zorluğu biliyor ya da kestirebiliyorsunuzdur: yapıtlarını sevip almış olanların çoğu onları öbür insan kardeşleriyle paylaşmaya nedense yanaşmaz, resimleri evlerine kapatırlar. Bu kez de öyle olmuş: Cihat Burak’ın büyük devşiricileri gönlü sıkılık etmiş, yapıtları bir daha görmemize izin vermemişler. Ama kapı kapı dolaşılıp toplananlar o değerli insanı hiç görememiş olanlar için yeterli bir izlenim vermeye yetiyor; bilenlerse, bizim gibi, özlem gideriyorlar.
Sevgili Cihat Burak’ı yakından tanıma, dizinin dibinde yaşama talihine erdik Sevil’le ben; benim yaşama sanatı adını verdiğim beceriyi dolu dolu edinmiş enden örneklerden biriydi; resimleri kadar güzel öyküler yazar, konuşurken resimlerini öykülerini kendisi canlandırırdı; ölçülü, saygılı bir dünya yurttaşıydı; kimsenin hakkını yemez, hakkının yenmesine dayanamaz, çıldırırdı. Elinde devlet erki olmadığından, o zaman öcünü bir resim ya da öyküyle almaya çalışırdı.
İki kapılı şu han’a uğrayıp evrene dönen yığınla sanatçımız gibi, onu yansıtan da topu topu iki kitap var bugün elimizde; birini Gelişim Yayınları basmış: Sezer Tansuğ’un Beş Gerçekçi Türk Ressamı. İkinci kitap Ada Yayınları’nın.
İki yapıtı da bugün kolay bulamazsınız; hele genç resimseverler, yüzlerini bile görememiştir. Bunun için, Sezer’in kitabından, Cihat Burak’ın kendi söylediklerini bir kez daha paylaşalım istedim.
Doğumu, ilk oluşumuyla ilgili bakın neler demiş:
“1915 senesi Ağustos ayında İstanbul’da Aksaray’da doğmuşum, en yakın şahidi olduğum bu pek önemli olayda yaşımın küçüklüğünden şahadet etmemem maddeten imkân olmadığından 8 Ağustos tarihini kat’i doğum tarihim olarak kabul etmekteyim, bana öyle söylediler.
Doğduğum zaman ne söylediğimi pek hatırlayamıyorum, ondan sonra büyümeye başladım, adamakıllı büyüdüğüm anlaşılınca babam elimden tutup beni mektebe götürüp yazdırdı. Özel deyişiyle ‘Tahsilime Galatasaray Lisesinde’ başladım. Babam zabit olduğu için girmem zor olmadı. İlk günü birtakım merdivenlerden çıkıp mektebin en üst katında kayboldum, yine bir merdivene tesadüf edip kendimi bahçeye atıncaya kadar çektiğim heyecanı ben bilirim. Bu heyecan mektebi bitirdiğim güne kadar ikmal imtihanından ikmal imtihanına atlamak suretiyle devam etmiştir. Hâlâ da devam etmektedir zaten. Lisede bazı derslerden iyi, bazılarından kötü idim, resimden en iyi talebe idim, zoolojiden bir seferinde sınıf birincisi bile oldum, ders nazırı Mösyö Dellou sınıfta notları okurken ilk önce benim numaramı söyleyince bütün başlar geriye dönüp suratımda donup kalmıştı…Liseden sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nin mimarlık bölümüne girerek bir senelik ‘rötarla’ çıktım, pantolonumun ütüsüne biraz ‘itina’ gösterseydim pekiyi derece ile çıkacaktım; fakat mimarlık mesleğinde pantolon ütüsü önemli olduğundan diplomamı iyi derece ile verdiler.”
