1 Haziran 2006 Perşembe

BATILININ GERÇEK YÜZÜ


                                                   


            Yaklaşık 10 000 yıllık kandırmaca, uyutmacadan sonra, ancak şimdi, can gözünü açık tutmayı başarabilenler görüyorlar hepimize “uygarlık” diye yutturulanın ne büyük bir yalan olduğunu.
            Kimi filmler bunun çok çarpıcı örnekleri; bunlardan birini, ABD’nin kuyruğuna takılıp bütün dünyayı kana bulayan İngilizlerden geldi. Michael Winterbottomla Mat Whitecross’un  Guantanamo Yolu. İngiltere’de okuyan Pakistanlı bir delikanlı, evlenmek üzere ülkesine dönüyor; arkadaşlarıyla, düğün öncesi, komşu Afganistan’a geçip dolaşmak istiyor. Oysa orada, dünyalı kardeşlerine 1917’den beri toplumcu olduğu masalını anlatan, ne yazık ki en az ABD ya da AB kadar buyurucu, sömürücü olan Rus merkezli S.S.C.B.’nin tanklarının ardından ortalığı kaplayan ikili bir fırtına esmekte, Talibanla Batılılar çarpışmaktadır. Gençlerin sağ kalanları yakapaça ünlü Küba toplama kampına, Guantanamo’ya götürülür; sorgular, işkenceler, hep  insan hakları, yıldırmayı önleme  adına.
            İşkenceli soğrulama sahneleri çok çarpıcı elbet; ama filmin öyküsünü yazıp çekenler, gerçekte yapılanların sanırım silik benzerleri olan bunların yerine, alıcıyı Afganistan, Pakistan sokaklarında dolaştırmayı sürdürselerdi yeterdi:  insana yakıştırılan erdemlerin hepsinden yoksun Batılı sömürgenlerin yüzlerce, binlerce yıldır dünyaya, insanlara neler yaptıklarını görüp anlayabilirdi can gözleri körelmemiş olanlar! O yoksul, bilgisiz, hoyrat, gözünü kırpmadan birbirini kesmeye hazır kılınmış erkek yığınları tasarlanabilecek bütün karabasanlardan daha ürkütücü çünkü.
            Bu dediğimin doğrulaması, Darwin’in Karabasanı’ndan geliverdi. Bu film geçen Film Şenliği’nde gösterilmiş, ardından NTV de oynatmış, ama biz ikisini de kaçırmışız; sağolsun, sevgili dostum Hasan Özay iletişim ağından indirip verdi, izledim.
            Yine şu uygar (!) Avrupalı karşımızda: yüzlerce yıldır gözünü kırpmadan sürdürdüğü acımasız oyunun bir parçası olarak Afrika’ya, Victoria Gölü kıyısına gelmişler; göl bin bir balıkla dolu, yöre halkı hem tarımla, hem bu balıklarla gül gibi yaşayıp gidiyor. Ama bu alçaklar buna izin verir mi? şeytanların bile aklına gelmeyeni düşünüp yürürlüğe koyar: Nil Nehri’nde yaşayan iri, yırtıcı balığı getirip güzelim Victoria Gölü’ne bırakır; canavar kısa sürede bütün öbür türleri tüketir. Kalan iri balıklar gölün de çevresinde yaşayanların da  karabasanı  olup çıkar: her yerde olduğu gibi, katil Batılı can alma işini aracılara, Hintli gözü dönmüş işadamlarına (?) yaptırır. Gecekondu mahallelerine tıkılmış insancıklar o beyaz etli iri balıkları bulanık sularda avlar, getirip hastanedeymiş gibi beyaz giysilerle maskelerle çalışan kölelerin önüne bırakırlar. Kılçıklar kafalar kesilip alınır, geriye kalan kocaman beyaz et dilimleri buzlanıp kutulanır, eski bir İlyuşinle Avrupa Birliği’nin bir avuç azınlığına gönderilir.
            Ve tamamlanan ölüm çemberine bakın: İlyuşini, bir süre önce Afganistan’da insanların tepesine bomba yağdıran Ukraynalı pilotlar kullanmaktadır. Filmin sonlarında, yaptıklarını anlatırken, nicedir göremediği kendi çocuklarını, gözünün önünde aids’den ölüp giden güzelim Afrikalı çocukları düşünüp gözü yaşaran Ukraynalı ile arkadaşları, Avrupa’nın bol ışıklı, gösterişli kentlerinden o lezzetli balık dilimlerini almaya gelirken boş gelemez elbet: Afrika’da birbirine kırdırılan uluslara, kavimlere o kusursuz Kalaşnikofları getirir.
            Kendi toprağını ekemeyen, kendi balığını tutup yiyemeyen Afrikalıya ne kalmıştır dersiniz? Balıkhaneden kamyonlarla getirilen balık kafalarıyla kılçıklarını alıp kavuran, sonra o aç, açık, çaresiz yığınlara parayla satan açgözlülere para kazandıran, hani şu ünlü Potemkin Zırhlısı’ndaki kokuşmuş etlere taş çıkartan kurtlu artıklar!
            Avrupalı hanımlarla beylere o kılçıksız balıkları hazırlayanların sığındıkları adayı, ev saydıkları döküntüleri, bu kurtlu artıkları kapışmalarını  24 saat aralıksız göstermeli bütün dünya televizyonları:  uygar Avrupalının, Amerikalının çirkin yüzünü unutmamacasına görmeye razı olur belki o zaman bütün dünyanın sömürülen, ezilen, kıyılan yığınları!
            Bu iç karartıcı, çıldırtıcı filmlerden sonra, sağaltım soylu, onurlu, sevgi dolu bir Türk’ten geldi: onca televole kanalı arasına girmeyi başarabilmiş birkaç dürüst kanaldan biri olan ART-Avrasya, bir akşam, Mustafa Yıldırım’ı canlı yayınına konut etti.
            Sivil Örümceğin Ağında’yı alıp okumuştuk; yurdun çeşitli köşelerindeki CUMOK toplantılarına katılıp insan kardeşlerini uyandırıp aydınlatmaya çalıştığını biliyordum, ama henüz yüzünü görüp sesini duymamıştım Mustafa Yıldırım’ın. Meğer sevgili mimar dostum Metin Aydoğan gibi, o da somut bilimden, mühendislikten geçmiş yazıya, kitaba. Çok da iyi etmiş: Welhelm Reich’ı,  Henri Laborit’yi, François Jacob’u tanıyıp okuyalı beri, matematik, doğabilim, dirimbilim, kimya gibi temel bilimleri bilmeden yazınsal yapıt vermeye kalkışılmasını düpedüz soykırım sayıyorum çünkü. Öyle soyut özgürlük, ruh, bilinçaltı bilinçüstü gibi sözcük ve kavramlarla yeterince kandırılıp sömürüldü, kıyılıp harcandı insanlar.
            Mustafa Yıldırım, somut bilim ve bilgiye dayanan bütün insanlar gibi ayağı yerde, tutarlı bir kişi; dolayısıyla, günümüzde dünyanın ve yurdumuzun sürüklendiği koşullarda, yaşananların, yaşanacakların neden ve sonuçlarını çok iyi görüyor. O söyleşide, son kitabı 58 Gün ile önceki yapıtı Ulus Dağı’na Düşen Ateş’i el aldı konuşmacı hanımla.
            Bugün dünya tarihi de, ülkemizinki de yalan dolanla, çarpıtmayla, kısacası sömürünün sürebilmesi için ataerkil anamalcı düzenin kör çıkarlarını savunan masallarla dolu; sevgili Mustafa Yıldırım bu mantığı kavradığı için, şu anda Irak’ta sürdürülen kıyımla ilk Haçlı Seferleri arasındaki bağı açık seçik görebilmiş; 58 Gün’de, yüzlerce yıldır Ortadoğu’nun verimli kaynaklarına göz dikmiş canavar Avrupalıların 1918’de, Osmanlı Devleti’ni parçalayıp yutmak üzere giriştikleri amansız saldırıyı; bütün birey ve kurumların sapır sapır döküldüğü, birer birer teslim olduğu günlerde, adaşının, Mustafa Kemâl’in hâlâ oluk oluk kanın akıtıldığı Filistin’de başlayıp Toroslar’a dek uzanan direniş ve savaşını anlatmış.
            Osmanlının,  padişahıyla, bütün ünlü paşalarıyla, üstelik Mustafa Kemâl’in Çanakkale’de yendiği İngilizlere teslim olduğu günlerde, 7. Ordu’nun, Filistin’de, Halep’te kendini beğenmiş eşkiyaya nasıl bir ders verdiğini öğrenmek; paylaşım savaşının bugünkü aşamasında onca uygarlığı yaratıp yaşatmış Anadolu halkının, 1919’daki gibi, başta bütün ezilenler, istemeseler de, ezenleri bile kurtarmak üzere nasıl bir savaşıma hazır olması gerektiğini anımsayıp gereğini yerine getirmek istiyorsanız, hemen alın 58 Gün  ile Ulus Dağı’na Düşen Ateş’i.
            Bir ara dergisine katkıda bulunduğum, nicedir haber alamadığım F.Nisa  Kadıbeşegil, Hüseyin Alemdar’la, Yabancı Kalemlerden Seçkiler’i yollamış. Sevdiği, beğendiği yazarlardan şiirler, öyküler, denemeler çevirip bastırmış. Bulup edinebilirseniz, şu hır gür arasında değişik bir tat alırsınız.
            Onun gibi, İngilizce öğretmenliğinden gelen başka bir dostum, Evin Okçuoğlu da, çocuklarla gençler için sıcacık, sevecen öyküler yazmış; Sakın Kızma Anne’yi  ATP Yayınevi, Genç Kitaplar dizisinde basmış; kapağını da ortak dostumuz ressam Hatice Nalbant  yapmış.
            Ali Arslan’ın Küçük Umutlar adlı öyküleriniyse Berfin Yayınları basmış.
            Şimdilerde hemen herkes sanat, ulusal sanat nasıl olmalı, ne yazılmalı, nasıl yazılmalı? diye sorup duruyor, söylevlerin ardı arkası kesilmiyor. Her şey görece ya, bana göre bir film, öykü, roman işte şunun gibi yazılmalı, bunu anlatmalı bugün, eğer yaratıcı kendini ve bizi kandırmak istemiyorsa. Alıntı 58 Gün’den:
           
