Yazılarımda insanlık için umut kaynağı olarak hep Küba’dan söz ediyorum; bu, tartılarak söylenen, gerçek verilere dayalı bir söz. Ama dünyanın başka bölgelerinde, üstelik hem yerey olarak, hem tarihsel köken olarak, hem ekin olarak bize çok daha yakın ülkelerde de Amerikan küresinde tutsak yaşayanlara umut verecek işler başarılmış, başarılıyor.
Bânû Avar’ın Sınırlar Arasında adlı kitabında buldum bu umut ışıklarını; Sovyetler Birliği’nin çöküp dağılışından sonra, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri de büyük bir dağınıklık ve sıkıntıya girmiş elbet. Ancak, Küba’daki gibi sevgi+bilgiye dayalı bir düzen kuramamış olsa da, Sovyetler Birliği de yurttaşlarına ortaklaşmacı bilinci, uygarlığın biriktirdiği somut bilgileri verebilmiş. Büyük yıkımda bunlar çok işe yaramış. Bunun en parlak örneklerinden bir Türkmenistan.
Gelin şimdi Türkmenistan’ın diriliş öyküsünü, sıra dışı cumhurbaşkanları Saparmurad Niyavoz’un yaşamöyküsüyle birlikte okuyalım:
Ozan, yazar, mühendis Niyazov 1940’da bir işçi ailesinde dünyaya gelmiş; 3 Yaşında, 1. Dünya Savaşı’nda babasını; Aşkabad depreminde, 8 yaşında annesiyle iki kardeşini yitirip yapayalnız kalmış. Ünlü yapıtı Ruhnâme’de o günü şöyle anlatmış:
“Yıkılan evimizin üstünde, sekiz yaşını doldurmamış bir çocuk olarak, tek başıma düşüncelere daldım. Öylece altı gün altı gece oturdum. Yedinci gün geldiler, ölen annemle kardeşlerimi götürüp İmam Kasım Gömütlüğü’nde toprağa verdiler. O gün çocukluğumun sona erdiğini anladım. Gözlerimdeki yaşlar sonsuza dek kurudu. Yemin ettim. Sizin kurduğunuz düşleri ben gerçekleştireceğim, amacıma ulaşacağım, dedim.”
Önce bir yetimevine, sonra uzak akrabalarıınn yanına verilmiş.
Savaşın yarattığı bütün olumsuz koşullara karşın, Leningrad Teknik Üniversitesi’ni bitirip enerji mühendisi olmuş. Çeşitli yörelerde mühendis olarak çalışmış. Ardından Komünist Parti’ye üye olmuş.
1985’te Türkmenistan Milletvekilleri Konseyi Başkanlığı’na getirilmiş. Daha sonra, Türkmenistan Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci Yazmanlığı’na.
25 yıllık kamu yönetimi deneyiminden sonra, 51 yaşında Türkmenistan’ın ilk cumhurbaşkanı seçilmiş. Türkmenistan, 27 Ekim 1991’de bağımsızlığına kavuşmuş. Dağılan Sovyetler Birliği’nin en yoksul ülkelerinden biriymiş. 10 yılda, dünyanın en hızlı kalkınan ülkelerinden biri olmuş.
Türkiye’nin kuruluş yıllarındaki gibi, planlı kalkınmayı benimsemiş. İlk beş yılda inanılmaz bir işleyim (sanayi) atılımı yapmış , ikinci beş yıldaysa gözünü diktiği bütün hedeflere ulaşmış.
Gelecek 10 yılın hedefleri arasında, 100 milyon ton petrol, 200 milyar metreküp doğal gaz üretimi var.
Kökünü kendi tarihinden alan bir halk yönetimi uyguluyor. ‘Aksakallılar Meclisi’nde, ‘Yaşlılar Meclisi’nde, bütün ülkeden gelen 2500 temsilciyle her yıl toplanıyor, doğrudan halk yönetiminin çağdaş örneğini veriyor.
Türkmenbaşı, Atatürk’ü en iyi incelemiş önderlerden biri. Ona olan sevgisini, Aşkabad’ın en güzel parklarından birine adını vererek göstermiş.
Batı’nın halkerki konusundaki sert uyarılarına, verdiği bütün kötü notlara hiç kulak asmadan, dışarıdan en küçük bir yardım almadan ulusal işleyimi kurmuş. Belki bu yüzden aldığı not hep dişmiş. Ülkesinin unutulmuş ulusal ekinini en ince ayrıntısına varana dek yeniden oluşturmuş.
İşte böyle bir ülkeden bizde ve dünyada çok az söz edilir. Batı medyası Türkmenistan deyince cumhurbaşkanının yazdığı Ruhnâme’nin zorla ezberletildiği ya da halkın altın dişlerinin zorla söküldüğü ya da Türkmenbaşı’nın heykellerinin zorla kentin çeşitli yerlerine dikildiği gibi gülünç haberlere yer verilir.
Öte yandan, hızla gelişen ve yabancı yatırımlara açılan bu ülkede Batılı kuruluşların temsilcileri cumhurbaşkanının önünde iki büklüm dolaşırlar. Amerikan ve Fransız kuruluşları bu zengin pazarda yer kapabilmek için birbirleriyle kapışır.
Ama Türkmenistan’daki yatırımların büyük çoğunluğunu Türkler yapıyor. Dokuma, yapı, enerji alanlarında Türk kuruluşları çok iyi bir sınav veriyor. Dünyanın en nitelikli yapılarına imza atıyorlar.
Ahmet Çalık, Çalık Holding’in başında, 1992’den beri burada.
Yeni toplu konut yapımının kapladığı tepelerin önünde soruyoruz: ‘Neye borçlu Türkmen halkı bu gelişmeyi? İlk geldiğinizde nasıldı Türkmenistan?’
Tek sözcükle yanıt veriyor: ‘Planlı kalkınmaya! Her şeyi planladılar. İnanılması güç bir izlenceydi. Ve yaşama geçirildi. Gürdüğünüz gibi, Türkmenistan bir uçtan öbürüne bir yapı işliği gibi, her alanda gelişme var. Birkaç yılda, Aşkabad’a 10 tiyatro yapıldı. İki tane 35 000 kişilik stadyum yapıldı. Yüzme havuzları, kitaplıklar, müzeler yapıldı. Aşkabad dünyanın en iddialı, en güzel kentlerinden birine dönüştü. Birkaç yılda 70 milyon ağaç dikildi.’
2020 yılına kadar belirlenmiş bir kalkınma izlencesi var.
Türkmenistan dışarıya enerji satıyor. Gaz, petrol, dokuma, petrokimya ürünleri satıyor. Ve şaşıracaksınız ama, Türkmenbaşı halka gazı, elektriği ve suyu parasız dağıtıyor.
Türkmenistan görülmeden anlaşılamazdı. Dışsatım gelirleri, içalımın iki katydı. Ve bu noktaya yalnızca 10 yılda gelinmişti.
Çorak, kurak, en büyük depremlerden birini görmüş Türkmenistan yalnız enerji, dokuma, bayındırlık alanlarında dev atılımlar yapmakla kalmıyor, ruhen de ayağa kalkıyordu.
Cumhurbaşkanının kaleme aldığı Ruhnâme Türkmen halkına birlik ve ulus olma bilinci aşılıyordu. Onları uzun yıllar uzak kaldıkları gelenekleriyle buluşturuyordu.
Türkmenbaşı, Ruhnâme’de ‘Yeni bir Türkmen ulusu doğuyor’, diyordu. ‘Bizi bir sofra gibi çevresine toplayan anadilimiz, devletimiz, kanımız, ruhumuz, giyim kuşamımız, geleneklerimizdir.’