…
“Kısa hayat hikâyem burada bitmedi, birçok yerde çalışarak mesleğimi icra ettim. Bu arada, lise öğrencileri gibi, lisede öğrenci olduğum zamanlarda olduğu gibi arasıra köşe bucakta gizli gizli sevgilim resimle de buluşuyordum. Babam her yeni şeye sevgi gösterirdi, resimden anlamamasına karşın bu onun için yeni idi; bana boya, fırça gibi şeyleri hiç sakınmadan alırdı, hattâ bir seferinde ta Yenişehir’de bir marangoz bulmuştum, bana bacakları iç içe geçen bir sehpa yaptırdı. Kendi kendine okuyup yazmaya öğrenmiş, edebiyata meraklıydı, Fransız edebiyatını oldukça iyi bilirdi yalnız isimlerini eski Türkçesinden okuduğu için yanlış söylerdi, bu yüzden ‘münakaşa’ ederdik. Akranı olan kadınlar annemin onlara anlattığı romanları zevkle dinlerlerdi, korkunç hafızası vardı annemin, hiç kimsenin hatırlamadığı olayları günü, kişileri ve özellikleriyle hatırlardı. Mesleğimi icra ede ede öyle bir hâle geldim ki artık resim yapmaya başladım, daha doğrusu resim yapmaktan başka bir şey düşünemez oldum. Çok eskiden, daha orta mektepteyken toprak bir kumbaram vardı. Paris’e kaçıp ressam olmak için para biriktirirdim, hiçbir zaman Sivilingrad’dan öteye gidecek kadar para biriktirememiştim.Nihayet ilk defa Birleşmiş Milletler bursu ele geçirerek araba getirmek için ‘vatani’ görevlerini yapmak üzere Avrupa gezisine çıkan mutluların arasına katılmam nasip oldu.Bir akşam, büyük bir şehrin yanıp sönen trafik lambalarıyla dolu koskoca köprüsünden elimde bavulum bana adresi verilen otele gittim. Ertesi gün Etoile Meydanının ötesinden doğru uzanan bir bulvara saptım, geceleyin tıpkı Galatasaray’ın katlarında olduğu gibi kayboldum, metrolar da kapandığından bir gece otobüsüne kendimi atıp yatağıma kavuştum.Şarap içer gibi müzeleri içiyordum. İki sen sonra kendini bilen her Türk vatandaşı gibi hiç olmazsa bir Volkvagen’le göğsüm kabarık, alnım açık, vazifesini yapmış insanlara has gülümsemeyle yurda dönmemi bekleyenler içi resim dolu koskoca bir sandık, boş ellerle geri geldiğimi görünce sanki ahretten dönüyormuşum gibi şaşırıp kaldılar. Tekrar mesleğimi icraya başladım, kademe kademe yükselmiştim, üzeri kristal camlı kocaman bir masam, telefonum, kendime mahsus bir odam vardı, Müdürü olduğum büroda dört mimar, desinatör, daktilo olarak yirmi üç kişilik kadro çalışıyordu. Kalemimden kan damlardı evrak yazarken, fırsatını bulduğum zaman (bir müdürün proje çizmesi münasip olmayacağından) akşamları herkes gittikten sonra oturur bir küçük nahiye konağı yahut jandarma karakolu çizerdim. Bu arada 27 Mayıs top gibi patladı. Koridorlarda değişiklikler oldu, birtakım kimseler epeyce telaşa kapıldılar o dönemde, üçkağıtçılar epey terletildi. Ben yerimde oturuyordum, ar yılı kâr yılı deyip açılan imkânlara koşanlarla doluydu ortalık, ben yerimde oturuyordum. Mutlu yarınların ümidi içindeydim herkes gibi.
Fransız hükümetinden altı aylık bir burs almıştım daha evvelce. Vekâletten de üç aylık bir vazife koparıp şişkinlikten biraz kurtulmak üzere yeniden Paris’in yolunu tuttum. Paris’te resim yaptım sergiledim. Sıkıntı içinde de olsa pekâlâ yaşadım.”
Resim sanatı konusundaki görüşlerine gelince:
“Çok güzel yazısı olan bir kimsenin iyi bir yazar olamayışı gibi, elyazısının mürettiplerin bile okuyamadığı Balzac’ın büyük yazar olması gibi, iyi resim yapmasını bilmekle iyi ressam olunmaz, ama iyi ressam olabilmek için iyi resim yapmayı bilmek şarttır, öyle olmasa her çocuk ressam olurdu. Sorunun kısaca cevabına gelince, bir ressamın belli bir teknikte alabildiğine ustalaşmasının yaratıcılığını tavsatmadığına en iyi örnek Rembrandt’tır. Resmin çoğunluğa iletilmesi için ressamlara düşen ödev nedir bilemem, herkesin kendisi için seçtiği bir ödev vardır, her kişi kendi yaptığından sorumludur. Sorumluluğun yüklenilmesi şartıyla ödev (ödev kelimesi yerindeyse) iyi veya kötü yapılır. Buna karşılık, Devlet’e düşen ödevler çoktur. Anlatmaya sayfalar yetmez.”…
Kendimi bildim bileli, şu sözcükleri duyarım: resim mi peinture mü?
Bundan daha boş bir konuşma olamaz, çünkü peinture zaten resim demektir; bu saçma soruyla neyi aradıklarını, ne anlatmak istediklerini bakın ne güzel açıklıyor sevgili Cihat Burak:
“Dekoratif resimle ‘peinture’ arasında bence (ben meslekten yetişmiş ressam değilim) ayrım yoktur. Bu ayrım belki ‘dekoratif’ kelimesinin kanımca yanlış anlaşılmasındandır. Eğer dekoratif sözcüğünden akıldan, hisden ziyade göze hitap eden anlaşılıyorsa, ki bu böylece kabul edilmiştir, dekoratif resmi zamanın akışına dayanamayan resim olarak tarif etmek doğru olur. Eğer dekoratif resim bir binayı, bir anıtı süsleyen, yani onun mimari niteliğini tamamlayan resim olarak ele alınırsa (ki aslında böyledir), peinture’le dekoratif resim arasında ayrım yoktur. Örneğin Michelangelo, Leonardo, Raphael gibi ressamların sırf dekoratif endişelerle yaptıkları resimler peinture’ün ta kendisidir. Mimar olduğum için bir binanın içinde veya dışında yapılacak dekoratif resmin, yeri, konusu, ışık ve malzemesi iyi tayin edilmek şartıyla resim olabileceğine, resim olarak yaşayabileceğine inanıyorum.”