            “Yurdumda vursalar da duymaz olan insanlara, Leyla’nın kuşkanadı gibi yukarı kalkmış kollarını göstersem uyanırlar mı? Elimi cebime attım. Hayır,  olama! Fotoğraf yok! İskenderun limanında yabancı subay ve askerleri yere yatıran binbaşının haberini veren gazete kesiği de yok.
            “Kahretsin!” diyerek kendimi attım sokaklara. Beynim bir soru kovanı sanki. Ben neresinden toparlayacağım bu gecikmiş kitap dosyasını? Pakistanlı Remzi’yi nasıl bulacağım seksen beş yıl geriye gidip? O kör karanlık, onu da, beni de yutmayacak mı?
            Sorulardan yorgun düşmüş ve bir ağıcın dibine oturmuştum ki, birden onu gördüm. Bastonunu iki yana açtığı dizlerinin ortasında yere dayamış, çenesi bastonu tutan elinin üstünde, bana bakıyor. Pamuk gibi derler ya, işte öylesine sarı-beyaz bir yüz ve yaşlanmaya isyan eden mavi ışıltılı gözler. Seksenden az olamaz yaşı, ama neden gülümsüyor? Beni tanıyor mu? İçimdeki soruları nasıl duydu?
            Birden seslendi:
            “Üzülme! Sevdanın iyisi zor elde edilir. Gözden ırak olduğunda anlaşılır sevda olup olmadığı.”
            “Ey benim efendim! Ben sevdadan caydım. Kalemimin ucu kırıldı, yüreğimde iyi ne varsa dibe  çöktü. Mısır’a gidip Seydi Beşir esir kampına girmeliydim. Daha sonra Gazze’ye geçmeli ve Filistin topraklarında gece yürümeli, Tulkerim’e ulaşmalı, oradan da Nablus’taki Tukan şatosuna varmalı, Kumandan Mustafa Kemâl’e son saldırıyı haber vermeliydim.”
            Bir an durakladım. Alnımdan terler akıyordu. Gözlerim yanıyordu. Başımı önüme eğdim. Sesim boğuklaşıyordu:
            “Nablus’ta Samarit kızı Asu’yu bulup ‘Haydi durma koş! Selanikli Recep’i bul ve Şeria nehrini bu gece geçin! Yoksa size kıyacaklar!’ demeliydim.
            Gözlerini kıstı, acır gibi baktı bana:
            “Yapamazsın!”
            “Neden?”
            “Sen daha dün, Cenin’de o küçük kızın ağlamasına engel olamadın! Felluceli Leyla’yı kucaklayıp şahinlerin pençesinden kurtaramadın!”
            İyi ama… Eşkiyayı durdurmalıyız. Baksanıza yine geliyorlar.”
            “Sakin ol! Ver şu dosyanı bana!”
            Sayfaları karıştırmaya başladı. Arada bir “Hımmm” diyor başını iki yana sallıyordu. Bir süre sonra kalın dosyayı yanındaki taşın üstüne koydu; bastonunu yere vurdu, öteki elini dizine dayayıp doğruldu:
            “Ben de gençliğimde oralardan geçtim.”
            “Ben yalnız gitmelere alışık değilim. Islak yeşil gözleri…”
            Duymazdan geldi; akkavakların arasında uzanan dar yolda, sağ ayağını hafiften sürüyerek, kısa adımlarla yürümeye başladı. Başını bile çevirmeden “Gel” dedi, “Huzuru öldürülmüş topraklarda, gözyaşları dinmeyen çocukları görüp dururken, aradığın sevdayı bulamazsın. Sevdanı ancak karanlığın içinden geçerken sınayabilirsin. Yalnızlık içinde çırpındığın anda, o ıslak yeşil gözlü dediğin her kimse, onu yanında bulabilirsen, işte o zaman sevda da sevdaya benzer.”
            “Belki de haklısınız.”
            “Ortadoğu’daki kopuş, tarihin yazacağı en acı kopuştur. Bunu görmeyenler kendilerini Ege’nin lacivert sularında avuturlar ve yeni kılıklara bürünmüş eşkiyaya bilip bilmeden ortak olurlar.”
            “Ben de bunu duyumsuyorum, ama sonuçta bir savaş işte!”
            “Gerçekler büyük kalabalıkların yaşadıklarıyla sınırlı değildir. Şimdiki istilayı anlayabilmek için Nablus’tan Şeria ırmağına, oradan Acun dağlarına, daha sonra da Lübnan dağlarına uzanmalı ve soluğu Toroslar’da almalısın!”
            Durakladıktan sonra gözlerini gözlerime dikti:
            “Bu da yetmez!”
            “Ya ne?”
            “Önce Mısır sahillerine varmalı ve Seyid Beşir esir kampına girmelisin. 58 günde, üç dört yılı değil, bin yılı yürümelisin,”
            “Ya ıslak yeşil gözlü?”
            Sözümü kesti ve içtenliğimi anlamak istercesine gözlerimin içine baktı.
            “Sen benimle bin yıl yürümeyi başarırsan ve o seni gerçekten sevdiyse, dediğim gibi; o seni karanlıklar içinde bırakmayacak, ırmağın kıyısında bekliyor olacak! Yeter ki sen geç kalma.”
            “Ya İskenderun limanındakiler?”
            “Yolumuzun sonunda onları da göreceksin…”
            “Irmağın karanlığını nasıl geçeceğiz?”
            Olduğu yerde durdu. Kamburunu düzeltmeye çabalayarak başını kaldırdı, gittikçe kararan göğe baktı ve “Karanlığı yakarak!” dedi.
            Gözlerimi yumdum; derin bir soluk alıp içimden haykırdım:
            “Karanlığı yakmalı!”
            Yaşlı Bilge Adam bastonunu sağa doğru uzattı:
            “İstenderiye’ye bu yandan gideceğiz ve esirleri kampa götüren kamyona yetişeceğiz; haydi yürü bakalım.”
            Uzanıp mürekkepli kalemi  aldım ve Ortadoğu’daki son saldırı karşısında uyanmayanları uyandırma kararlılığıyla yeniden yazmaya başladım…”

                                                                                              Berfin/Bahar. S. 100, Haziran 2006.
           
   

31 Mayıs 2006 Çarşamba

FİDEL’İN MUTLU ÇOCUKLARI

Sevil artık gezmeye başlayalım, dedi; oturup gitmek istediğimiz yerleri sıraladık, Küba ağır bastı. Bunun üzerine, birkaç girişimde bulunduk; ikisi sonuç vermedi, özel bir gezi kuruluşuyla gitmeyi kararlaştırdık, ve Sevil, Nilgün, ben uçağa atladık.
Daha önce Küba’yla ilgili bütün haberleri yakından izlemiş, Oliver Stone’un Castro’yla ilgili iki filmini ve Bânu Avar’ın Küba Belgeseli’ni görmüştük; yine de büyük merak içindeydik, göreceklerimiz umutlarımızı kıracak mıydı yoksa bizi sevindirecek mi?
Doğrusu, uzun bir yolculuktan sonra Havana’ya indiğimizde, daha ilk izlenim son derece olumluydu: Havaalanındaki bütün görevliler, kadınlı erkekli, güleçti . Pasaportlarımıza küçük kulübeciklere oturmuş özenli, bakımlı, güleryüzlü kızlar baktı.
Gezi kılavuzumuz da onlar kadar güleryüzlü, tatlı dilliydi: Tülin Uğurlu. Kapıda bizi yerli kılavuzumuz Joel karşıladı; havalandırmalı otobüsümüzle kalacağımız konukevine gittik. Bu işe ayrılmış özel bölgedeki konukevimizin açılışını Fidel’in kardeşi Raoul Castro yapmıştı. Odamım alabildiğine geniş, temiz, serindi. Konukevinin giriş katında şırıl şırıl akan bir su, arkasında kocaman bir havuz. Öbür yakada, yan yana sıralanmış çeşitli özel lokantalar; hepsinde kızlı oğlanlı pırıl pırıl gençler, herkesin yüzü gülüyor, her fırsatta şarkılar mırıldanıyor, dans etmeye başlıyorlar.
İlk gün Havana’yı geziyoruz, belli başlı yerleri, Hemingway’in içki içtiği barları, Devrim Alanı’nı dolaşıyoruz.
Bir ara bir parktan geçiyoruz, ilk köşede tertemiz kırmızı etekler, beyaz gömlekler giymiş kızlar bez bir topla gürültü etmeden oynuyorlar; az ileride, sıcak taşlara oturmuş iki küçük çocuk, yapraklarla oynuyor; biraz sağında başka bir küme başka bir oyuna dalmış. Bağırıp çağırma, itişip kakışma yok.
9 Yıllık temel eğitim, bütün öbür temel gereksinmeler gibi, parasız; ilkokul çocuklarının kırmızı etek pantalonları, ortada tütün rengi etek pantalona bırakıyor yerini; liselilerinki daha koyu renk. Bütün bu öğrenciler, günün her saatinde, kentin cıvıl cıvıl sokaklarında çok sıkı olmayan bir düzen içinde gidip geliyorlar; yine en küçük bir gürültü itişip kakışma yok.
Küba yemyeşil, suyu bol; toprakların %25’i tarıma ayrılmış; bunun da %21’inde sulu tarım yapılıyormuş; konukevindeki sofra Küba’nın bütün ürün zenginliğini önümüze seriyor.
Sokaklar, caddeler, kentler arası yollar düzgün, temiz; araba çok az; dolayısıyla gerçek bir sessiz cennet. Yüzü gülen insanlar, duraklarda, sabırla kamu araçlarını bekliyor.
Küba’da Fidel’in bir tek yontusunu, resmini göremedik; buna karşılık, Devrim Şehidi Che hemen her yerde; ama bizdeki ürün tanıtım panolarının yerini Fidel’in halkına seslenişleri almış: Devrim nereden nereye geldi, bundan sonra nereye gidecek, anlatılıyor sayısız kez. Nilgün bunlardan birini defterine yazdı: Sorumluluk sizde, koruyun!
Yine bizdeki avaz avaz bağıran plak disk satan dükkânların tersine burada her köşede canlı insanlar tek ya da birkaç kişi çalıp söylüyor, çoğu kez oynuyorlar: tadına doyulmaz bir şenlik. Ve hepsinin ceplerinde hazırladıkları diskler var, çalıp söylemeye ara verince, getirip sunuyorlar: yalnız 10 peso. Demek ki herkesin emeği değerlendirilmiş.
Bir akşam, Küba Ulusal Konukevi’nde bir gösteri izledik: binbir renkli giysilerle, danslar ve şarkılarla Küba’da yaşamış, iç içe geçmiş halkların, Yerlilerin, Karaların, İspanyolların tarihi özetlendi.
Fidel Castro, gördüğüm kadarıyla, iki büyük kuramcının, Marx’la Reich’ın tasarladıklarını eksiksiz uygulamış; halkını hem siyasal-parasal, hem cinsel açıdan gerçek bir devrime kavuşturmuş – bunu ne yazık ki Moskova gerçekleştiremedi, şimdi çektiğimiz, daha da çekeceğimiz acılar bundan.
Sağlanan bu genel güvenlik, eşitlik, mutluluk içinde elbet kimi eksikler göze çarpıyor; ama bu güzelim Küba halkının ve başarılı yöneticilerinin değil, bizim de içinde bulunduğumuz savurgan, sorumsuz anamalcı dünyanın kusuru: aynı ülküyü paylaştığını savunan Putin’in neden Küba halkına yardım etmediğini ben anlayamadım, anlayan varsa beni aydınlatsın lütfen.
Sözün kısası, bizde sevgili Atatürk’ün tasarladığı, düşlediği şeyler Küba’da insanların günlük yaşamında; üstelik, onca acıdan sonra, öbür Güney Amerika ülkeleri de Fidel ağabeylerinin, dedelerinin yoluna girmekte. Darısı bütün dünyanın başına!