Türkmenlerin büyük çoğunluğu kira ödemiyor. %90’ı ev sahibi, gelenek uyarınca, evlenen çocuğun evini babası yapıyor. Bunun için devletten yardım alıyor.
Cuma Bey bunları anlatırken eşi Meretgül aynı utangaç gülümsemeyle onu seyrediyor.Yanına gidip sarılıyorum. ‘Kutlarım’, diyorum. ‘Mutlu olmanın yolu nedir Meretgül Ana?’
Eşini gösteriyor. ‘Ona sor’, diyor.
O da yanıtlıyor: ‘ Çalışmaktır.’
O öğleden sonra Cuma Dede ile Meretgül bana Türmen ailelerinin çocuklarına verdikleri en büyük serveti anlatıyorlar.
‘Türkmen’in geleneği, çalışmaktır. Rüzgârların önünde savrulmaktır. İşsizlik, akılsızlık ve tembellik hiçbir düşmanın veremeyeceği zararı verir. Zaman yabanıldır, yırtıcıdır. Onu eğitirsen hizmetinde olur. Evlatlara bunlar öğretilir.”
Türkmen öğüdü kuşkusuz altın değerinde: işsizlik, akılsızlık, tembellik elbet vebadan daha korkunç; ama kim kurtaracak halkını onlardan? Halkın yaratılan bütün olumsuz koşullara karşın biriktirdiği, oluşturduğu bütün değerleri ceplerine atanlar, yabancı efendileriyle paylaşanlar mı?
İster Küba’ya ister Türkmenistan’a gidin, karşınıza hep insanlık tarihinin en seçkin önderi, Mustafa Kemâl Atatürk çıkıyor: Fidel de, Niyazov da onun gösterdiği yolda yürüyor, dediklerini uyguluyorlar.
Biz de yeniden hak ettiğimiz böyle bir öndere kavuşur muyuz acaba?
Bariton Dmitri Hvorovstovski, iki yıl önce de yine İş-Sanat’a gelmiş, Konstantin Osbelian yönetimindeki Moskova Oda Orkestrası eşliğinde bir dinleti vermiş, İstanbullu müzikseverleri kendilerinden geçirmişti.
Bu yıl, İvary İlya’nın piyanosu eşliğinde Çaykovski, Mussorgsky, Rahmaninof, Glinka, Borodin, Rimsky-Korsakov gibi herkesin tanıdığı bestecilerle, Dargomzhsky, Medtner, Vlasov, Svidirov gibi adı pek duyulmayanların şarkılarını söyledi.
Bir halk türkümüz: Ulu Tanrı seni övmüş yaratmış… der; Dmitri öyle bir varlık işte: ender rastlanan platin saçlarıyla, kusursuz bedensel yapısıyla, olağandışı ciğer gücüyle doğmuş; ama bu yetmez elbet, ya yeryüzünde benzer yeteneklerde doğup ölen sayısız yavru gibi aldığı eğitimi göremeseydi? Sözün kısası, Demokritos’un ünlü ikilisi, olasılık-gereklilik kusursuz işlemiş ve dünya bu inanılmaz yorumcuya kavuşmuş.
Gerçi Sovyetler Birliği’nin gümbür gümbür çöküşünden sonra güzelim Bolşoy balerinleri gibi onu da yitirebilirdik belki, ama bereket hem erkek, hem ses sanatçılarının bir çıkış kapıları var, tek başlarına dünyayı dolaşıp ayakta kalabiliyorlar.
Ama başka bir çürüme, onu da bizi de ezip geçebilir her an: İş-Sanat’ın küçücük salonu bile dolamadı o akşam; biletler, ayda 500 YTL’ye sürüne sürüne ölme cezasına çarptırılmış büyük çoğunluğa kapalıydı kuşkusuz , ancak Batı’dan gelmiş herhangi bir ürüne binlerce lirayı göz kırpmadan verenler de kendi kör ve sağırlıkları yüzünden gelememişti. Gelebilenlerse başka bir yozlaşmanın içindeydiler: bestecilerden ikişer, üçer, beşer şarkı seçilmişti; iki yorumcunun duruşları da gazinolardaki ya da televizyon sululuklarındaki gibi her şarkının bitiminde değil, kümenin sona erişinde alkışlanacağını belli etse de; Dmitricik, her alkış cıvıklığından sonra selam vermeyip yontu gibi dursa da, amcalar teyzeler kendilerini doyurmak (?) üzere güzelim tapınmanın bütün tadını kaçırdılar.
Amcalar teyzeler diyorum, çünkü işin başka bir acıklı yanı, dinleyenlerin yaş ortalaması 40’ın, 50’nin üstündeydi ne yazık ki! Tıpkı geçende televizyonda izlediğim, üstelik Ankara’nın en ünlü üniversitelerinden birince düzenlenmiş, rektörün de katılıp konuştuğu bir toplantıda yaş ortalamasının yine böyle yüksek oluşu, bahçede, kahvede çene çalan, vakit değil kendilerini öldüren gençlerin oraya gelme isteğini duyamadıkları üst düzeyli söyleşi gibi!
Sevil, Nilgün, Sevgi¸ bir ara, bu unutulmaz dinleti örneğin Küba’da verilseydi, koşacak binleri sığdırmak üzere acaba hangi büyük salonu ayıracaklarını; salon bulamayınca açıkhavada mı yapmak zorunda kalacaklarını düşündük acı acı.
Neyse, doğa Dmitri’yi esirgesin, ömrünü uzun tutsun! Gittikçe çıldıran dünyamızda bu üstünyeteneği iki saat dinleyebilmek büyük talihti!
Sevgili dostum Burhan Temel, uzunca bir aradan sonar, çalışmalarını Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde sergiledi; yazık ki gidemedik. Ama hiç değilse güzel bir kataloğunu basıp yollamışlar, ona bakıp azıcık avunduk.
Oktay Şimşek, bilimsel yapıtlar için ayrı bir dizi yerine ayrı bir yayınevi açmış: Yirmi Dört. Yayınevinin Yazınsal Eleştiri dizisinde, Halûk Sunat’ın İmgenin Tılsımlı Rüzgârı/Yazınsal Metne Psikanalitik Bakış’ını basıp yollamış.
Yapıt, aynı zamanda psikiyatr olan Sunat’ın çeşitli dergilerdeki yazılarından, değişik yerlerde yaptığı konuşmalardan, yayınladığı bildirilerden oluşuyor; uğraşı gereği, dil’den, sözcüklerden, canlandırdıkları imgelerden yola çıkan yazar, dünyayı, insanı, birey olarak kendini irdeliyor. Yüksek sesli bir iç konuşma bir bakıma; meraklısı için çok çekici elbet.
Sevgili Işıl Özışık, adına uygun ışıl ışıl sulu ve yağlıboyalarıyla yine ortak dostumuz Mehmet Kıyat’ın Doku’suna konuk geldi.
Son sözümüz yine Ali Yüce’den.
YETİM
Çiçeklere ad konmamıştı daha
Ben kavaklara uzama öğretiyordum
Kıp kısacık bir iple
Tanrı’nın yaşını soruyordunuz bana
Ben günlerin adını bilmiyordum
Anam öldüğünde
Şimdi ben yapmacı Bekir’im artık
Bir manga çocukla
Bir türküye koyabilirsiniz beni
Barış gelmiş deseler
İlk önce ben inanırım
Ben kolaylığın birinci adıyım
Sokağa çıkınca
Çocuklara gülme yaparım biraz
Çocukluktan kalma parmağımla
Suların ayaklarını sayarım
Bir şey daha yaparım ya söylenmez
Tarla kuşları bilir bunu
Anası ölenler bilir
Bizim Turan söyler ufacık bir sesle.