Bu bilge, çelebi insanla söyleşmek istiyorsanız, sergisine koşun, Yapı Kredi’nin özenle bastığı öykülerini alıp okuyun.
*
Assos’tan dönüşte, Nişantaşı’nda yene açılmış bir galeriden çağrı aldım; Küba Dostluk Derneği’nin düzenlediği Küba Renkleri sergisi galeri e-gale’de açılıyordu; hemen koştuk Nilgün’le; Küba gezimizden kalanları ana ana, dolaştığımız sokakları, o güzelim çikolata renkli insanları düşüne düşüne gezdik.
Biz dinlencedeyken, İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde de bir sergi açılmıştı, gidip onu da gezdik; Litvanyalı İnta Ruka, Karşılaştığım İnsanlar adıyla yaşadığı yerlerde ilgisini çeken imgeleri saptamış, siyah-beyaz basıp sergilemiş. Küresel yağmanın ezdiği kederli, acılı, gösterişsiz dünya yurttaşları.
Hey ulu Tanrım! Ne zaman alacağız bütün bu soygunculardan haklarımızı?
*
İçiniz yine de umutlu kalsın diye size, Dünya Yayıncılık’ın bastığı, Zeynep Uzunbay’ın Yara Falı’ndan bir şiir alayım.
göle taş attım
beni uzağına attı
yağız yerde sancılandım da
Çuçu’yla Ki-Ki tuttu elimden
gülüşerek yaşamamış hiçbiri
koşuk söylediler dinledim
Ki-Ki bildi:
burnun göğe de sürtülecek senin!
çığırıma indim
topuğumun yarıklarında akça çiçekler bitti
bir bildiği oluyor yaşamanın
bana da söyledi
yürüyüşler türedim
yoruldum
dağ başında bir kayaya oturdum
ey gözüm, gel dilimi bul:
kurtlaar! beni yiyin!
kar ışıdı, uğultu dindi
böyle çıplak oturdum
sarılmaz alageyik
güneşe yalvarayım
yine aldım geldim beni
ha buraya ha oraya
tekti, derin batmıştı
ha çıkmış ha çıkmamış
ben yolun ucunda
öyle rahat
yol koşuyor arkaya
bir elimden öbürüne
taşa gizimi sardım
ağladım, güldüm, bitti
bildiğimi taşa sardım
göl taşa süslü sevinir
neye yarar
belki bana, şimdilik
her şey yerli yerinde
ben de, ellerime bakmadım
gelmeyeni beklermiş insan
beklemeyene gidermiş
aferin!
29 Kasım 2006 Çarşamba
“SİVİL CASUS”
“Sivil Casus”, genç yazar Kaan Turhan’ın IQ Kültür Sanat Yayıncılık’ın bastığı 736 sayfalık çalışmasının adı; onu Türk okurlarına ilkin Ulusal Kanal’da sevgili Vural Savaş duyurdu Pazar akşamları yaptığı söyleşilerin birinde.
Adından da anlaşılacağı üzere, Mustafa Yıldırım’ın Sivil Örümceğin Ağındası’sının akrabası; Turhan da Yıldırım gibi, doymak bilmez anamalcı ülkelerin, o arada ABD’nin dünyanın iliğini kemiğini yutmak üzere uydurup sabahtan akşama yirmi dört saat ellerindeki bütün yayın araçlarıyla zavallı insanların beyinlerine çaktıkları sivil toplum ve onun örgütleri kandırmacasının çok titiz, ayrıntılı dökümü.
Ulusal Kanal’ın hazırlayıp sunduğu çok değerli, önemli Gizlenen Atatürk belgeselinde de sık sık vurgulandığı üzere, anamalcı soygun ve talanın sürebilmesi için, kimi temel kavramların ve onları simgeleyen insanların yıpratılması, gözden düşürülmesi, eritilmesi gerekiyor; bunların başında şimdi Ulusal devlet, kamu yararı, planlı yaşama ve kalkınma geliyor elbet; dolayısıyla bu kavramları savunan, simgeleyen insanlar: Mustafa Kemâl Atatürk, Fidel Castro, Hugo Chavez, Morales falan.
Kaan Turhan, bu önemli çalışmasının daha başında, şu zehirli elma şekerinin, sivil toplum’un, kuramcılarından birinin, Hayek’in ağzından tanımını anımsatıyor: hür bir toplumda(?), toplumsal hayatın temelleri, bilinçli planlamadan çok, toplumsal gelişmeye bağlı olmalıdır…dolayısıyla, devletçiliğin en aza indirgendiği sivil toplum anlayışında, toplumsal ya da yeniden dağıtımcı adaletin yetkinlikten uzak olduğu vurgulanmakta ve yürütmenin keyfi yetkilerini en aza çekecek bir anayasal düzende ısrar edilmektedir”.