Cumhuriyet, 31 Mayıs 2006

1 Mayıs 2006 Pazartesi

“GÜNAYDIN AŞK”

Stephen Gaghan’ın “Syriana”sına vakit bulup gidebildiniz mi bilmem? Bu yılın en çarpıcı filmlerinden biriydi. Günümüzün en can alıcı konusu, petrol-siyaset ilişkisi ele alınmıştı; ve bir Amerikalıdan beklenmeyecek ölçüde yansız bir yaklaşımla, büyük uluslar arası kuruluşların, haberalma örgütlerinin, başkanların sultanların nasıl bir öldürücü çark içinde yuvarlanıp gittikleri; herkesin her an birbirinin kuyusunu nasıl kazıp o körolası petrolü çıkarmaya ya da çıkarılmışı ele geçirmeye çalıştığı çok çarpıcı görüntülerle, izlenmesi zaman zaman zor bir kurguyla anlatıldı.
“Günaydın Gece, İyi Şanslar”dan sonra doğrusu bu kadar dürüst bir Amerikan filmi beklemiyordum; oynanan oyunun büyüklüğü, acımasızlığı elbet kanımızı dondurdu; ama şimdi Güney Amerika’da uçveren umudu bütün dünyaya yayabilmenin başka yolu var mı? Önce olup biteni bütün ayrıntılarıyla, açık seçik kavrayalım ki, sonra gereken tepkiyi gösterebilelim, anamalcılık canavarını yere serebilmek için doğru ve kararlı savaşı bulalım.
İşin umut kırıcı bir yanı da, bu gerçekçi filmi bir avuç insan izledik; oysa o anda abidik gubidiklerde kim bilir kaç kişi vardı? Eh, kimilerinin giriştiği gibi, silahı kapıp inanmayanları kurşuna dizmekle de sorunu çözemeyeceğimize göre, küresel bilgi karartması içinde, bakalım bıçak hepimizin kemiğini ne zaman kesecek?
Değerli ustamız Mehmet Başaran, eytişimi daha kapağında özetlemiş yeni kitabını yolladı: “Kuşatılmış Yaşam/ Günaydın Aşk”.
“Cumhuriyet eğitiminin amacı, tam bağımsız, onurlu, yüce bir toplum olarak yaşamayı gerçekleştirmekti. Kurtuluş Savaşı coşkusuyla çalışmalar sürüyordu. Bilimin yol göstericiliğiyle çağdaşlaşacaktık. 2. Dünya Savaşı sona erince, Amerika ile ikili anlaşmalar imzaladık. Koşullu Marshall yardımı başladı. Komünizmle savaşılacaktı. İlk serbest seçimde sağcılar, gericiler başa geçti. Karşıdevrim başladı. 1946’dan beri aymazlık, ihanet kuşatması altındayız…” diyor kitabın arka kapağı. Ve Başaran’ın karanlığa meydan okuyan şiiri:
GÜNAYDIN

Elinde malası çekici kitabı murcu/Kulağının ardında mor kalem/ Günaydın demeye gelmiş dünyaya? Geceyi yırtan alnına dağın/ Taşı delen tohuma/ Can suyuna türkülerin/ Erken öten horozla/ Günaydın demeye insana.

O günaydın dedi mi,/ Gözünü açar karasabanla/ Soluğu kesilmiş evler/ Yönünü bulur karınca/ Birden kapı vurulmuş gibi/ Titrer anaların sesi/ Şaşıran gelinin kirpiklerinde/Işır bir damla sevinç/ Kitaplar buğday kokar.

İç çeken bir kızın yüreğinde/ İlk kez patlayan o al gül gibi/ Onun diline yakışır en çok/ Günaydın sözcüğü/ Silip terli yüzünü yaşamın/ Hünerli elleriyle/ Günaydın yazar her gün yeniden/ Okullara fabrikalara kırlara/ Günaydın özgürlük barış sevgi.

Erdal Atıcı’yı, önceki kitabı Ortacalı Yıllar’dan tanıyorum; bu kez Ürün Yanları’nın bastığı Güvercinler adlı öykülerini gönderdi.
Tuttuğu sağlam yol Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı’ndaki genel yazmanlığından belli olan sevgili Atıcı, bu kitabında da sıradan insanların, emekçilerin yaşamlarından kesitleri duyarlı bir dille anlatmış. Atamızın ve güzelim şehitlerin armağan ettikleri aydınlık yolu canla başla korumaya çalışanlardan biri o da.
Sevgili dostum Canan Ünal, son çalışmalarını Marmara Oteli’nin ayakaltı koridorunda sergiledi; sanata, sanatçıya ayrılan yer bu işte günümüzde. Üstelik onu bulmak bile ayrıcalık sayılıyor.
Demet Yersel bu açıdan daha talihliydi, Kızıltoprak Sanat Galerisi’nde kendine yer bulabilmişti. Demet’çiğim “Kadın Olma Hâlleri” adını verdiği sergide, yaşamın çeşitli kesimlerinden, çeşitli kadınlarımızı yansıtmıştı; duyarlı, içten çalışmalar. O yakada oturanların dışında korkarım pek kimse gidip görememiştir.
Önce Cumhuriyet’in Kitap Eki’nde gördüm sevgili dostum Bekir Yıldız’ın bütün yapıtlarının basıldığını; sonra sağolsun, İskele Yayınları hepsini gönderdi.
Tuğba Yaşar yönetiminde hazırlanmış bu dizi; Bekirciğimin bütün çalışmaları atıldıkları karanlık kuyudan çıkarılmış, günümüz okuruna çok özenli basımlarla sunulmuş. Nasıl sevindim!
Kitaplarının re birinin arkasına bir yazar dostunun kısa yorumu konmuş; böylece hep birlikte kucaklanmış Bekir.
Yargılayan Zaman İçinden’in arka kapağındaysa kendi sözleri var.
“Kitaba neden Yargılayan Zaman İçinden adını verdim? Yazarlığa başladığım ilk yıldan bugüne kadar yazdıklarımı masanın üzerine koydum. Sonra eleştirileri, soruşturmalara verdiğim yanıtları, konuşmaları birbirinden ayırıp okudum. Geçen zaman karşısında yargılamaya çalıştım kendimi. Açıkçası, başım öne düşmedi. Haklı-haksız yazdıklarım olmuştu kuşkusuz. Ama, genelde utanılacak, hesabı verilemeyecek ikiyüzlülük yapmamıştım hayata karşı. Sonunda sevinerek bu yazıların yayımlanmasına karar verdim.”
Burada, benim bir yazarda, bir yorumcuda, yaratıcıda aradığım temel niteliklerin hepsi var: tutarlılık, özü sözü bir olma, özeleştiri.
Dostluğumuz yeterince uzun süremedi ne yazık ki, ama Bekir Yıldız’ı tanımak, onunla aynı kavgada yer almak, ortak kurumlarda buluşup el ele vermek büyük kazançtı.
İskele Yayınları’nı yürekten kutluyorum.
Tuncay Özkan, çok yerinde bir seçimle, geçen akşam anal Türk’te, Atam Egoyan’ın “Ağrı Dağı”nı gösterdi. “Syriana”nın tersine, hiçbir belge ve bilgiye dayanmayan, başta Amerika, 19. Yüzyıl sonundan beri Osmanlı Devleti’ni Avrupa’dan söküp atmaya, hızını alamayıp Anadolu’yu ele geçirmeye, Türkleri geldikleri yere, Orta Asya’ya sürmeye – sanki orada bizi bekleyen bir toprak varmış, orada şimdi yaşayan insan kardeşlerimiz bir gecede buhar olup uçacakmış gibi! – yemin etmiş Batılıların ağızlarındaki önyargı sakızını çiğneyen bir film. Egoyan’ı önceki bir iki filmiyle beğenip sevmiştik; meğer içi hepten boşmuş.
Bir de, yazıp söylediği sözü ezgisi güzel, gerçekçi şarkılara kendimi bildim bileli bayıldığım Charles Aznavour’a çok yazık oldu: ipe sapa gelmez bir öyküde bozuk para gibi harcandı. Film boyunca, buğulu gözlerle, düzmece bir acıyla bakıp gezindi. Demek onun da kafası boşmuş.
Be hey uyurgezerler, hani kendilerine G7 (Gelişmiş ‘ler) diyen alçakların bütün dünyayı sömürmek üzere halkları nasıl birbirine düşürüp kırdırdıklarını; “iki kapalı şu handa” canlı cansız bütün varlıkların geçici olarak şu kılıkta, şurada bulunduklarını hiç mi duymadınız? Ağrı Dağı’nın da, Himalaya’nın da, And Dağları’nın kimsenin malı olmadığını, olamayacağını; doğa kimleri orada oluşturduysa, o varlıkların geçici ömürlerini oralarda tüketip uzaya karışacaklarını kendi başınıza bilemediğinize göre Kızılderili’sinden Alevisi’ne, Şaman’ından Hindusu’na dünyalı kardeşlerinize kulak vermeyi de öğrenemediniz mi?
Paris’te yaşayıp çalışan bir araştırmacı-müzikçi dostum var, Halûk Tarcan; arkadaşlarıyla bu konuda ulaştıkları somut, gerçek bilgileri Fransa’da dile getirmeleri, yayınlamaları olanaksız, ya kodese tıkılırlar ya da sınırdışı edilirler. Onları zaman zaman bana gönderiyor. Egoyan ve benzerleri elbet bu bilgi belgelere inanmaz, inanamaz, buyurgan efendilerinden izin yoktur.
Ama son zamanlarda, aralarında ünlü tarihçilerin de bulunduğu bir küme gerçek Fransız aydını bildiri yayınladılar; Ermeni Soykırımı suçlaması yalandır; bundan dolayı konuşma yasağı koyamayız, insanları zindana tıkamayız, diye. Egoyan’ın gözü kulağı bütün bilinci bunlara da kapalı besbelli.