Berfin/Bahar. S.111. Mayıs 2007.
1 Mayıs 2007 Salı
1 Nisan 2007 Pazar
BÜTÜN TÜRKLERİN ATASI MUSTAFA KEMÂL
İgnacio Ramonet’nin kitabını bitirince ne okuyacağımı düşünürken, artık boş sözlerle zaman yitirmek ve sinirlenmek istemediğim için, daha önce değindiğim bir yapıta, Banû Avar’ın Sınırlar Arasında’sına döndüm.
Aynı adı taşıyan, Portekiz’i anlatan son bölümü tam 15 dakikası makaslanarak yayınlanabilen televizyon çekimlerini izliyorsanız biliyorsunuzdur, Avar dünyamızın dününü bugününü, olayları neden ve sonuçlarını çok iyi biliyor ve görüp dinlediklerini az sözle, çok yerinde bağlantılarla anlatabiliyor.
Sınırlar Arasında’nın başında, ana yönünden atalarının yaşadığı Balkanlara gitti, Batılı sömürücülerin, hem de en cicili bicili sözlerle, en anlı şanlı kurumlar eliyle, Yugoslavya’yı nasıl bir gecede kana buladıklarını, Bosna’yı, Kosava’yı, Arnavutluk’u, Sırbistan’ı anlatılmaz acılana gömdüklerini anımsattı.
Sonra Bulgaristan’a, ardından Moldova’ya, Osmanlı döneminin Besarabya’sına geçti. Ardından, Orta Asya’dan kopup dünyanın dört bir yanına dağılan, Ön-Türklerden Göktürklerin, Gagauzların yaşadıkları topraklara geldi.
Sovyetler’in dağılmasından, Ukrayna ile Rusya’nın birbirinden kopmasının ardından, tam bir belirsizliğe savrulan o güzelim insanların çilelerini, acılarını anlattı alabildiğine duyarlı, içten titreşimlerle. Moldova’nın bir köşesine sıkışmış, Karadeniz’e çıkışı olmayan ülkede , Sovyetler Birliği’nin parçalanmasından sonra bütün yapı çökmüş, üretimlikler durmuş, tarımsal ortaklıklar Gagauzların özel çabasıyla ayakta dursa bile, çevreyle bağlar kesik, artan ürünü satacak kimse yok. Ne yapsın insancıklar? Kadınlar kızlar, dil birliğinden yararlanıp Türkiye’ye çalışmaya koşmuş; pazarlarda ellerindeki üç beş ürünü satmaya çalışan anaların çoğunun kızı ülkemizde.
Anadolu’yu azgın Batılılardan kurtarmaya girişen Mustafa Kemâl’in temel niteliğini biliyorsunuz: içinde bulunduğu koşulları, bağlantıları eksiksiz görüyor, amansız acımasız saldırıyı durdurup püskürtebilmek için nereden yeni güç yaratacağını, kimlerle işbirliği yapacağını bir saniye bile unutmuyor. Yüzyıllardır ezilen, sömürülen Asya’nın kurtuluşunun belli başlı güçlerin, Rusya’nın, Hindistan’ın, Çin’in el ele vermesiyle olabileceğini belki daha Selanik’te düşünüp gereğini yerine getiriyor, Lenin’le daha ilk günden dayanışmaya giriyor, biliyorsunuz.
Başka bir şeyi daha çok iyi biliyor: bir ulusu ulus yapan yapı taşlarının başında dil gelir; bunun için hem Anadolu Türkçesi’ni giriştiği uygarlık dönüşümüne uygun hâle getirmeye çalışıyor, hem de dünyanın başka köşelerinde bu dili konuşan toplum ve topluluklara daha başında el uzatıyor; şimdi Fidel’in yaptığı gibi, oralarda yaşayan insanları dil çimentosuyla birbirine sımsıkı tutturabilmek üzere, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında, içerde bin bir sorunla boğuşurken, Gagauzya’ya öğretmen yolluyor, Türkçe kitapları gönderiyor.
Önce çok erken yaşta Lenin’nin, ardından Mustafa Kemâl’in ölümleriyle, bu güzelim atılım duruyor elbet; hele ancak şimdi artık kendisine yakıştırılan bütün başarıları, içinden belki hiç sevmediği, nefret ettiği, korkarım yarıştığı Atatürk’e borçlu olduğu açıkça ortaya çıkan İsmet Paşa’nın ABD’nin kucağına atlamasından sonra, her şey duruyor, dahası tersine çevriliyor.
Ama 1930’la Avar’ın oraları gezdiği 2004 yılına dek geçen bunca uzun dönemin sonunda bile Uzun Çadır’da, Vulkaneşti’de, Tomay’da çalışmış, yaşamış öğretmenlere “Kemâl’in üretmenleri” deniyor.
Güzeller güzele Mustafa Kemâl, ayrıca yetenekli Gagauz çocuklarını alıp Türkiye’de parasız okutuyor. Tıpkı, dünyanın dört bir yanından yetenekli çocuklara Küba’da parasız tıp eğitimi veren ardılı Fidel gibi.
Çünkü, bu iki sıra dışı önder de, elde geliştirilmiş akılalmaz silahlar, her yeri yakıp yıkarak değil, ancak sevgiye dayalı bilgiyi dünyanın her köşesine ulaştırarak “yurtta ve dünyada barış” a kavuşulabileceğini eksiksiz biliyorlar.
Sonra Azerbaycan’a geçti Avar; ağızları salyalı Batılıların, ellerinde dolarlar, Lenin’le Atatürk’ün bin bir emekle, kanla oluşturdukları paha biçilmez birliğin bozulmasından sonra Balkanlar gibi paramparça edilen güzelim Kafkasya’nın acıların dile getirdi çarpıcı anlatımıyla. Kışkırtılan bir avuç Ermeni’nin Azerbaycan’ın Hocalı kentinde gerçekleştirdikleri, bize yapıştırılan gibi sanal değil, gerçek soykırımı özetledi. Bugün Karabağ, bütün BM kararlarına, onca uluslar arası toplantıya karşın, hâlâ Ermeni çizmesi altında. Sabah akşam bütün dünyaya insanlık, hak hukuk, demokrasi dersleri verenlerin dilleri bilmem nerelerine kaçmış, tıs yok!
Haydar Aliyev’in üstün becerisiyle toparlanan Azerbaycan’ın ona evindeymiş duygusu veren çeşitli yerlerini dolaştı, derken en ünlü ozanlarından Bahtiyar Vahapzade’yi görmeye gitti. Banû’nun şaşmaz sezgisine göre, “gücünü doğru kullanamadığı, dolayısıyla kendine de, öbür ülkelerde yaşayan Türkler’e çok zarar veren” Türkiye’ye küskün büyük ozan.
“Her millete benzemek istiyorsunuz, ama kendinize benzemek istemiyorsunuz. Önce kendimiz olmalıyız. İyiysek de, kötüysek de biz olalım.” Diyor.
Hey gidi hey! Oysa Türk solcuları, devrimcileri (?) kaç yıldır alay ederler Atamızın o yalın sözüyle: Biz, bize benzeriz!
“Siz Türk dilinin en büyük sanatçılarından birisiniz”¸ diyen Avar’a şu yanıtı veriyor Vahapzade:
“Dil yoksa millet yoktur. Anadilimiz bizim bayrağımız, şerefimizdir. Dil yoksa, biz millet değiliz. Benim bir savsözüm var. Ne olursan kendin ol! Kendin olamazsan seni yerler, yok ederler. Bir milletin öz iffeti, öz siması olmalıdır!”