Bu tür laf ebeliklerinin hepsinde olduğu gibi, burada da, bugün kullanılan bütün terim ve kavramlar karman çorman art arda sıralanmış olsa da, işin özü belli: aman soyguncuların özgürlüğüne toplum adına kısıtlama, yasak getirmeyin; bırakın yesinler yutsunlar! Onlar yuttukça, siz de televizyonlarda, gazetelerde, uzaktan bakar yalanırsınız!
Nitekim başka bir gözbağcı, Prof. Norman Barry, hiç çekinmeden, şöyle diyebiliyor: “sivil toplumla liberalizm arasında yakın bir ilişki bulunduğu açıkça bellidir: iki öğreti de bireysel özgürlükten, azınlık haklarından ve siyasetten etkilenmeyen bir hukuk dizgesinin korunmasından yanadır.”
Kaan Turhan, canımızı yakan her alan ve konuda, özelleştirme, kamu yatırımlarının yağmalanması, bankacılık, çevre, siyanürle altın arama, Hasankeyf gibi tarihsel kalıtların sular altında bırakılması gibi usunuza gelecek her sorunda, uzmanlarına, belgelere dayanarak anımsatmalar yapıyor; çıldırmış sömürücülerin amansız saldırıları ve onların yerli ortakları karşısında güzelim yurdumuzu, canımızı nasıl koruyabileceğimizi düşünüp çözüm bulabilmemiz için hepimize çağrıda bulunuyor.
Titreyip kendimize dönebildiğimiz zaman uygulayacağımız örnek içinse, sevgili Atatürk’ün, çorak Ankara’da, şimdi hırsla talan edilen, adını verdiği çiftliği kurarken uyguladığı yöntemi anımsatıyor:
“Çiftliğin, insan, bitki ve hayvanlarının gereksineceği suyu karşılamak üzere, üretimliğin elverişli yerlerine birer küçük Van Gölü, Marmara Denizi, Karadeniz oturtmuş:”
İnsan kimin için, ne yapmak istediğini biliyorsa, işte böyle en doğal, en gösterişsiz, en kestirme yoldan çözümünü de yaratıyor.
Dünyanın bütün öbür soylu halkları gibi, Türk halkı da, Orta Asya’dan dünyanın dört bir yanına düzen, uyum, uygarlık götürmeye başladığı günden beri, bunu eksiksiz biliyordu; yukarıda andığım belgeselde Mustafa Kemâl Atatürk’ün, giderini cebinden karşılayarak daha Sivas’ta çıkarmaya başladığı Ulusal Egemenlik gazetesinde bıkıp usanmadan yinelediği gibi, insanlığın biricik amansız düşmanı anamalcılık, ve onun kaçınılmaz türevi buyuruculuktur; bütün ezilenler el ele verip bu mikrobu yok etmedikçe, kimseye rahat, erinç, mutluluk yok!
Adından da anlaşılacağı üzere, Mustafa Yıldırım’ın Sivil Örümceğin Ağındası’sının akrabası; Turhan da Yıldırım gibi, doymak bilmez anamalcı ülkelerin, o arada ABD’nin dünyanın iliğini kemiğini yutmak üzere uydurup sabahtan akşama yirmi dört saat ellerindeki bütün yayın araçlarıyla zavallı insanların beyinlerine çaktıkları sivil toplum ve onun örgütleri kandırmacasının çok titiz, ayrıntılı dökümü.
Ulusal Kanal’ın hazırlayıp sunduğu çok değerli, önemli Gizlenen Atatürk belgeselinde de sık sık vurgulandığı üzere, anamalcı soygun ve talanın sürebilmesi için, kimi temel kavramların ve onları simgeleyen insanların yıpratılması, gözden düşürülmesi, eritilmesi gerekiyor; bunların başında şimdi Ulusal devlet, kamu yararı, planlı yaşama ve kalkınma geliyor elbet; dolayısıyla bu kavramları savunan, simgeleyen insanlar: Mustafa Kemâl Atatürk, Fidel Castro, Hugo Chavez, Morales falan.
Kaan Turhan, bu önemli çalışmasının daha başında, şu zehirli elma şekerinin, sivil toplum’un, kuramcılarından birinin, Hayek’in ağzından tanımını anımsatıyor: hür bir toplumda(?), toplumsal hayatın temelleri, bilinçli planlamadan çok, toplumsal gelişmeye bağlı olmalıdır…dolayısıyla, devletçiliğin en aza indirgendiği sivil toplum anlayışında, toplumsal ya da yeniden dağıtımcı adaletin yetkinlikten uzak olduğu vurgulanmakta ve yürütmenin keyfi yetkilerini en aza çekecek bir anayasal düzende ısrar edilmektedir”.