Ama dediğim gibi, sağolsun Tuncay Özkan bu filmi göstermekle çok yararlı bir iş yaptı, boş bir balonu gözümüzün önünde patlattı.
Sevgili dostum Bennû Yıldırımlar aradı, Şehir Tiyatroları Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ndeki oyununa çağırdı: Jean-Paul Sartre’ın Saygılı Yosma’sı. Oyunu Orhan Veli çevirmiş, Hüseyin Köroğlu sahneye koymuş. Bezemi Barış Dinçel, giysiyi Duygu Türkekul, ışığı Özcan Çelik, sesli-görüntülü etkileri Ersin Aşar, dramaturjiyi Dilet Tekintaş, devinimlerin düzenlenmesini Mustafa Kaplan üstlenmiş.
Oyundaki kişileri, Burak Davutoğlu, Taner Barlar, Cengiz Tangör, Hakan Arlı, İbrahim Can, Caner Bilginer, Samet Hafızoğlu canlandırdılar.
Oyunun sahneye konuşu, oynanışı başarılıydı; dışarıdaki bahar havasına karşın, özellikle de gençler koşmuştu tiyatroya.
Oyunun kendisine gelince; ben Sartre’ı 1964’de Memet Fuat’ın De Yayınevi’ne yaptığım Baudelaire ve Sözcükler çevirileriyle yakından tanımaya başladım; o yıllar, onun adıyla anılan varoluşçuluk’un gözde olduğu dönemdi. Sonra 1974’te, bir düşünürle tanıştım: Wilhelm Reich. O zaman, Sartre’ın ve bütün öbür ünlü yazarların neyi bilmediklerini öğrendim acıyla: kendi düşünsel-dinsel dünyalarının iki büyük öncüsünü, Marx’la Freud’u hiç katamamışlardı yaşamlarına da yapıtlarına da. Oysa o iki büyük usta, binlerce yıldır sürüp gelen soyut evren+insan yorumuna acunsal yaşama enerjisini ve onun bir türevi olan emeği, bunun sonucunda yaratılan artıdeğeri katmışlardı. Dolayısıyla gerek bireysel, gerek toplumsal olgu ve olayları binlerce yılın kalıp kavramlarıyla, sözcükleriyle sürdürdü onların katkısından habersiz ya da bu katkıya duyarsız yazar ve düşünürler yorumlarını.
Saygılı Yosma da bunun örneklerinden; kadın erkek, Zenci Beyaz ilişkisi en beylik kalıplarıyla ele alınmış; Wilhelm Reich’ın Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı’nı okumamış ya da sindirmemişseniz, ancak bunu yapabilirsiniz. Irkçılığın, zorba buyurganlığın; kadını ve karayı, sarıyı, sana benzemeyeni aşağılayıp ezmenin nereden kaynaklandığını bilmez ya da unutur, işte böyle kestirme suçlamalarla kendini ve bütün dünyayı kandırıp avutursun.
Azıcık düşünün, bugün yeryüzündeki kötülüğü anlatmak isteyince hemen koştuğumuz hazır kalıplardan biri Naziler’dir; oysa hastalığın başı ataerkil anamalcı düzensizlik’tir; dolayısıyla, yalnız Almanlar değil, yeryüzündeki bütün ulus ve toplumlar, ama özellikle Avrupalılarla Amerikalılar anlatılmaz derecede ırkçı, kıyıcı, sömürücüdüydüler, hâlâ öyleler.
Amerikalı Beyazlar Zencilerine oyunda söylenenleri yaptılar elbet, iyi ama sevgili (!) Fransızlar, varoluşçu ya da bilmem neci yazar ve düşünürleriyle, Afrikalı insan kardeşlerimize neler yaptılar acaba? Gül sümbül mü götürdüler? Uygarlık tarihini anlatırken adlarını baş köşeye oturttuğumuz bütün o ünlü adlarıyla, Almanlar, Belçikalılar, Hollandalılar, Danimarkalılar, İspanyollar, Portekizliler neler ettiler yeryüzündeki insan kardeşlerine? Tavernier’nin filmi dolayısıyla andığımız Güneydoğu Asya’ya kaç yıl sülük gibi yapıştı Fransızlar, ardından Amerikalılar?
Bugün dünya sineması da, tiyatrosu da, bütün öbür sanatları da çok acı bir çıkmaza saplanmış durumda: asıl hastalığın ister istemez bencil anamalcı düzensizlik olduğunu açık seçik görüp dile getiremedikçe, en küçük bir umut olamayacak insanlık için.
1917’de kaçırılan fırsat, bugün Küba’da başlayıp Güney Amerika’ya yayılan yeniden yapılanmayla yakalanabilir mi? Bilemem; vebalıların bilinçleri kör, ellerinde çok korkunç olanaklar ve silahlar var: hem kendilerini hem hepimizi yakabilirler. Eh, o zaman yerküremiz, dolayısıyla evren şu kendini beğenmiş çelimsiz böcekten, insandan kurtulmuş olur; uçsuz bucaksız evrenin de umuru bile olmaz.
Berfin/Bahar. S.99, Mayıs 2006.

1 Nisan 2006 Cumartesi

“DÜNYA TUTULMASI”

Bu, ozan dostum Çiğdem Sezer’in Yom Yayınları’nca basılan kitabının adı. Karadeniz kıyılarından koşup gelip Ankara’ya konmuş bu kadınlara zindan ettiğimiz yaşamın öfkesiyle dopdolu bacım, bıçak gibi şiirler yazıyor. Birini paylaşalım:

İncirin Nar’a Küsmediği

çatıya değmeyen yağmur bahçeyi sınar
uzar saçları incirin

ölü bir sevgili göl
göğsündeki saatte
çürüğünü arar

öyle dağılmış ki nar
emzirdiği gül kokar

dünya, mağara
büyük zaman tapınağında
yağmurun çatıya değmediği
okunuyor ordan bakıldığında