Sonra ekliyor:
“Şiir çok önemlidir. Şiir duyunca, senin delerin, babaların canlanır, hayat bulunlar. Tarihtir şiir.
Banû, Azerbaycan sayfasını Vahapzade’nin dizeleriyle kapatıyor:
Yaşamak yanmaktır, yanasın gerek!
Hayatın mânası yalnız ondadır.
Mum eğer yanmıyorsa yaşamıyor demek,
Onun yaşaması yanmasındadır!
*
Bülent Demirağ’ın ilginç yontularını daha önce katıldığı sanat fuarında görememişim, Hobi’de sergileyince tanıyıp sevdim. Anadolu söylencelerinden yola çıkarak kadın biçimli yapıtlar oluşturmuştu Âna Tanrıçalar ve Tatlı Kadınlar” adlı sergisinde. Bakalım aynı çarpıcı bileşim gelecek yapıtlarında da sürecek mi?
Sevgili dostum Ali Candaş, her yılki gibi, son çalışmalarını yine Doku’da sergiledi; onun yolculuğu çok sağlam, betilerinde kesin çizgiler eriyip gitti, hepsinin yerini o cıvıl cıvıl, diri renkleri aldı. Ne mutlu!
Başka bir tutarlı usta, Nâile Akıncı 1961-2007 arasındaki “Bebek Çeşitlemeleri”ni Evin Sanat Galerisi’nde sevenlerine tattırdı.
Zaman ne hızlı akıp gidiyor! Tam 30 yıl olmuş sevgili İnci Bengiserp Hobi’de bize kucak açalı. Yazık ki bu günü onunla kutlayamadık, inceler incesi Saim Bey de, o da, ansızın çekip gittiler dünyamızdan.
Ama oğlu ve Aslı, o güzel insanların kalıtına büyük bir saygıyla, kararlılıkla sahip çıktılar, sanırım 30 yıldaki bütün yaratıcılara rahat sergileme sağlanamayacağından, resimde Muzaffer Akyol, Yusuf Katipoğlu ve Muhsin Kut’u, seramik ve yontuda Erdinç Bakla, Müfide Çalık ve Maria Kılıçlıoğlu’nun ürünlerine yer verdiler.
Üç ressam dostumuz, 5/17 Mart arasında, saat 13-15 arasında galeriye gelip ortaklaşa bir resim de yapacaklar.
Doğrusu, sevgili İnci Hanım da görse çok beğenirdi bu kutlamayı!
*
Berfin yayınları, H.Nedim Şahhüseyinoğlu’nun anılarını “Bozuk Düzende Yaşam” adıyla basmış. Hem talihli hem talihsiz bir insan Şahhüseyinoğlu: Alevi, Köy Enstitüsü’nde okuma ayrıcalığına kavuşmuş, öğretmen olmuş, dönemin örgütlerine ta başından katılmış, hem sendikada hem siyasal partide görevler üstlenmiş; dolayısıyla, yıllarca kovuşturmalarda, tutukevlerinde çileler çekmiş. O kadarla kalsa yine çok iyi, biliyorsunuz güzelim Alevi kardeşlerimiz Malatya’da, Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi Mahallesi’nde amansız saldırılara uğradılar, vuruldular kıyıldılar.
Ama atalarından gelme hamuru çok sağlam Şahhüseyinoğlu’nun, umudunu, iyimserliğini, insan sevgisini hiç yitirmemiş; kitabı öç almak üzere değil, hepimize ders olsun, önümüzü aydınlatsın diye yazmış. Ellerine, beynine sağlık!
Bir di şiir kitabı var Berfin’in, Kora dizisinde basılmış; Ahmet Aslan’ın “İdil”i.
Vahapzade, sanırım haklı olarak, artık şiir sevmiyor, okumuyorsunuz; diyor. Hadi gelin Ali Yüce’nin bir şiirini okuyup azıcık silelim bu ayıbı.
ROMAN
İlkokulun
İlk sınıfında
Köşede
Ürkek bir çocuk vardı
Çöke çöke yazardı A’ları B’leri
Öğretmene üç aylık yoldan
Bakardı
Bir dünyası vardı çocuğun
Kendi karışıyla üç karış
Bir elinde çanta
Bir elinde ekmek
Isıra ısıra gelirdi okula
Ürkekliğini taşımak için
Kağnı yapardı çocuk
Yollar kardeş kardeş
Yıllar üst üste
Anılar yosun olmuş
Sevdalar tap taze
Şimdi o ürkek çocuk
Nokta büyüklüğünde bir memur
Evi koltuğunun altında
Şu kent senin bu kent benim
Gönlünü ikiye bölmüş ortadan
Yarısı takvim yapraklarında
Yarısıyla işine gelir gider
Berfin/Bahar. S.110. Nisan 2007.
Aynı adı taşıyan, Portekiz’i anlatan son bölümü tam 15 dakikası makaslanarak yayınlanabilen televizyon çekimlerini izliyorsanız biliyorsunuzdur, Avar dünyamızın dününü bugününü, olayları neden ve sonuçlarını çok iyi biliyor ve görüp dinlediklerini az sözle, çok yerinde bağlantılarla anlatabiliyor.
Sınırlar Arasında’nın başında, ana yönünden atalarının yaşadığı Balkanlara gitti, Batılı sömürücülerin, hem de en cicili bicili sözlerle, en anlı şanlı kurumlar eliyle, Yugoslavya’yı nasıl bir gecede kana buladıklarını, Bosna’yı, Kosava’yı, Arnavutluk’u, Sırbistan’ı anlatılmaz acılana gömdüklerini anımsattı.
Sonra Bulgaristan’a, ardından Moldova’ya, Osmanlı döneminin Besarabya’sına geçti. Ardından, Orta Asya’dan kopup dünyanın dört bir yanına dağılan, Ön-Türklerden Göktürklerin, Gagauzların yaşadıkları topraklara geldi.
Sovyetler’in dağılmasından, Ukrayna ile Rusya’nın birbirinden kopmasının ardından, tam bir belirsizliğe savrulan o güzelim insanların çilelerini, acılarını anlattı alabildiğine duyarlı, içten titreşimlerle. Moldova’nın bir köşesine sıkışmış, Karadeniz’e çıkışı olmayan ülkede , Sovyetler Birliği’nin parçalanmasından sonra bütün yapı çökmüş, üretimlikler durmuş, tarımsal ortaklıklar Gagauzların özel çabasıyla ayakta dursa bile, çevreyle bağlar kesik, artan ürünü satacak kimse yok. Ne yapsın insancıklar? Kadınlar kızlar, dil birliğinden yararlanıp Türkiye’ye çalışmaya koşmuş; pazarlarda ellerindeki üç beş ürünü satmaya çalışan anaların çoğunun kızı ülkemizde.
Anadolu’yu azgın Batılılardan kurtarmaya girişen Mustafa Kemâl’in temel niteliğini biliyorsunuz: içinde bulunduğu koşulları, bağlantıları eksiksiz görüyor, amansız acımasız saldırıyı durdurup püskürtebilmek için nereden yeni güç yaratacağını, kimlerle işbirliği yapacağını bir saniye bile unutmuyor. Yüzyıllardır ezilen, sömürülen Asya’nın kurtuluşunun belli başlı güçlerin, Rusya’nın, Hindistan’ın, Çin’in el ele vermesiyle olabileceğini belki daha Selanik’te düşünüp gereğini yerine getiriyor, Lenin’le daha ilk günden dayanışmaya giriyor, biliyorsunuz.