Bu tür laf ebeliklerinin hepsinde olduğu gibi, burada da, bugün kullanılan bütün terim ve kavramlar karman çorman art arda sıralanmış olsa da, işin özü belli: aman soyguncuların özgürlüğüne toplum adına kısıtlama, yasak getirmeyin; bırakın yesinler yutsunlar! Onlar yuttukça, siz de televizyonlarda, gazetelerde, uzaktan bakar yalanırsınız!
Nitekim başka bir gözbağcı, Prof. Norman Barry, hiç çekinmeden, şöyle diyebiliyor: “sivil toplumla liberalizm arasında yakın bir ilişki bulunduğu açıkça bellidir: iki öğreti de bireysel özgürlükten, azınlık haklarından ve siyasetten etkilenmeyen bir hukuk dizgesinin korunmasından yanadır.”
Kaan Turhan, canımızı yakan her alan ve konuda, özelleştirme, kamu yatırımlarının yağmalanması, bankacılık, çevre, siyanürle altın arama, Hasankeyf gibi tarihsel kalıtların sular altında bırakılması gibi usunuza gelecek her sorunda, uzmanlarına, belgelere dayanarak anımsatmalar yapıyor; çıldırmış sömürücülerin amansız saldırıları ve onların yerli ortakları karşısında güzelim yurdumuzu, canımızı nasıl koruyabileceğimizi düşünüp çözüm bulabilmemiz için hepimize çağrıda bulunuyor.
Titreyip kendimize dönebildiğimiz zaman uygulayacağımız örnek içinse, sevgili Atatürk’ün, çorak Ankara’da, şimdi hırsla talan edilen, adını verdiği çiftliği kurarken uyguladığı yöntemi anımsatıyor:
“Çiftliğin, insan, bitki ve hayvanlarının gereksineceği suyu karşılamak üzere, üretimliğin elverişli yerlerine birer küçük Van Gölü, Marmara Denizi, Karadeniz oturtmuş:”
İnsan kimin için, ne yapmak istediğini biliyorsa, işte böyle en doğal, en gösterişsiz, en kestirme yoldan çözümünü de yaratıyor.
Dünyanın bütün öbür soylu halkları gibi, Türk halkı da, Orta Asya’dan dünyanın dört bir yanına düzen, uyum, uygarlık götürmeye başladığı günden beri, bunu eksiksiz biliyordu; yukarıda andığım belgeselde Mustafa Kemâl Atatürk’ün, giderini cebinden karşılayarak daha Sivas’ta çıkarmaya başladığı Ulusal Egemenlik gazetesinde bıkıp usanmadan yinelediği gibi, insanlığın biricik amansız düşmanı anamalcılık, ve onun kaçınılmaz türevi buyuruculuktur; bütün ezilenler el ele verip bu mikrobu yok etmedikçe, kimseye rahat, erinç, mutluluk yok!
18 Ekim 2006 Çarşamba
NÂZIM’IN HAVANASI
José Marti Küba Dostluk Derneği, Avrupa’daki bütün Küba Dostluk Dernekleri’nin katılacağı bir toplantı düzenledi; 6 Ekim akşamı, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde konukları ağırlamak üzere toplanıldı. Emine Tahsin’in kısa konuşmasından sonra, Küba Halklarla Dostluk Enstitüsü Başkanı, milletvekili Sergio Corrieri de birkaç söz söyledi.
Ardından, bir film izledik; Dostluk Derneği üyelerinden bir küme gençkızımız Himalaya’ya tırmanmış geçen yıl; ve giderken yanlarında bir Küba bayrağı götürmüş, onu dağın doruğuna dikmişler. İçlerinden üçü, Burçak Özoğlu Poçan, Eylem Elif Maviş, Meltem Çolak, filmden sonra, dorukta çekilmiş fotoğrafı, Küba Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal’ın da çağrıldığı sahnede Sergio Corrieri’ye sundular.
Sonra, NHKM Sinegöz kolunda çalışan Çağrı Kınıkoğlu’nun yönetiminde, Mart 2005’te JMKD’nin “Küba İle Dayanışma Haftası” için hazırlanmış “Havana Röportajı”nı izledik. Filmin kurgusunu Mustafa Temretaş, Ayhan Genç, Tümay Şahin ve Çağrı yapmışlar.
Adından anlaşılacağı üzere, Nâzım’ın unutulmaz şiirinden yola çıkmış; Küba’dan elde ettikleri belgesel görüntüleri şiiri görüntülerle canlandırmakta, dolayısıyla Küba Devrimi’ni en çarpıcı biçimde özetlemekte kullanmışlar.
Doğrusu, son yıllarda, içeriğin, görüntünün, sesin, kurgunun bu kadar kusursuz birbirini tamamladığı belgesel görmemiştik.
Fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı
Fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56’nın Kasımında
Fidel de içlerinde 150 kişiydiler Aralığında 56’nın
Fidel de içlerinde 500 kişiydiler Şubatında 57’nin
Fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular Fidel de içlerinde
Fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular yıktılar Batista’yı 959’un Ocağında ve 50 binlik orduyu ve şekerkamışı milyonerlerini yerlisini de Yankisini de ve tütün ve kahve milyonerlerinin yerlisini de Yankisini de ve kışlaları ve önlerinde cesetler çürüyen karakolları ve eroin toptancılarını ve kumarhaneleri ve Birleşik Amerika Devletleri Büyükelçisini ve Birleşik Amerika Devletleri hava deniz ve kara kuvvetlerini ve Birleşik Amerika Devletleri dolarını ve Küba’nın havasında ağır çiçek kokularına karışık leş kokusu dağıldı yani Birleşik Amerika Devletleri kokusu.
Havana’ya yaklaşıyoruz dedi hostes
Palmiyeler palmiyeler diye haykırdı birisi
anne anne diye haykırıyor sandım
Küba bale takımı lumbuzların camlarında kocaman
Kelebekler gibi çırpınıyor
tümü on sekiz saatlik bir uçuştan sonra toprağa betona
değil aydınlığa inip konduk
aydınlığın içinde gördüm onları aydınlıkta sarmaş dolaş
üç kişiydiler iki erkek bir kadın
biri sakallı
gençtiler
hangisi ak hangisi melez hangisi kara seçemedim
sakallısı ak mı kara mı melez mi seçemedim
seçemedim kadın kara mıydı ak mıydı melez miydi
gözleri birbirine öylesine benziyordu ki her şeyleri de
öylesine gözlerindeki derilerinin renklerini birbirinden
ayırt etmek olmuyor
zaten bu eritip dağıtan yuğurup yaratan güneşte kanlar ve
deriler birbirine karışmış türküler ve oyunlar gibi…
Evet, biz de Küba’ya gittiğimizde aynı inanılmaz eritilmeyi görmüş, havalara uçmuştuk. Yaşasın yalansız talansız bir toplum yaratıp insan kardeşlerine armağan edenler! Yaşasın bunu o şiirsel belgeselde bize yeniden tattıranlar!
Ardından, bir film izledik; Dostluk Derneği üyelerinden bir küme gençkızımız Himalaya’ya tırmanmış geçen yıl; ve giderken yanlarında bir Küba bayrağı götürmüş, onu dağın doruğuna dikmişler. İçlerinden üçü, Burçak Özoğlu Poçan, Eylem Elif Maviş, Meltem Çolak, filmden sonra, dorukta çekilmiş fotoğrafı, Küba Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal’ın da çağrıldığı sahnede Sergio Corrieri’ye sundular.
Sonra, NHKM Sinegöz kolunda çalışan Çağrı Kınıkoğlu’nun yönetiminde, Mart 2005’te JMKD’nin “Küba İle Dayanışma Haftası” için hazırlanmış “Havana Röportajı”nı izledik. Filmin kurgusunu Mustafa Temretaş, Ayhan Genç, Tümay Şahin ve Çağrı yapmışlar.
Adından anlaşılacağı üzere, Nâzım’ın unutulmaz şiirinden yola çıkmış; Küba’dan elde ettikleri belgesel görüntüleri şiiri görüntülerle canlandırmakta, dolayısıyla Küba Devrimi’ni en çarpıcı biçimde özetlemekte kullanmışlar.
Doğrusu, son yıllarda, içeriğin, görüntünün, sesin, kurgunun bu kadar kusursuz birbirini tamamladığı belgesel görmemiştik.
Fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı
Fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56’nın Kasımında
Fidel de içlerinde 150 kişiydiler Aralığında 56’nın
Fidel de içlerinde 500 kişiydiler Şubatında 57’nin
Fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular Fidel de içlerinde
Fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular yıktılar Batista’yı 959’un Ocağında ve 50 binlik orduyu ve şekerkamışı milyonerlerini yerlisini de Yankisini de ve tütün ve kahve milyonerlerinin yerlisini de Yankisini de ve kışlaları ve önlerinde cesetler çürüyen karakolları ve eroin toptancılarını ve kumarhaneleri ve Birleşik Amerika Devletleri Büyükelçisini ve Birleşik Amerika Devletleri hava deniz ve kara kuvvetlerini ve Birleşik Amerika Devletleri dolarını ve Küba’nın havasında ağır çiçek kokularına karışık leş kokusu dağıldı yani Birleşik Amerika Devletleri kokusu.
Havana’ya yaklaşıyoruz dedi hostes
Palmiyeler palmiyeler diye haykırdı birisi
anne anne diye haykırıyor sandım
Küba bale takımı lumbuzların camlarında kocaman
Kelebekler gibi çırpınıyor
tümü on sekiz saatlik bir uçuştan sonra toprağa betona
değil aydınlığa inip konduk
aydınlığın içinde gördüm onları aydınlıkta sarmaş dolaş
üç kişiydiler iki erkek bir kadın
biri sakallı
gençtiler
hangisi ak hangisi melez hangisi kara seçemedim
sakallısı ak mı kara mı melez mi seçemedim
seçemedim kadın kara mıydı ak mıydı melez miydi
gözleri birbirine öylesine benziyordu ki her şeyleri de
öylesine gözlerindeki derilerinin renklerini birbirinden
ayırt etmek olmuyor
zaten bu eritip dağıtan yuğurup yaratan güneşte kanlar ve
deriler birbirine karışmış türküler ve oyunlar gibi…
Evet, biz de Küba’ya gittiğimizde aynı inanılmaz eritilmeyi görmüş, havalara uçmuştuk. Yaşasın yalansız talansız bir toplum yaratıp insan kardeşlerine armağan edenler! Yaşasın bunu o şiirsel belgeselde bize yeniden tattıranlar!