insan
öyle ağır ki yağmurdan
kultulduğunda

dilim beni çöz
ya da bağla
incirin nar’a
küsmediği zaman

ben değilim konuşan
içimdeki mağara

Başka bir onurlu savaşçı, eşini bu yağmacı düzensizliğe kurban vermiş olan Şengül Hablemitoğlu, Toplumsal Dönüşüm Yayınları’nın bir zamanlar bastığı iki çalışmasını yolladı: “Küreselleşme:Düşlerden Gerçeklere” ve “Toplumsal Cinsiyet Yazıları:Kadınlara Dair Birkaç Söz”.
Çiğdem gibi şu baskıcı ataerkil düzenin bütün acıları çekmiş, çekmekte olan Şengül de, aslında erkekleri de kurtarmak üzere, yürürlükteki eşitsizlikleri, haksızlıkları, çarpıkları irdelemiş iki yapıtında da.
Ama gördüğüm kadarıyla, bütün dünya, aynı zamanda, el ele içinde çürümekte olduğumuz anamalcı üretim-tüketim-eğitimden kurtulmaya başlamadıkça, söylenenlerin, söyleneceklerin hepsi şimdilerde yaşadığımız başka bir sayfadaki, Atatürk, Kurtuluş Savaşı, Gazilerimiz sayfasındaki gibi, eskiyi anıp avunmaktan; geçmiş başarılara övgüler yağdırmaktan öteye geçemeyecek.
Öteden beri düşünürüm, insanlar köyde yaşarken tarıma dayalı bir ekin, bir uygarlık oluşturmuşlar; ama köyleri büyütüp kasabalara kentlere geçtiklerinde; el üretiminden işleyimsel üretime sıçradıklarında, artıdeğere el koyup başkasının sırtından geçinme hastalığına yakalandıklarında sağlarını sollarını şaşırmışlar; ağızlarından düşürmedikleri insanca değerler yele verilmiş; şimdi onların ardından ağıtlar yakmakla vakit geçiriyorlar. Oysa gidiş çok ciddi, tehlike çok büyük: aslında evrende enerji, onun özdeğe dönüşmüş en küçük zerresi alabildiğine değerli, önemli; üstelik tıpkı güneşin kendisi gibi, sınırlı; dolayısıyla şımarık anamalcı toplumların yalanına ayak uydurup boşa harcanmaması, son derece tutumlu kullanılması gerekiyor. Bu gidişle, arkamızdan, bizim dinozorlara yaptığımız gibi, öykümüzü yazacak canlı kalmayacak yeryüzünde.
Bir başka hanım arkadaşım, ressam Nevin Çokay, son çalışmalarını Kızıltoprak Sanat Galerisi’nde sergiledi.
Nevin de siyasal-toplumsal bilincini geliştirmiş, geliştirmekte olan dünya yurttaşlarından; dolayısıyla emekten emekçiden yana seçimini yapmış bilinci yapıtlarına yansıdı hep. Bu kez öyleydi; ayrıntıdaki küçük değişimlerle kendi özgül anlatımını sürdürmüştü.
Yine bir kadın savaşçının, Cumhuriyet savunucusu Mahiye Morgül’ün de iki yapıtı yayınlandı art arda; birini Kök Yayıncılık bastı: “İlk Çocuklukta Müzik Nasıl Öğretilir: Oynayarak Yaşayarak Öğren.”
İkincisi Otopsi Yayınevi’nden: “Eğitimde Emperyalist Kuşatma”.
Mahiye bir öğretmen, müzik-drama öğretmeye çalışarak geçirdi yaşamını; bu yıl emekli oldu. Enerjisi, inancı sınırsız; okuldaki çalışması ona hiçbir zaman yetmedi haklı olarak; ayrıca doğduğu kentin yerel gazetesine, Zümrüt Rize’ye yazdı çığlıklarını sürekli olarak; şimdilerde birçok sitenin gönüllü yazarı.
ABD’nin, AB’nin, bütün şımarık, sömürücü Avrupalıların yurdumuzu ve kaynaklarını nasıl hırsla paylaşmak istediklerini çok iyi biliyor; ve elinde, hepimiz gibi, kalemden başka silah yok; o bu silahla savunmaya çalışıyor canını, canlarımızı.
Siz de canınızı, yurdunuzu, bağımsızlığınızı seviyorsanız, hemen alın bu yapıtı; Mahiyecim, su katılmamış bilinci, coşkusuyla size gözünüzden kaçanları anımsatacaktır.

Berfin/Bahar. S.98, Nisan 2006.

1 Mart 2006 Çarşamba

SÖMÜRGECİ UYGARLIĞI

CNBC-E, Kasım’da, Gillo Pontecorvo’nun unutulmaz filmi “Quiemada”yı gösterdi; çekimöyküsünü bu işin ustalarından Solanas’ın yazdığı film tam bir sömürgeleştirme tarihi özetiydi.
Antil Adaları’ndan biri olan Yanık Ada bir Portekiz sömürgesidir; İngilizler, geç kalmış olsalar da, buraya el koymak üzere Marlon’un canlandırdığı bir görevli (Walker) gönderirler: orada yerliler arasında baş göstermiş olan ayaklanmaya yol gösterecek, yetenekli bir önder bulacaktır. Uzun aralamalardan sonra tam umudunu kesip gitmeye hazırlanırken, Jose Dolores’i bulur; ona banka soymayı, Portekizli öldürmeyi öğretir; çalınan altınlarla sözümona ikisi de Ada’dan kaçacaklar, Jose köle olarak getirildiği Afrika’ya,Walker da İngiltere’ye dönecektir.Ama o tarih boyunca olageldiği üzere iki yanlı oynamaktadır; arada gidip Melezlerden birine Vali’yi öldürtür; elbet çalınan altınların ardına asker gönderilir.O da kucağı tüfek dolu Jose’nin sığındığı köye yerlilere silah kullanmayı öğretmeye gelir. Böylece, çatışa çatışa pişen Jose halk ordusunun başında Başkent’e gelir, yönetime ortak olur, ancak deneyimden yoksundur, dolayısıyla Melez’den hakça davranma sözü alıp köyüne çekilir. Walker da İngiltere’ye döner. Yeni yönetim şekerkamışının işlenip satılmasını bir İngiliz Kurumu’na vermiştir. Kurum gidişten hoşnut kalmaz, Walker’ı bu kez o çağırır; gelir, dün ortaya çıkmasını sağladığı Jose’yi tepeleme işine girişir; arada ordu, halkını gözetmeye çalışan Melez Başkan’ı devirip kurşuna dizer; o da ayaklanmacıların köylere sızıp dayanmalarını önlemek üzere Ada’yı yeniden ateşe verir, sonunda Jose’yi yakalayıp kente getirirler. Asılacak. Ama bizimkinin kafasındaki oyun bitmez; gidip iplerini keser, hadi kaç, özgürsün, der. Bereket Jose de onun kadar akıllıdır, ülküsünü korumak için kalıp asılmayı seçer. Hem de yine simgesel olarak Walker’ın yapımını öğrettiği iple asılmaya götürülürken bizim yetenekli paralı karıştırıcı da ülkesine dönmek üzere atına atlar.
Filmin bütün konuşmaları yerli yerinde, doğru ve çarpıcıdır; bir sahnede, yönetimi Melezlerle paylaşmaya razı olmayan Jose’ye, kapıda bekleyen çulsuzları göstererek:” Uygarlık zor iştir, Jose,der; çocuklarını bu adam mı okutacak, şu mu, öteki mi?”
Jose de, asılmaya götürülürken: “Hey İngiliz, bu mu senin uygarlığın? Ve ne zamana dek?” diye sorar.
Bu tutarlı filmin bence en zayıf – izleyici çekme açısından yararlı – sahnesi, Walker’ın tıpkı başta Jose’nin yaptığı gibi bavullarını taşıma önerisinde bulunan Kara Derili’nin bıçağıyla öldürülmesiydi: sömürgeci barbar Batı giden Walker’ın yerine binlercesini bulup kullanabilir, kullanmaktadır.
Bu nitelikli, soylu film 1970’lerin ürünü; sinemasız durulmadığından, sonra iki günceline gittik; birini, Kimin Fesi Olduğu’nu ancak kendisinin ve ağzı açık ayran budalalarının bildiği bir Koreli çekmiş:”Yay”. İnsanın böyle bir edepsizliği düşünebilmesi, yazabilmesi, onca para ve emek harcayıp çekebilmesi başlı başına başarı(!?) Ama dünya yurttaşlarının bunu sanat sayması, bu rezil adama ödüller bile vermesi daha da büyük ahmaklık başarısı!
Mehmet Günyeli, yaz başında, Bilim-Sanat Galerisi’nde “Yaşasın Küba” adlı bir sergi açmış, Fotoğrafevi serginin kitabını basmış, ben de burada sözünü etmiştim; onun verdiği coşkuyla olacak, Sinema Tarih Buluşması’nda aynı adda bir film görünce koştuk, ağzımızın payını aldık. Bu kez korkarım Kübalı bir soysuz dipyapıtına bu adı vermiş; al Kübalıyı vur Koreliye: sonunda bütün dünyanın saçmalık afyonuyla uyuşturulup şimdiki çetecilere armağan edilmesi sağlanmış olur!
O epeydir çalışıp ürettiği halde yeni tanıyabildiğim Sezgin Kızılçelik, bir toplantı için İstanbul’a gelince aradı, buluşup bir iki saat söyleştik; çoban kalmaktan benim gibi bir öğretmenin kendisini ve arkadaşlarını sınava sokmasıyla kurtulup sevgili Fakir Baykurt’u da okutmuş olan Gönen’e, Türkiye’mizin ve bütün dünyanın kurtulmasını sağlayabilecek olan Köy Enstitüleri yele verildiği için Öğretmen Okulu’nu bitirmiş; üniversiteyi Cumhuriyet Üniversitesi Toplumbilim Bölümü’nde okumuş, öğretim üyesi olmuş. Kökünü kökenini unutmayanlardan; dolayısıyla öğrendiklerini nereden gelip nereye götürüldüğümüzü aramakta kullanmış, gördüklerini kâğıda dökmeyi hiç aksatmamış. Gelirken çalışmalarından bir öbeğini alıp getirmiş, armağan etti. Kitapların hepsini Ankara’da Anı Yayıncılık basmış. “Küreselleşmenin İnsanî Olmayan Doğası:Zalimler ve Mazlumlar”, “Batı Barbarlığı 1”, “Frankfurt Okulu”, “Sefaletin Sosyolojisi” ,”Sosyal Bilimleri Yeniden Yapılandırmak”, “Özgünlüğün Sosyolojisi” ve “Atatürk’ü Doğru Anlamak”
Tam 656 sayfalık bu son kitabı, kaçınılmaz bir çağrıyla bitiriyor: “DÜNYANIN BÜTÜN EZİLEN ULUSLARI AMERİKA’NIN VE AVRUPA BİRLİĞİ’NİN KAPİTALİST VE EMPERYALİST SİSTEMLERİNE KARŞI BİRLEŞİN!”
Zaten ya ezilenler bunu başaracak ya da bu çılgın çeteler hepimizi tarihin gömütlüğüne gömecek!
İşçi Partisi, Mustafa Kemâl’in Kurtuluş Savaşımızı tasarlayıp yakın arkadaşlarıyla konuştuğu Pera Palas’ta, 11 Aralık akşamı bir tanıtım toplantısı düzenledi: “Ermeni Soykırımı Yalanına Karşı Büyük Proje 2006”.
Lozan 2005’te yapıldığı gibi, çeşitli düzeydeki meclislerinden, ABD’nin öncülüğünde, art arta Türkler 1915-1923 arasında düzenli ve dizgeli olarak Ermenilerin soyunu yok etmişlerdir kararı çıkartan ülkelerin Başkentlerine gidip oralarda yaşayan Türklerle el ele bu kararları kınamak, kamuoylarını aydınlatmak üzere bir atılım başlatılıyordu; bunun ilk adımı olarak, Mehmet Perinçek’in Rus belgeliklerini tarayarak gün ışığına çıkardığı, Arif Acaloğlu’nun çevirdiği, Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovanes Kaçaznuni’nin 1923 Parti Konferansı’na sunduğu “Taşnak Partisi’nin Yapacağı Bir Şey Yok” adlı raporu basmış Kaynak Yayınları.
Daha sonra, Ermeni birliklerinin başında o kıyıma katılmış olan subayların anılarını, tanıklıklarını yayınlamayı tasarlıyorlar.
Bunların hepsi çok yararlı, çok aydınlatıcı çalışmalar kuşkusuz; ama bir konuda küçük bir yanılsama içindeler sanıyorum: bütün dünyayı yüzyıllardır haraca bağlamış olan Barbar sömürgeci kıyımcı Batılılar öyle belgeye falan aldırmaz, bunlarla yol gelmez. Nitekim dün akşam televizyon kanallarının birinde 15-16 Aralık günlerinde Maçka Maden Fakültesi’nde yapılan Ermeni Soykırımı toplantılarında konuşan Onur Öymen, 1952’de bu raporun Amerika’da yayınlandığını, ama sonra bir çırpıda yok dildiğini söyledi. Bütün dünyayı 365 gün 24 saat, her saniye dinleyen görüntüleyen bu edepsizler işin aslını bilmiyor mu? Şimdi bizim bin bir engeli aşarak, tırım tırım ortaya dökeceğimiz belgelerin asılları onlarda değil mi?
Demek ki sorun belge bilgi sorunu değil; kurt kuzuyu yemeye çoktan karar vermiş! Sorun, tıpkı Mustafa Kemâl gibi, üstümüze gelene, “sakın ha, yoksa senden önce davranır canını alırım” deyip dememekte; şimdiki gönüllü ya da paralı devşirmeler elbet bunu yapmayacaklar; Anadolu halkı bağımsız kalıp onurlu yaşamak istiyorsa, Chavez gibi bir önder bulup bu yerli yabancı sülükleri üstünden atmayı başarmalıdır.
Bu bağlamda yeni bir kitap geldi dün; sevgili Metin Aydoğan’ın Umay Yayınları, Hakan Baş’ın “Unutulan Batı Trakya Türkleri” adlı çalışması.
Hakan Baş, aslında gözümüzün önünde duran, daha doğrusu binlerce soydaşımızın göbeğinde yaşadığı acı gerçekleri dile getirmiş kitabında; Anadolu’yu iyice parçalayıp yutmak, hastalıklı düşlerini gerçekleştirmek isteyen sınır komşularımız, bütün öbür AB ülkeleri gibi, sabahtan akşama “insan hakları”,”evrensel hukuk yasaları” diye ensemizde boza pişirirken, Batı Trakya’daki soydaşlarımıza, belli ki Atatürk’ün ölümünden bu yana etmediklerini bırakmamışlar. Hele şimdi hazır ABD’nin buyruğuyla AB kapısına sımsıkı bağlanmışken, her gün her saat ağızlarına gelen hakareti yağdırıyor, buradaki gönüllü ya da paralı uşaklarına her türlü akıldışı yasayı çıkarttırıyorlar. Yunan dışişleri bakanlarıyla sirtaki oynayanların elbet umurunda bile değil bu utanç verici gidiş; ama asıl şaşırtıcısı, Atatürk’ün ardını ağzından düşürmeyen ordusu; o nasıl katlanıyor bütün bu adım adım teslim edilişe?
Hakan Baş o ordunun deniz subaylarından biri; bu ayrıntılı, belgeli çalışmayı içi kan ağlayarak hazırladı belselli; eline beynine sağlık.
Güzel güzel yaşarken bir amansız yel Nihat Ziyalan’ı alıp yerkürenin öbür ucuna, Avustralya’ya uçurmuştu; orada filmlerde oynayıp oynamadığın bilmiyorum, ama yazınsal yaşamı sürdü elbet; derken iletişim ağında çıkageldi son şiirleriyle. Ardından, Adam Yayınları’nın Şubat 20005’te bastığı öykülerini yolladı:” Severim Pazartesileri”.
Ozanca yazılmış, içten öyküler; araya kısa şiirler serpiştirmiş; birini okuyup analım güzel dostumuzu:

saksıda bir yaşam olduğumu unutmuş
kök salmaya
toprak arıyorum


gübre bol
su eksiksiz
şaşırtıyor insanı havalar
olmadık yerde çiçek açıyorum

Kızıltoprak Galerisi, 10. Yılını kutlamak üzere düzenlediği sergilerin ikincisini 25 Aralık’ta açtı; bu kez sevgili sanatçılarından şunları kucakladı: Bedri Rahmi Eyüboğlu, Tülin Demiray,Zeynep Göle, Dilek Işıksel, Yusuf Katipoğlu, Maria Kılıçlıoğlu, Rasim Konyar, Türkân Sılay Rador, Hâle Sontaş, Gülseren Südor, Teoman Südor, Demet Yersel.
2005’i Birhan Keskin’in bir şiiriyle bitirelim, belki 2006 şiirsel geçer.


MORSALKIM

Gel çekirdeğe gidelim
Kışı duydu gözlerim.

Çıkmadım çünkü hiç. Uzanmadım. Sarmadım.
Toprağın gevşek karnında,
vaktin sarmalında döndüm,
döndüm.Döndümmm ve
Zamanın aynasında yapraklarımı gördüm.
Çıkmasam bile duvarın dibi gölge,
Ve baygındı kokum gölgede.

Gel çekirdeğe gidelim
Armut uyudu bahçede.

Vakit geniştir, vakit geniştir
Söyledim kaç kere!
Sarmak için bahçeyi bir köşeden bir köşeye
morsalkımlarla, yarısı öğle güneşinde
yarısı gölge
Morsalkımım: kokuna yandığım
Morsalkımım hey!
hey, yankım!
Gel çekirdeğe gidelim.