Başka bir şeyi daha çok iyi biliyor: bir ulusu ulus yapan yapı taşlarının başında dil gelir; bunun için hem Anadolu Türkçesi’ni giriştiği uygarlık dönüşümüne uygun hâle getirmeye çalışıyor, hem de dünyanın başka köşelerinde bu dili konuşan toplum ve topluluklara daha başında el uzatıyor; şimdi Fidel’in yaptığı gibi, oralarda yaşayan insanları dil çimentosuyla birbirine sımsıkı tutturabilmek üzere, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında, içerde bin bir sorunla boğuşurken, Gagauzya’ya öğretmen yolluyor, Türkçe kitapları gönderiyor.
Önce çok erken yaşta Lenin’nin, ardından Mustafa Kemâl’in ölümleriyle, bu güzelim atılım duruyor elbet; hele ancak şimdi artık kendisine yakıştırılan bütün başarıları, içinden belki hiç sevmediği, nefret ettiği, korkarım yarıştığı Atatürk’e borçlu olduğu açıkça ortaya çıkan İsmet Paşa’nın ABD’nin kucağına atlamasından sonra, her şey duruyor, dahası tersine çevriliyor.
Ama 1930’la Avar’ın oraları gezdiği 2004 yılına dek geçen bunca uzun dönemin sonunda bile Uzun Çadır’da, Vulkaneşti’de, Tomay’da çalışmış, yaşamış öğretmenlere “Kemâl’in üretmenleri” deniyor.
Güzeller güzele Mustafa Kemâl, ayrıca yetenekli Gagauz çocuklarını alıp Türkiye’de parasız okutuyor. Tıpkı, dünyanın dört bir yanından yetenekli çocuklara Küba’da parasız tıp eğitimi veren ardılı Fidel gibi.
Çünkü, bu iki sıra dışı önder de, elde geliştirilmiş akılalmaz silahlar, her yeri yakıp yıkarak değil, ancak sevgiye dayalı bilgiyi dünyanın her köşesine ulaştırarak “yurtta ve dünyada barış” a kavuşulabileceğini eksiksiz biliyorlar.
Sonra Azerbaycan’a geçti Avar; ağızları salyalı Batılıların, ellerinde dolarlar, Lenin’le Atatürk’ün bin bir emekle, kanla oluşturdukları paha biçilmez birliğin bozulmasından sonra Balkanlar gibi paramparça edilen güzelim Kafkasya’nın acıların dile getirdi çarpıcı anlatımıyla. Kışkırtılan bir avuç Ermeni’nin Azerbaycan’ın Hocalı kentinde gerçekleştirdikleri, bize yapıştırılan gibi sanal değil, gerçek soykırımı özetledi. Bugün Karabağ, bütün BM kararlarına, onca uluslar arası toplantıya karşın, hâlâ Ermeni çizmesi altında. Sabah akşam bütün dünyaya insanlık, hak hukuk, demokrasi dersleri verenlerin dilleri bilmem nerelerine kaçmış, tıs yok!
Haydar Aliyev’in üstün becerisiyle toparlanan Azerbaycan’ın ona evindeymiş duygusu veren çeşitli yerlerini dolaştı, derken en ünlü ozanlarından Bahtiyar Vahapzade’yi görmeye gitti. Banû’nun şaşmaz sezgisine göre, “gücünü doğru kullanamadığı, dolayısıyla kendine de, öbür ülkelerde yaşayan Türkler’e çok zarar veren” Türkiye’ye küskün büyük ozan.
“Her millete benzemek istiyorsunuz, ama kendinize benzemek istemiyorsunuz. Önce kendimiz olmalıyız. İyiysek de, kötüysek de biz olalım.” Diyor.
Hey gidi hey! Oysa Türk solcuları, devrimcileri (?) kaç yıldır alay ederler Atamızın o yalın sözüyle: Biz, bize benzeriz!
“Siz Türk dilinin en büyük sanatçılarından birisiniz”¸ diyen Avar’a şu yanıtı veriyor Vahapzade:
“Dil yoksa millet yoktur. Anadilimiz bizim bayrağımız, şerefimizdir. Dil yoksa, biz millet değiliz. Benim bir savsözüm var. Ne olursan kendin ol! Kendin olamazsan seni yerler, yok ederler. Bir milletin öz iffeti, öz siması olmalıdır!”
Sonra ekliyor:
“Şiir çok önemlidir. Şiir duyunca, senin delerin, babaların canlanır, hayat bulunlar. Tarihtir şiir.
Banû, Azerbaycan sayfasını Vahapzade’nin dizeleriyle kapatıyor:
Yaşamak yanmaktır, yanasın gerek!
Hayatın mânası yalnız ondadır.
Mum eğer yanmıyorsa yaşamıyor demek,
Onun yaşaması yanmasındadır!
*
Bülent Demirağ’ın ilginç yontularını daha önce katıldığı sanat fuarında görememişim, Hobi’de sergileyince tanıyıp sevdim. Anadolu söylencelerinden yola çıkarak kadın biçimli yapıtlar oluşturmuştu Âna Tanrıçalar ve Tatlı Kadınlar” adlı sergisinde. Bakalım aynı çarpıcı bileşim gelecek yapıtlarında da sürecek mi?
Sevgili dostum Ali Candaş, her yılki gibi, son çalışmalarını yine Doku’da sergiledi; onun yolculuğu çok sağlam, betilerinde kesin çizgiler eriyip gitti, hepsinin yerini o cıvıl cıvıl, diri renkleri aldı. Ne mutlu!
Başka bir tutarlı usta, Nâile Akıncı 1961-2007 arasındaki “Bebek Çeşitlemeleri”ni Evin Sanat Galerisi’nde sevenlerine tattırdı.
Zaman ne hızlı akıp gidiyor! Tam 30 yıl olmuş sevgili İnci Bengiserp Hobi’de bize kucak açalı. Yazık ki bu günü onunla kutlayamadık, inceler incesi Saim Bey de, o da, ansızın çekip gittiler dünyamızdan.
Ama oğlu ve Aslı, o güzel insanların kalıtına büyük bir saygıyla, kararlılıkla sahip çıktılar, sanırım 30 yıldaki bütün yaratıcılara rahat sergileme sağlanamayacağından, resimde Muzaffer Akyol, Yusuf Katipoğlu ve Muhsin Kut’u, seramik ve yontuda Erdinç Bakla, Müfide Çalık ve Maria Kılıçlıoğlu’nun ürünlerine yer verdiler.
Üç ressam dostumuz, 5/17 Mart arasında, saat 13-15 arasında galeriye gelip ortaklaşa bir resim de yapacaklar.
Doğrusu, sevgili İnci Hanım da görse çok beğenirdi bu kutlamayı!
*
Berfin yayınları, H.Nedim Şahhüseyinoğlu’nun anılarını “Bozuk Düzende Yaşam” adıyla basmış. Hem talihli hem talihsiz bir insan Şahhüseyinoğlu: Alevi, Köy Enstitüsü’nde okuma ayrıcalığına kavuşmuş, öğretmen olmuş, dönemin örgütlerine ta başından katılmış, hem sendikada hem siyasal partide görevler üstlenmiş; dolayısıyla, yıllarca kovuşturmalarda, tutukevlerinde çileler çekmiş. O kadarla kalsa yine çok iyi, biliyorsunuz güzelim Alevi kardeşlerimiz Malatya’da, Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi Mahallesi’nde amansız saldırılara uğradılar, vuruldular kıyıldılar.
Ama atalarından gelme hamuru çok sağlam Şahhüseyinoğlu’nun, umudunu, iyimserliğini, insan sevgisini hiç yitirmemiş; kitabı öç almak üzere değil, hepimize ders olsun, önümüzü aydınlatsın diye yazmış. Ellerine, beynine sağlık!