15 Ekim 2006 Pazar
“AB: TABUTA ÇAKILAN SON ÇİVİ”
AsyaŞafak yayınları, sevgili dostum Yılmaz Dikbaş’ın tam 756 sayfalakı son kitabını Kitap Fuarı’na yetiştirebildi: AB: Tabuta Çakılan Son Çivi.
Kestirebileceğiniz üzere, buradaki tabut güzelim yurdumuzun içine tıkılacağı sanduka; ölü gömücüler, kimilerimizin büyük bir aymazlıkla, kimilerimizin de paralı uşak olarak kulağımızın dibinde “uygarlığın beşiği, hattâ ta kendisi” olduğunu” söyleyegeldikleri Batı, Avrupa, Amerika.
Yılmaz Dikbaş, bütün erdemlerin başı, toplamı saydığım tutarlılıkla, Hint fakirlerinin yılan oynatırken çaldıkları zurnanın yerini tutan bu büyüleyici şarkıyı bütün ayrıntılarıyla bir kez daha gözler önüne seriyor bu ayrıntılı çalışmasında.
Tabutumuzun dört köşesine çakılan dört ana çiviyi şöyle sıralıyor: İlk Çivi, İMF.
Oysa dünyamızın en büyük para babalarından Mayer Amschel Rothschild açıkça söylemiş: “Bir ulusun parasının denetimini bana verin, orada yasaları kimin çıkardığı umurumda bile olmaz!”
Dünya Bankası başuzmanlarından, Bill Clinton’ın danışmanı, 2001 yılında Nobel Ekonomi Ödülü verilmiş, Prof.Dr. Joseph Stiglitz açıkça dile getirmiş: “İMF ve yandaşı kuruluşlar, borç verdikleri ülkelerin çıkarlarını gözetmezler. Onlar, varlıklı ülkelerdeki kuruluşların tecimsel ve parasal çıkarlarını kollar.”
İkinci çivi, özelleştirme. Bu sihirli sözcük, güzelim yurdumuzda, Atatürk devrimleriyle oluşturulmuş bütün büyük üretim kurumlarının, bankaların, doğal kaynakların göz göre göre talan edilişini örtüyor.
Üçüncü çivi, Gümrük Birliği. “Büyük bir pazara katılıyoruz” diye hepimize yutturulan bu çivi, aslında, başka bir uyarıcının, Erol Manisalı’nın deyişiyle, sözün gerçek anlamında “Sivil Darbe”.
Son çivi, Avrupa Birliği
Kitapta bütün ayrıntılarıyla okuyacaksınız, bu çivilerden en önemlisini, Gümrük Birliği Çivisi’ni, Atamızın kurduğu partinin iki ünlü yöneticisine imzalatıyor yılan oynatıcısı Batılılar 6 Mart ve 13 Aralık 1995’te.
Zavallı halkımın Çoban adını taktığı bir siyasetçinin: “Bu gelişme, Türkiye-Avrupa ilişkilerinde tarihsel bir aşamadır. Zenginlik denizine dalıyoruz” demesi onun uşaklık çizgisine uygundur.
Ama bayrağında Cumhuriyetimizin 6 temelini taşıyan bir partinin o gün Dışişleri Bakanı, bugün başkanı olan birinin şu sözlerine ne diyelim: “Türkiye’de hiçbir siyasal bunalı, Gümrük Birliği’ne girişimizi engelleyemez!”
Yılmaz Dikbaş, bu güzel yapıtının başına Atamızın aslında gerek bizim, gerek bütün sömürülenlerin Anayasalarının ilk sayfasına oturtulması gereken şu sözlerini almış:
“Temel ilke, Türk Ulusunun onurlu, şerefli yaşamasıdır. Buysa, ancak tam bağımsızlıkla sağlanır. Ne denli varlıklı ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde, uşaklığın dışında bir yer edinemez. Yabancı bir devletin güdümüne girmeyi istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü, uyuşukluğu açıkça kabul etmek demektir. Gerçekten bu kadar alçalmamış olanların, bile bile yabancı denetim ve yönetimine girmeleri düşünülemez bile.
Oysa Türkün onur ve yetenekleri çok yüksektir, çok büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşayacağına, yok olsun çok daha iyidir!
Öyleyse, ya bağımsızlık, ya ölüm!”