Berfin Bahar, Mart 2006, s. 97

1 Şubat 2006 Çarşamba

SÖMÜRÜCÜ BATI KARŞISINDA “OKUTULMUŞ” KİMİ TÜRKLERİN DURUMU

Önce kısa bir özetleme:
Dünyamız, bundan yaklaşık 15 milyar yıl önce, bir kara delikteki acunsal enerjinin Büyük Patlama’nın ardından evrene yayılmaya başlamasıyla oluşmuş; evrende devinen enerjinin sayısız gökadayı (galaksiyi); onlardan birinde güneşi ve uydularını oluşturması da epey zaman almış elbet. O uydulardan birinde , yerkürede hidrojenle oksijenin sarılışması sonucu oluşan su, öbür gezegenlerde bulunmayan okyanusları yaratmış.Bu okyanuslarda yeni bir canlı türü, suyosunları belirmiş; ardından ilk tekgözeli canlılar. Sonra balıklar; derken onlar karaya çıkmış, kuşa, öbür memelilere evrilmişler.
Canlılar tekgözeliyken, evrenin türlerin sürebilmesi için getirdiği üreme işi bölünmeyle yapılıyormuş; çokgözeli, çok işlevli varlıklar belirince, tür iki cinse ayrılmış; üreme de bu iki cinsin bir çift oluşturmasına bağlanmış.
Canlıların memeli türünden maymun önce iklimin son derece elverişli olduğu eski Habeşistan, yeni Etyopya’nın bol yağışlı, verimli ormanlarında olmuş; derken yerin göbeğindeki akkorun dışarı taşan parçacıkları o yörede aşılmaz sıradağlar oluşturmuş, bunlar da Hindistan’dan gelen muson yağmurlarının iç kesimi sulamasını engellemiş. O zaman, meyve yüklü ağaçlardan inmek zorunda kalmış atalarımız,boylarını aşan otlar arasında çok kolay av oldukları, ayrıca kendileri de beslenmek, avlanmak zorunda kaldıkları için arka ayakları üzerinde dikilmişler. Ayağa kalkınca, beynin göz bölgesine yaptığı basınç azalmış, beyin en yakın akrabamız şempanzeye oranla iki kez daha bölünme olanağı bulmuş, bu da tüysüz maymuna, insana iki yeni olanak getirmiş: sözlü dil ve düş kurma, tasarlama yeteneği.
Bütün canlılar gibi çok meraklı olan atalarımız Afrika’dan Ortadoğu’ya, Arabistan’a, Orta Asya’ya göçmüşler; derken sözlü dile yazı eklenmiş.
Sözlü-yazılı dil, insana hem sınırsız olanaklar sağlamış, hem ileriki yüzyıllarda başına onulmaz dertler açmış: ırkçılık, ulusçuluk belirmiş.
Dolayısıyla, bugün yeryüzü ve insanlık tarihini yazarken, anlatırken korkunç saptırmalar, sapıtmalar yürürlükte.
Değerli araştırmacılarımz Kâzım Mirşan ile Halûk Tarcan, Orta Asya’ya gelip yerleşmiş, binlerce yıl içinde yavaş yavaş bugün Türk adını verdiğimiz varlığa dönüşmüş insanın gerek o yörede, gerek dünyanın başka yerlerinde bıraktığı anıtlardaki, resimlerdeki, tabletlerdeki yazıları okuyup bunların Ön-Türk yazısı olduklarını belgeleriyle kanıtsalar da işe yaramıyor: Einstein’ın dediği gibi bir önyargıyı yıkmak atomu parçalamaktan zor olduğu için, şimdi parasal gücü elinde bulunduran sömürücü Batılılar bunu kafalarını kesseniz kabul etmiyor, bunlar okunamayan bir yazıdır deyip çıkıyorlar.Oysa daha geçende, Avustralya’ya sonradan gelmiş sömürgeci beyazların aklı başında kalabilmiş birkaçı oranın bilge, uygar halkı Aborojinlerin, 40 000 yıl önce Orta Asya’dan buraya göçmüş Türklerin torunları olduklarını, DNA’larında %95 ortaklık bulunduğunu kanıtladılar. Kanıtlasınlar, hiçbir işe yaramaz!
Biz yeniden özetimize dönelim.
İki cinslilik ortaya çıktıktan sonra, doğa, üremeyi güvence altına alabilmek üzere, türlerin erkeğini daha güçlü,gösterişli, parlak kılmış. Türeyim gözeleri (genleri) en güçlü erkeğin olabildiği kadar çok dişiyi dölleyebilmesi, ister istemez, öbür erkekleri sindirip uzaklaştırmasını, bunun için onlarla kıyasıya dövüşmesini gerektirmiş. Gerçi kimi kuş türleri bunun dışında, onlar ömür boyu tek eşle yetiniyor, birbirlerine sımsıkı bağlı, ama bizim de içinde bulunduğumuz memelilerde bu kavga çok amansız. Ve yeryezündeki bütün savaşların, yıkımların temelinde bu var.
Oysa yukarda değinmiştim, beynimiz şempanzeye göre iki kez daha fazla bölünerek yeni olanaklara kavuşmuş; ille de tüyünüzün daha parlak, bileğinizin daha güçlü olması gerekmiyor göz diktiğiniz dişiye yanaşabilmeniz için; ancak, o erkeğin beyninin bunu düşünüp uygulayabilmesi için, tıpkı bilgisayardaki gibi, içine doğru bilgilerin, izlencelerin yüklenmesi gerekiyor. Buysa, bir avuç cinsel açıdan güçsüz vebalının doyurulamayan, doyurulamayacak hırsları yüzünden, olanaksız.
Deme ki canlı varlığın, memelinin temel gereksinmelerinden biri kendini önce dişilere, sonra öbür varlıklara beğendirmek; bunu bileğinin ya da beyninin, bilgisinin gücüyle yapamayınca, çözümsüz bir aşağılık duygusu beliriyor.
Osmanlı Sultanları Viyana kapılarına dayandıkları günlerde, bilerek bilmeyerek gizli bir tuzağa düşmüşler; güzelim Anadolu kızlarını bir yana itmiş, tutsaklar arasından seçtikleri dilberlerle sarılışmışlar. Oysa, hepimiz Etyopya ormanlarından yola çıkmış olsak da, araya sözlü-yazılı diller, özellikle de parasal-siyasal çıkarların gözde aracı dinler girdiğinden, aldıkları dilberler kim bilir ne oyunlar etmiştir hepsine, dolayısıyla bütün Osmanlı halkına?
Kıllı kılsız bütün maymunların temel davranışlarından biri de öykünme, biliyorsunuz; doğduktan sora öncelikle anamıza öykünerek öğreniyoruz insana özgü her şeyi, konuşmayı, yürümeyi, oynamayı. Toplumsal, dünyasal yapılanma sömürüden, yalandan, talandan arındırılmış olsaydı örneğin Küba’daki gibi, öykünme hep daha iyiye, doğruya, güzele olurdu.
Bizim de zorla içinde tutulduğumuz anamalcı tüketim dünyasındaysa, üstelik bütün etkileme, yoğurma araçları ellerinde olduğundan, öykünme ne yazık ki en çürümüşe oluyor.
İnsanın 6 milyar kişi arasında kendi benzersizliğinin ayrım ve tadına varabilmesi için Atatürk, Fidel, Chavez gibi sağlam ve sağlıklı kalabilmiş olması gerekiyor.
Bu olamayınca, özellikle bizim kimi “okutulmuş”lar gibi, üç beş dolara, bir ödüle, bir sırt sıvazlamaya, bir geziye, giydirilen bir yalancı cüppeye teslim oluyor; hem yurttaşlarınıza, aslında hem kendinize en büyük kötülüğü ediyorsunuz. Ve bütün bu rezillikleri insanlığın bulup geliştirdiği en yüce, en değerli kavramları ayağınızın altına alıp çiğneyerek yapıyorsunuz.
Ama en doğru tanıyı Marx’la Freud’un öğretilerini kusursuz bağdaştırmış büyük ruhçözümcü-düşünür Wilhelm Reich koymuş: bunlar duygusal vebalılar!
Şu güzelim mavi gezegende konukluğumuzun gelip geçici olduğunu; canımız da içinde, hiçbir şeye sahip olamayacağımızı; olsa olsa, şu kısa ömürde hem kendimizi, hem insan kardeşlerimizi, dahası canlı cansız bütün varlıkları koruyup kollayıp mutlu etmeyi sürdürmemiz gerektiğini; güzelim halkımızın bir ozanı aracılığıyla söylediği gibi, vakit geçirmeye virânenin yeteceğini bilmiyor, öğrenmek de istemiyorlar!
Bakalım bu amansız, sonu korkunç çekişmeyi ölüm tacirleri mi, dirimi savunanlar mı kazanacak?