Bir di şiir kitabı var Berfin’in, Kora dizisinde basılmış; Ahmet Aslan’ın “İdil”i.
Vahapzade, sanırım haklı olarak, artık şiir sevmiyor, okumuyorsunuz; diyor. Hadi gelin Ali Yüce’nin bir şiirini okuyup azıcık silelim bu ayıbı.
ROMAN
İlkokulun
İlk sınıfında
Köşede
Ürkek bir çocuk vardı
Çöke çöke yazardı A’ları B’leri
Öğretmene üç aylık yoldan
Bakardı
Bir dünyası vardı çocuğun
Kendi karışıyla üç karış
Bir elinde çanta
Bir elinde ekmek
Isıra ısıra gelirdi okula
Ürkekliğini taşımak için
Kağnı yapardı çocuk
Yollar kardeş kardeş
Yıllar üst üste
Anılar yosun olmuş
Sevdalar tap taze
Şimdi o ürkek çocuk
Nokta büyüklüğünde bir memur
Evi koltuğunun altında
Şu kent senin bu kent benim
Gönlünü ikiye bölmüş ortadan
Yarısı takvim yapraklarında
Yarısıyla işine gelir gider
Berfin/Bahar. S.110. Nisan 2007.
BÜTÜN TÜRKLERİN ATASI MUSTAFA KEMÂL
İgnacio Ramonet’nin kitabını bitirince ne okuyacağımı düşünürken, artık boş sözlerle zaman yitirmek ve sinirlenmek istemediğim için, daha önce değindiğim bir yapıta, Banû Avar’ın Sınırlar Arasında’sına döndüm.
Aynı adı taşıyan, Portekiz’i anlatan son bölümü tam 15 dakikası makaslanarak yayınlanabilen televizyon çekimlerini izliyorsanız biliyorsunuzdur, Avar dünyamızın dününü bugününü, olayları neden ve sonuçlarını çok iyi biliyor ve görüp dinlediklerini az sözle, çok yerinde bağlantılarla anlatabiliyor.
Sınırlar Arasında’nın başında, ana yönünden atalarının yaşadığı Balkanlara gitti, Batılı sömürücülerin, hem de en cicili bicili sözlerle, en anlı şanlı kurumlar eliyle, Yugoslavya’yı nasıl bir gecede kana buladıklarını, Bosna’yı, Kosava’yı, Arnavutluk’u, Sırbistan’ı anlatılmaz acılana gömdüklerini anımsattı.
Sonra Bulgaristan’a, ardından Moldova’ya, Osmanlı döneminin Besarabya’sına geçti. Ardından, Orta Asya’dan kopup dünyanın dört bir yanına dağılan, Ön-Türklerden Göktürklerin, Gagauzların yaşadıkları topraklara geldi.
Sovyetler’in dağılmasından, Ukrayna ile Rusya’nın birbirinden kopmasının ardından, tam bir belirsizliğe savrulan o güzelim insanların çilelerini, acılarını anlattı alabildiğine duyarlı, içten titreşimlerle. Moldova’nın bir köşesine sıkışmış, Karadeniz’e çıkışı olmayan ülkede , Sovyetler Birliği’nin parçalanmasından sonra bütün yapı çökmüş, üretimlikler durmuş, tarımsal ortaklıklar Gagauzların özel çabasıyla ayakta dursa bile, çevreyle bağlar kesik, artan ürünü satacak kimse yok. Ne yapsın insancıklar? Kadınlar kızlar, dil birliğinden yararlanıp Türkiye’ye çalışmaya koşmuş; pazarlarda ellerindeki üç beş ürünü satmaya çalışan anaların çoğunun kızı ülkemizde.
Anadolu’yu azgın Batılılardan kurtarmaya girişen Mustafa Kemâl’in temel niteliğini biliyorsunuz: içinde bulunduğu koşulları, bağlantıları eksiksiz görüyor, amansız acımasız saldırıyı durdurup püskürtebilmek için nereden yeni güç yaratacağını, kimlerle işbirliği yapacağını bir saniye bile unutmuyor. Yüzyıllardır ezilen, sömürülen Asya’nın kurtuluşunun belli başlı güçlerin, Rusya’nın, Hindistan’ın, Çin’in el ele vermesiyle olabileceğini belki daha Selanik’te düşünüp gereğini yerine getiriyor, Lenin’le daha ilk günden dayanışmaya giriyor, biliyorsunuz.
Başka bir şeyi daha çok iyi biliyor: bir ulusu ulus yapan yapı taşlarının başında dil gelir; bunun için hem Anadolu Türkçesi’ni giriştiği uygarlık dönüşümüne uygun hâle getirmeye çalışıyor, hem de dünyanın başka köşelerinde bu dili konuşan toplum ve topluluklara daha başında el uzatıyor; şimdi Fidel’in yaptığı gibi, oralarda yaşayan insanları dil çimentosuyla birbirine sımsıkı tutturabilmek üzere, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında, içerde bin bir sorunla boğuşurken, Gagauzya’ya öğretmen yolluyor, Türkçe kitapları gönderiyor.
Önce çok erken yaşta Lenin’nin, ardından Mustafa Kemâl’in ölümleriyle, bu güzelim atılım duruyor elbet; hele ancak şimdi artık kendisine yakıştırılan bütün başarıları, içinden belki hiç sevmediği, nefret ettiği, korkarım yarıştığı Atatürk’e borçlu olduğu açıkça ortaya çıkan İsmet Paşa’nın ABD’nin kucağına atlamasından sonra, her şey duruyor, dahası tersine çevriliyor.
Ama 1930’la Avar’ın oraları gezdiği 2004 yılına dek geçen bunca uzun dönemin sonunda bile Uzun Çadır’da, Vulkaneşti’de, Tomay’da çalışmış, yaşamış öğretmenlere “Kemâl’in üretmenleri” deniyor.
Güzeller güzele Mustafa Kemâl, ayrıca yetenekli Gagauz çocuklarını alıp Türkiye’de parasız okutuyor. Tıpkı, dünyanın dört bir yanından yetenekli çocuklara Küba’da parasız tıp eğitimi veren ardılı Fidel gibi.
Çünkü, bu iki sıra dışı önder de, elde geliştirilmiş akılalmaz silahlar, her yeri yakıp yıkarak değil, ancak sevgiye dayalı bilgiyi dünyanın her köşesine ulaştırarak “yurtta ve dünyada barış” a kavuşulabileceğini eksiksiz biliyorlar.
Sonra Azerbaycan’a geçti Avar; ağızları salyalı Batılıların, ellerinde dolarlar, Lenin’le Atatürk’ün bin bir emekle, kanla oluşturdukları paha biçilmez birliğin bozulmasından sonra Balkanlar gibi paramparça edilen güzelim Kafkasya’nın acıların dile getirdi çarpıcı anlatımıyla. Kışkırtılan bir avuç Ermeni’nin Azerbaycan’ın Hocalı kentinde gerçekleştirdikleri, bize yapıştırılan gibi sanal değil, gerçek soykırımı özetledi. Bugün Karabağ, bütün BM kararlarına, onca uluslar arası toplantıya karşın, hâlâ Ermeni çizmesi altında. Sabah akşam bütün dünyaya insanlık, hak hukuk, demokrasi dersleri verenlerin dilleri bilmem nerelerine kaçmış, tıs yok!
Haydar Aliyev’in üstün becerisiyle toparlanan Azerbaycan’ın ona evindeymiş duygusu veren çeşitli yerlerini dolaştı, derken en ünlü ozanlarından Bahtiyar Vahapzade’yi görmeye gitti. Banû’nun şaşmaz sezgisine göre, “gücünü doğru kullanamadığı, dolayısıyla kendine de, öbür ülkelerde yaşayan Türkler’e çok zarar veren” Türkiye’ye küskün büyük ozan.