Biliyorsunuz, bu aşağılık Batılılar, her zaman hem yapar eder, hem açıkça dile getirirler; bakın ne buyurmuş Lord Pearson:
“Egemenlik, kızoğlan kızlık gibidir, ya kızsınızdır ya da değil!”
Egemenliğimizi, bağımsızlığımızı geri almak istiyorsanız, hemen edinin Yılmaz Dikbaş’ın bu pırlantasını; okuyun, sivil-asker her satılmamışa okutun.
Cumhuriyet, 15 Kasım 2006
Kestirebileceğiniz üzere, buradaki tabut güzelim yurdumuzun içine tıkılacağı sanduka; ölü gömücüler, kimilerimizin büyük bir aymazlıkla, kimilerimizin de paralı uşak olarak kulağımızın dibinde “uygarlığın beşiği, hattâ ta kendisi” olduğunu” söyleyegeldikleri Batı, Avrupa, Amerika.
Yılmaz Dikbaş, bütün erdemlerin başı, toplamı saydığım tutarlılıkla, Hint fakirlerinin yılan oynatırken çaldıkları zurnanın yerini tutan bu büyüleyici şarkıyı bütün ayrıntılarıyla bir kez daha gözler önüne seriyor bu ayrıntılı çalışmasında.
Tabutumuzun dört köşesine çakılan dört ana çiviyi şöyle sıralıyor: İlk Çivi, İMF.
Oysa dünyamızın en büyük para babalarından Mayer Amschel Rothschild açıkça söylemiş: “Bir ulusun parasının denetimini bana verin, orada yasaları kimin çıkardığı umurumda bile olmaz!”
Dünya Bankası başuzmanlarından, Bill Clinton’ın danışmanı, 2001 yılında Nobel Ekonomi Ödülü verilmiş, Prof.Dr. Joseph Stiglitz açıkça dile getirmiş: “İMF ve yandaşı kuruluşlar, borç verdikleri ülkelerin çıkarlarını gözetmezler. Onlar, varlıklı ülkelerdeki kuruluşların tecimsel ve parasal çıkarlarını kollar.”
İkinci çivi, özelleştirme. Bu sihirli sözcük, güzelim yurdumuzda, Atatürk devrimleriyle oluşturulmuş bütün büyük üretim kurumlarının, bankaların, doğal kaynakların göz göre göre talan edilişini örtüyor.
Üçüncü çivi, Gümrük Birliği. “Büyük bir pazara katılıyoruz” diye hepimize yutturulan bu çivi, aslında, başka bir uyarıcının, Erol Manisalı’nın deyişiyle, sözün gerçek anlamında “Sivil Darbe”.
Son çivi, Avrupa Birliği
Kitapta bütün ayrıntılarıyla okuyacaksınız, bu çivilerden en önemlisini, Gümrük Birliği Çivisi’ni, Atamızın kurduğu partinin iki ünlü yöneticisine imzalatıyor yılan oynatıcısı Batılılar 6 Mart ve 13 Aralık 1995’te.
Zavallı halkımın Çoban adını taktığı bir siyasetçinin: “Bu gelişme, Türkiye-Avrupa ilişkilerinde tarihsel bir aşamadır. Zenginlik denizine dalıyoruz” demesi onun uşaklık çizgisine uygundur.
Ama bayrağında Cumhuriyetimizin 6 temelini taşıyan bir partinin o gün Dışişleri Bakanı, bugün başkanı olan birinin şu sözlerine ne diyelim: “Türkiye’de hiçbir siyasal bunalı, Gümrük Birliği’ne girişimizi engelleyemez!”
Yılmaz Dikbaş, bu güzel yapıtının başına Atamızın aslında gerek bizim, gerek bütün sömürülenlerin Anayasalarının ilk sayfasına oturtulması gereken şu sözlerini almış:
“Temel ilke, Türk Ulusunun onurlu, şerefli yaşamasıdır. Buysa, ancak tam bağımsızlıkla sağlanır. Ne denli varlıklı ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde, uşaklığın dışında bir yer edinemez. Yabancı bir devletin güdümüne girmeyi istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü, uyuşukluğu açıkça kabul etmek demektir. Gerçekten bu kadar alçalmamış olanların, bile bile yabancı denetim ve yönetimine girmeleri düşünülemez bile.
Oysa Türkün onur ve yetenekleri çok yüksektir, çok büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşayacağına, yok olsun çok daha iyidir!
Öyleyse, ya bağımsızlık, ya ölüm!”
Biliyorsunuz, bu aşağılık Batılılar, her zaman hem yapar eder, hem açıkça dile getirirler; bakın ne buyurmuş Lord Pearson:
“Egemenlik, kızoğlan kızlık gibidir, ya kızsınızdır ya da değil!”
Egemenliğimizi, bağımsızlığımızı geri almak istiyorsanız, hemen edinin Yılmaz Dikbaş’ın bu pırlantasını; okuyun, sivil-asker her satılmamışa okutun.
Cumhuriyet, 15 Kasım 2006
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