1 Kasım 2005 Salı

KÜBA’NIN YALANSIZ TALANSIZ DÜZENİ

Geçen gün, Kanaltürk’te, Merdan Yanardağ “Yolsuzluk-Yoksulluk” adlı izlencede, konuklarıyla, gündemin önemli konularından birini, şu ünlü Yasin El Kadı’yı ve Türkiye’deki kara para oyunlarını ele aldı.
Konuklarının ikisi de konuyu bütün ayrıntılarıyla biliyorlardı; tutumbilimci uzman, olup biteni çok güzel özetledi: anımsayacaksınız, ABD, 1980 24 Ocak’ında, o günkü uygulayıcısı Demirel’e bir dizi karar aldırmıştı; 1960 Ananası’yla ülkemizin toplumsal alandaki bütün kazanımlarını geri almayı amaçlayan kararlardı bunlar. Bunları elbet uyduruk da olsa yürürlükteki demokrasi’yle yürürlüğe koyamazdı; 1970’lerden beri sağlı sollu çatışmalarla altyapısını ördüğü tasarıyı uygulamaya koydu: 80 darbesiyle, ABD Çocukları’nı işbaşına getirdi. Onlar getirilecek zorba düzenin bekçileriydi. Elbet bir de parasal-siyasal uygulayıcı gerekiyordu. Turgut Özal. Bu hırslı yoksul çocuğu, üstelik devrim yapıyorum diyerek, ülkemizin varını yoğunu yabancılara silahsız armağan edecek kapıyı açtı: Türk lirasını yabancı paralar karşısında korumaktan vazgeçti; ayrıca borsa denen korkunç hortum kapısını açtı.
O günden beri, Türk halkı çalışıp üretiyor, yabancılar serçe parmaklarını oynatmadan milyarlarca doları alıp götürüyor. Bir de buna, içeride kalan parasal olanakları da bile bile, yeşil anamal adı verilen kesime yöneltince, yapı tamamlandı: ulusal üretim kurumları birer birer çökertilirken, birikimleri yine Batı’nın, başta ABD, kurdukları özelleştirme değirmeninde öğütülürken, Cumhuriyet karşıtlarının elinde inanılmaz bir anamal birikimi başladı . Bugün bunun somut sonuçlarını isteyen, görmeye razı olan, her yerde görebiliyor.
Küreselleşme, biliyorsunuz, yalnız anamalcıya açık, emeğe sımsıkı kapalı; dolayısıyla, küreselleşirken, her ulustan, daha doğrusu ÇOKULUSLU kara para gelip her şeyi ele geçirdi; siyasal partileri, meclisi, büyük ölçüde yargıyı. Başbakan ben Yasin El Kadı’ya kendim kefilim, derken, partisinin kuruluş ve işleyişinde, aslında ABD kararlı körfez parasının nasıl bir yer tuttuğunu elbet unutmuyor.
Bu kirli, öldürücü oyunu oynarken cicili bicili sözcükler çok yararlı kuşkusuz: insan hakları, sivil toplum örgütleri, sıcak para akışı falan.
Adındaki sıcak nitelemesine bakmayın, dışardan gelen para ölüm kadar soğuk, hiçbir yerimizi ısıtmıyor; borsaya, devlet kâğıtlarına yatırılıyor, bir kibrit bile üretmiyor – nitekim kibrit üretimlikleri de sonunda Çin’den gelen sudan ucuz çakmaklara teslim olup can verdi. Buradaki acı çelişkiyi görüyorsunuz değil mi? Toplumcu olduğunu öne süren bir ülkenin üretimi, kendi milyarlarını besleyebilmek için, Türk halkının çırasını söndürüyor!
Tutumbilimci uzmanın söylediğine göre, yabancı para, böylece kâğıt oyunlarıyla, dolar üzerinden yılda %185 gelir sağlayıp gidiyormuş; aman ne yağlı ballı açık pazar!
2002’de 140 milyar dolar olan dış borcunuz 360 milyar doları bulmuşsa, ne ulusal işleyiminiz, ne ulusal siyasetiniz, ne ulusal savunmanız kalır! Nitekim kalmadı; tam teslim oluşun önünde, görünüşe göre, bir tek TSK kaldı. Dört bir yandan bütün araçlarla saldırılan TSK!
*
Sağolsun, Bânû Avar da Sınırlar Arasında adlı kusursuz izlencesinden, sorunun Avrupa, AB, Almanya bölümünü ele aldı. Durmadan ülkemize gelip giden, Kürt kardeşlerimizi candan yürekten sevip sayan (!), hiçbir şeyden yoksun kalmamaları için kendi ülkesinden yaşayan örneğin Türklerden de, kendi yurttaşı (?) eski Doğu Almanyalılara yaptığından daha çok çaba harcadığı Güneydoğulu insanımız adına bize en ağır eleştirileri yöneltenlerle konuştu; siz Kürtler Anadolu’da anadillerinde öğrenim görsün diye yeri göğü inletirken neden buradaki 2 milyon Türk’ün çocukları aynı hakka sahip değil? Neden okullarının bahçesinde, giderek evlerinde bile Türkçe konuşmalarına izin vermiyorsunuz? gibi sorular, aynı yanıtla karşılandı: haa, o konu başka, şimdi onu geçelim.
Bayan Roth da, yeni Nazi Partisi’nin sözcüsü de, kendini tarihçi diye yutturan Alman haberelma görevlisi düzmece profesör de, o dar bencillikleri içinde haklılar belki – belki diyorum, çünkü bırakın uzunu, orta erimde bile, bugün sırt üstü yatıp elin emeğiyle geçinme hevesi uğruna, canlı varlık olarak bizimle birlikte kendi sonlarını da getireceklerini, bunca yüzyıllık bilgi birikimine karşın, nasıl unutabiliyorlar, anlayamıyorum-. Asıl acımasız kıyımcılar kendi aramızda, kendi başımızda; dolayısıyla, öfkemizi onlara değil, bunlara yöneltmemiz gerekiyor.
*
Bu iç karartıcı görüntü içinde, aydınlık, umut yine Küba’dan geldi; José Marti Küba Dostluk Derneği, Avrupa’daki Küba Dostluk Dernekleri’ni İstanbul’da topladı. Gelen konuklardan, Küba Dünya Ekonomisi Üzerinde Araştırmalar Merkezi Yöneticisi Prof. Dr. Oswaldo Martinez, 9 Ekim’de bir konuşma yaptı.
Bu açıksözlü, alçakgönüllü insan önce, Devrim’den bugüne dek yaşananları özetledi; 19560-1990 arasında, bildiğiniz gibi, SSCB’nin tam desteğiyle, sağlam bir düzen oluşturmuşlar; ama 1989’da, ABD’yi kâğıttan kaplan diye nitelendiren Sovyet düzeni, aslında kendisi öyle olduğu için besbelli – bir gecede çökünce, Küba tutumbilimsel (iktisadî ) yaşamının %85’ini yitirivermiş. SSCB ülkelerine sattıkları bütün ürünler ellerinde kalmış. Ne yapsınlar? ABD hemen koşmuş elbet: vakit yitirmeden özgür pazara geçin, kamu mallarını özelleştirin! Değişler. Bereket Fidel ve yoldaşları bu tuzağa düşmemiş; o güne dek %75’in ellerinde tuttukları toprakların %50’sini halka dağıtmışlar; küçük ortaklıklar kurulmuş, ürünler için yeni pazarlar aramaya girişmişler. Ancak, 90’dan 2002’ye dek inanılmaz güçlükler çekmişler. O güne dek yalnız içe açık olan gezip dolaşmayı yabancılara da açmışlar; ve parasız barınıp beslenmeyi de, eğitimi de, sağlık hizmetini de ayakta tutabilmişler.
Martinez’in büyük bir içtenlikle dile getirdiği gibi, Latin Amerika’da Chavezlerin, Moraleslerin, halkın oylarıyla işbaşına gelmelerinden önce, Küba yapayalnız, ne zaman çökeceği, dize geleceği merakla beklenen bir ülkeymiş.
Bugün, o gerçekçi, devrimci önderlerin işbaşına gelmesiyle, Küba ile Latin Amerika ülkeleri, öncelikle Venezüella, Bolivya arasında başka türlü bir alışveriş kurulmaya başlanmış; Küba onlara eğitilmiş insan, hekim, öğretmen sunuyor; onlar da karşılığında, başta petrol, doğalgaz, kendi kaynaklarını genel pazara oranla çok daha ucuza Küba’ya veriyormuş.
Nitekim, bu çerçevede, Venezüella’ya tam 17 000 hekim gönderilmiş.
Oswaldo Martinez bu unutulmaz, çok yararlı konuşmayı bizim tutumbilimcilerin dernek odasında yaptı; gelenlerin çoğu genç ve kızdı; tutumbilimcilerin çok daha önemli işleri vardı besbelli.
Dikkatle, özenle dinleyip not tutan kızlardan biri, Küba’daki seçim dizgesini sordu; Martinez bu soruyu pek sevindi: çünkü biliyorsunuz, başta ABD, bütün dünyanın hokkabazları Küba’yı özgür seçim yapmamakla suçlayıp dururlar yıllardır.
Dizge çok yalın; Küba devrim partisinin her mahallede kolları var, seçim zamanı adayların özgeçmişi oy vereceklere duyuruluyor – bu arada şunu da belirtelim, Küba’da 10 kişiden 1’i yüksek öğrenim görmüş durumda; ayrıca okuryazar olmayan da yok, işsiz de -; oların seçtikleriyle Ulusal Meclis oluşturuluyor.
Bunları dinlerken, içim, içimiz sızladı Sevil’in, Nilgün’ün, benim: salt para gücüyle, binbir dümenle partilerin başına oturmuş insanların saptadığı delegelerin (yani yasal ve bilgisel yetkililerin?) oylarıyla hazırlanmış seçim dizelgelerine 4-54 yılda bir mühür basmak, sonra bütün çilelere katlanmak halerki ( demokrasi) oluyor da, Küba’nın bu dürüst, gerçek, insanları öldürmeyi değil mutlu yaşatmayı amaçlayan düzeni zorbalık!
Fransız düşünür-bilimadamı Henri Laborit, “uygarlığın yeniden tanımlanması zamanı gelmiştir” derdi; bu söz, öncelikle ve özellikle şu cicili bicili tuzak için gelip de geçti: halkerki, halk yönetimi, demokrasi!
Dinleyicilerden biri de Martinez’e, Amerikalıların, anamalcıların sakız sorusunu yöneltti: turizmi yabancılara açmanız, toplumcu düzen için tehlike yaratmayacak, örneğin cinselliğin parayla satışını hızlandırmayacak mı?
Martinez, soran ayrımında olsa da olmasa da, bu tuzak soruya da bütün dürüstlük ve içtenliğiyle yanıt verdi; hem de Fidel Castro’nun bir sözüyle: “erdeme deneyodasında değil, çamur içinde ulaşılır”.
Soruyu soran, üstelik yaşını başını almış, eskiden Küba elçiliğinde dilmaçlık etmiş bir insandı; demek ki hiç gazete okumuyor, bilgisayarı da yok, iletişim ağında dolaşan iletilerden habersiz: anamalcı düzensizliğe kurban gitmiş bütün ülkelerde, o arada elbet yurdumuzda, bıraktık yetişkin kızlarla oğlanları, küçücük çocuklara indi bu anlatımdışı rezllik: 3-5 yaşındaki kızlarla oğlanları kullanıyor, üstelik filmini çekiyormuş insanlar; bu filmlerin satıldığı sokak ya da han aralarında şöyle pazarlıklar yapılıyormuş: abi, istersen cinayetlisi bile var, ama onlar daha pahalı elbet, istersen adını adresini ver, eve teslim edelim”!
Düşünebiliyor musunuz? cinsel oyunlarınıza kurban ettiğiniz o körpecik varlıkları, hızınızı alamayıp bir de öldürüyor, sonra çöpe atıyorsunuz!
Oswaldo Martinez’in konuşması, daha önce Küba’dan gelmiş bütün öbür soylu insanlarınki gibi, şunu açık seçik kanıtladı:
Daha toplumcu düzene geçmezden önce, 19. yüzyılda, Amerikan işgaline sessizce direnip geri püskürten güzelim Küba halkına, Fidel Castro ve arkadaşları, dünyanın başka hiçbir yerinde olmayan bir armağan vermişler: yalansız talansız düzen:
Nitekim, bir soru üzerine, Martinez bunu sevinçle, övünçle vurguladı:Moskova’dakinin tersine, yolsuzluğa izin vermedik!
Ey Yüce Demokritos! Darısı başımıza.
*
Neyse, hadi şimdi soylu bir Türk ozanından, Ali Yüce’den bir şiir okuyup kendimize gelelim. Muğla Belediyesi, kaldırım taşı söküp takanlara inat, yapması gereken işi yapmış, sevgili Ali Yüce’nin yapıtlarından bir güldesteyi basmış; yayına ozanımızın candaşı, yoldaşı Şadan Gökovalı hazırlamış; epey eski bir şiirini seçtim, dünyamızı, canımızı beklemek üzere:
Gece Bekçisi

Önce minareler deldi geceyi
Minareler gördü birbirini önce
Sonra evlerin duvarları
Sonra ben göründüm
Kaldırım taşının üstünde

Kaldırım taşlarının üstü kırağı
Bir basarım erir bir basarım donar
Kaldırım taşının ağzı dili yok
Bakar gözümün içine içine
Anlarım

Kaldırım taşlarının üstünde bir kedi
Dünyaya sırtını dönmüş
Kaldırım taşının üstünde bir kedi
Düşüp ölmüş
Kurtulmuş korkmaktan korkutmaktan
Aldığı yere koymuş kuyruğunu kulağını
Ölüm yakışmış kediye belli
Kedi dediğin böyle ölmeli

Siz gecenin en bayat yerinde
Ölüme sırt çevirip gerinirken
Samur kediler dolar düşlerinize
Siz onları kovalarsınız onlar sizi
Ben gece bekçisi Ahmet
Aldığım yere koydum dünyanızı uyanın
Korkulara bir düğüm çaldım şimdilik
Simitçi çocuklara sattım sokakları.

Berfin/Bahar. S.105. Kasım 2005.