“Her millete benzemek istiyorsunuz, ama kendinize benzemek istemiyorsunuz. Önce kendimiz olmalıyız. İyiysek de, kötüysek de biz olalım.” Diyor.
Hey gidi hey! Oysa Türk solcuları, devrimcileri (?) kaç yıldır alay ederler Atamızın o yalın sözüyle: Biz, bize benzeriz!
“Siz Türk dilinin en büyük sanatçılarından birisiniz”¸ diyen Avar’a şu yanıtı veriyor Vahapzade:
“Dil yoksa millet yoktur. Anadilimiz bizim bayrağımız, şerefimizdir. Dil yoksa, biz millet değiliz. Benim bir savsözüm var. Ne olursan kendin ol! Kendin olamazsan seni yerler, yok ederler. Bir milletin öz iffeti, öz siması olmalıdır!”
Sonra ekliyor:
“Şiir çok önemlidir. Şiir duyunca, senin delerin, babaların canlanır, hayat bulunlar. Tarihtir şiir.
Banû, Azerbaycan sayfasını Vahapzade’nin dizeleriyle kapatıyor:
Yaşamak yanmaktır, yanasın gerek!
Hayatın mânası yalnız ondadır.
Mum eğer yanmıyorsa yaşamıyor demek,
Onun yaşaması yanmasındadır!
*
Bülent Demirağ’ın ilginç yontularını daha önce katıldığı sanat fuarında görememişim, Hobi’de sergileyince tanıyıp sevdim. Anadolu söylencelerinden yola çıkarak kadın biçimli yapıtlar oluşturmuştu Âna Tanrıçalar ve Tatlı Kadınlar” adlı sergisinde. Bakalım aynı çarpıcı bileşim gelecek yapıtlarında da sürecek mi?
Sevgili dostum Ali Candaş, her yılki gibi, son çalışmalarını yine Doku’da sergiledi; onun yolculuğu çok sağlam, betilerinde kesin çizgiler eriyip gitti, hepsinin yerini o cıvıl cıvıl, diri renkleri aldı. Ne mutlu!
Başka bir tutarlı usta, Nâile Akıncı 1961-2007 arasındaki “Bebek Çeşitlemeleri”ni Evin Sanat Galerisi’nde sevenlerine tattırdı.
Zaman ne hızlı akıp gidiyor! Tam 30 yıl olmuş sevgili İnci Bengiserp Hobi’de bize kucak açalı. Yazık ki bu günü onunla kutlayamadık, inceler incesi Saim Bey de, o da, ansızın çekip gittiler dünyamızdan.
Ama oğlu ve Aslı, o güzel insanların kalıtına büyük bir saygıyla, kararlılıkla sahip çıktılar, sanırım 30 yıldaki bütün yaratıcılara rahat sergileme sağlanamayacağından, resimde Muzaffer Akyol, Yusuf Katipoğlu ve Muhsin Kut’u, seramik ve yontuda Erdinç Bakla, Müfide Çalık ve Maria Kılıçlıoğlu’nun ürünlerine yer verdiler.
Üç ressam dostumuz, 5/17 Mart arasında, saat 13-15 arasında galeriye gelip ortaklaşa bir resim de yapacaklar.
Doğrusu, sevgili İnci Hanım da görse çok beğenirdi bu kutlamayı!
*
Berfin yayınları, H.Nedim Şahhüseyinoğlu’nun anılarını “Bozuk Düzende Yaşam” adıyla basmış. Hem talihli hem talihsiz bir insan Şahhüseyinoğlu: Alevi, Köy Enstitüsü’nde okuma ayrıcalığına kavuşmuş, öğretmen olmuş, dönemin örgütlerine ta başından katılmış, hem sendikada hem siyasal partide görevler üstlenmiş; dolayısıyla, yıllarca kovuşturmalarda, tutukevlerinde çileler çekmiş. O kadarla kalsa yine çok iyi, biliyorsunuz güzelim Alevi kardeşlerimiz Malatya’da, Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi Mahallesi’nde amansız saldırılara uğradılar, vuruldular kıyıldılar.
Ama atalarından gelme hamuru çok sağlam Şahhüseyinoğlu’nun, umudunu, iyimserliğini, insan sevgisini hiç yitirmemiş; kitabı öç almak üzere değil, hepimize ders olsun, önümüzü aydınlatsın diye yazmış. Ellerine, beynine sağlık!
Bir di şiir kitabı var Berfin’in, Kora dizisinde basılmış; Ahmet Aslan’ın “İdil”i.
Vahapzade, sanırım haklı olarak, artık şiir sevmiyor, okumuyorsunuz; diyor. Hadi gelin Ali Yüce’nin bir şiirini okuyup azıcık silelim bu ayıbı.
ROMAN
İlkokulun
İlk sınıfında
Köşede
Ürkek bir çocuk vardı
Çöke çöke yazardı A’ları B’leri
Öğretmene üç aylık yoldan
Bakardı
Bir dünyası vardı çocuğun
Kendi karışıyla üç karış
Bir elinde çanta
Bir elinde ekmek
Isıra ısıra gelirdi okula
Ürkekliğini taşımak için
Kağnı yapardı çocuk
Yollar kardeş kardeş
Yıllar üst üste
Anılar yosun olmuş
Sevdalar tap taze
Şimdi o ürkek çocuk
Nokta büyüklüğünde bir memur
Evi koltuğunun altında
Şu kent senin bu kent benim
Gönlünü ikiye bölmüş ortadan
Yarısı takvim yapraklarında
Yarısıyla işine gelir gider
Berfin/Bahar. S.110. Nisan 2007.
Aynı adı taşıyan, Portekiz’i anlatan son bölümü tam 15 dakikası makaslanarak yayınlanabilen televizyon çekimlerini izliyorsanız biliyorsunuzdur, Avar dünyamızın dününü bugününü, olayları neden ve sonuçlarını çok iyi biliyor ve görüp dinlediklerini az sözle, çok yerinde bağlantılarla anlatabiliyor.
Sınırlar Arasında’nın başında, ana yönünden atalarının yaşadığı Balkanlara gitti, Batılı sömürücülerin, hem de en cicili bicili sözlerle, en anlı şanlı kurumlar eliyle, Yugoslavya’yı nasıl bir gecede kana buladıklarını, Bosna’yı, Kosava’yı, Arnavutluk’u, Sırbistan’ı anlatılmaz acılana gömdüklerini anımsattı.
Sonra Bulgaristan’a, ardından Moldova’ya, Osmanlı döneminin Besarabya’sına geçti. Ardından, Orta Asya’dan kopup dünyanın dört bir yanına dağılan, Ön-Türklerden Göktürklerin, Gagauzların yaşadıkları topraklara geldi.
Sovyetler’in dağılmasından, Ukrayna ile Rusya’nın birbirinden kopmasının ardından, tam bir belirsizliğe savrulan o güzelim insanların çilelerini, acılarını anlattı alabildiğine duyarlı, içten titreşimlerle. Moldova’nın bir köşesine sıkışmış, Karadeniz’e çıkışı olmayan ülkede , Sovyetler Birliği’nin parçalanmasından sonra bütün yapı çökmüş, üretimlikler durmuş, tarımsal ortaklıklar Gagauzların özel çabasıyla ayakta dursa bile, çevreyle bağlar kesik, artan ürünü satacak kimse yok. Ne yapsın insancıklar? Kadınlar kızlar, dil birliğinden yararlanıp Türkiye’ye çalışmaya koşmuş; pazarlarda ellerindeki üç beş ürünü satmaya çalışan anaların çoğunun kızı ülkemizde.
Anadolu’yu azgın Batılılardan kurtarmaya girişen Mustafa Kemâl’in temel niteliğini biliyorsunuz: içinde bulunduğu koşulları, bağlantıları eksiksiz görüyor, amansız acımasız saldırıyı durdurup püskürtebilmek için nereden yeni güç yaratacağını, kimlerle işbirliği yapacağını bir saniye bile unutmuyor. Yüzyıllardır ezilen, sömürülen Asya’nın kurtuluşunun belli başlı güçlerin, Rusya’nın, Hindistan’ın, Çin’in el ele vermesiyle olabileceğini belki daha Selanik’te düşünüp gereğini yerine getiriyor, Lenin’le daha ilk günden dayanışmaya giriyor, biliyorsunuz.
Başka bir şeyi daha çok iyi biliyor: bir ulusu ulus yapan yapı taşlarının başında dil gelir; bunun için hem Anadolu Türkçesi’ni giriştiği uygarlık dönüşümüne uygun hâle getirmeye çalışıyor, hem de dünyanın başka köşelerinde bu dili konuşan toplum ve topluluklara daha başında el uzatıyor; şimdi Fidel’in yaptığı gibi, oralarda yaşayan insanları dil çimentosuyla birbirine sımsıkı tutturabilmek üzere, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında, içerde bin bir sorunla boğuşurken, Gagauzya’ya öğretmen yolluyor, Türkçe kitapları gönderiyor.
Önce çok erken yaşta Lenin’nin, ardından Mustafa Kemâl’in ölümleriyle, bu güzelim atılım duruyor elbet; hele ancak şimdi artık kendisine yakıştırılan bütün başarıları, içinden belki hiç sevmediği, nefret ettiği, korkarım yarıştığı Atatürk’e borçlu olduğu açıkça ortaya çıkan İsmet Paşa’nın ABD’nin kucağına atlamasından sonra, her şey duruyor, dahası tersine çevriliyor.
Ama 1930’la Avar’ın oraları gezdiği 2004 yılına dek geçen bunca uzun dönemin sonunda bile Uzun Çadır’da, Vulkaneşti’de, Tomay’da çalışmış, yaşamış öğretmenlere “Kemâl’in üretmenleri” deniyor.
Güzeller güzele Mustafa Kemâl, ayrıca yetenekli Gagauz çocuklarını alıp Türkiye’de parasız okutuyor. Tıpkı, dünyanın dört bir yanından yetenekli çocuklara Küba’da parasız tıp eğitimi veren ardılı Fidel gibi.
Çünkü, bu iki sıra dışı önder de, elde geliştirilmiş akılalmaz silahlar, her yeri yakıp yıkarak değil, ancak sevgiye dayalı bilgiyi dünyanın her köşesine ulaştırarak “yurtta ve dünyada barış” a kavuşulabileceğini eksiksiz biliyorlar.
Sonra Azerbaycan’a geçti Avar; ağızları salyalı Batılıların, ellerinde dolarlar, Lenin’le Atatürk’ün bin bir emekle, kanla oluşturdukları paha biçilmez birliğin bozulmasından sonra Balkanlar gibi paramparça edilen güzelim Kafkasya’nın acıların dile getirdi çarpıcı anlatımıyla. Kışkırtılan bir avuç Ermeni’nin Azerbaycan’ın Hocalı kentinde gerçekleştirdikleri, bize yapıştırılan gibi sanal değil, gerçek soykırımı özetledi. Bugün Karabağ, bütün BM kararlarına, onca uluslar arası toplantıya karşın, hâlâ Ermeni çizmesi altında. Sabah akşam bütün dünyaya insanlık, hak hukuk, demokrasi dersleri verenlerin dilleri bilmem nerelerine kaçmış, tıs yok!
Haydar Aliyev’in üstün becerisiyle toparlanan Azerbaycan’ın ona evindeymiş duygusu veren çeşitli yerlerini dolaştı, derken en ünlü ozanlarından Bahtiyar Vahapzade’yi görmeye gitti. Banû’nun şaşmaz sezgisine göre, “gücünü doğru kullanamadığı, dolayısıyla kendine de, öbür ülkelerde yaşayan Türkler’e çok zarar veren” Türkiye’ye küskün büyük ozan.
“Her millete benzemek istiyorsunuz, ama kendinize benzemek istemiyorsunuz. Önce kendimiz olmalıyız. İyiysek de, kötüysek de biz olalım.” Diyor.
Hey gidi hey! Oysa Türk solcuları, devrimcileri (?) kaç yıldır alay ederler Atamızın o yalın sözüyle: Biz, bize benzeriz!
“Siz Türk dilinin en büyük sanatçılarından birisiniz”¸ diyen Avar’a şu yanıtı veriyor Vahapzade:
“Dil yoksa millet yoktur. Anadilimiz bizim bayrağımız, şerefimizdir. Dil yoksa, biz millet değiliz. Benim bir savsözüm var. Ne olursan kendin ol! Kendin olamazsan seni yerler, yok ederler. Bir milletin öz iffeti, öz siması olmalıdır!”
Sonra ekliyor:
“Şiir çok önemlidir. Şiir duyunca, senin delerin, babaların canlanır, hayat bulunlar. Tarihtir şiir.
Banû, Azerbaycan sayfasını Vahapzade’nin dizeleriyle kapatıyor:
Yaşamak yanmaktır, yanasın gerek!
Hayatın mânası yalnız ondadır.
Mum eğer yanmıyorsa yaşamıyor demek,
Onun yaşaması yanmasındadır!
*
Bülent Demirağ’ın ilginç yontularını daha önce katıldığı sanat fuarında görememişim, Hobi’de sergileyince tanıyıp sevdim. Anadolu söylencelerinden yola çıkarak kadın biçimli yapıtlar oluşturmuştu Âna Tanrıçalar ve Tatlı Kadınlar” adlı sergisinde. Bakalım aynı çarpıcı bileşim gelecek yapıtlarında da sürecek mi?
Sevgili dostum Ali Candaş, her yılki gibi, son çalışmalarını yine Doku’da sergiledi; onun yolculuğu çok sağlam, betilerinde kesin çizgiler eriyip gitti, hepsinin yerini o cıvıl cıvıl, diri renkleri aldı. Ne mutlu!
Başka bir tutarlı usta, Nâile Akıncı 1961-2007 arasındaki “Bebek Çeşitlemeleri”ni Evin Sanat Galerisi’nde sevenlerine tattırdı.
Zaman ne hızlı akıp gidiyor! Tam 30 yıl olmuş sevgili İnci Bengiserp Hobi’de bize kucak açalı. Yazık ki bu günü onunla kutlayamadık, inceler incesi Saim Bey de, o da, ansızın çekip gittiler dünyamızdan.
Ama oğlu ve Aslı, o güzel insanların kalıtına büyük bir saygıyla, kararlılıkla sahip çıktılar, sanırım 30 yıldaki bütün yaratıcılara rahat sergileme sağlanamayacağından, resimde Muzaffer Akyol, Yusuf Katipoğlu ve Muhsin Kut’u, seramik ve yontuda Erdinç Bakla, Müfide Çalık ve Maria Kılıçlıoğlu’nun ürünlerine yer verdiler.
Üç ressam dostumuz, 5/17 Mart arasında, saat 13-15 arasında galeriye gelip ortaklaşa bir resim de yapacaklar.
Doğrusu, sevgili İnci Hanım da görse çok beğenirdi bu kutlamayı!
*
Berfin yayınları, H.Nedim Şahhüseyinoğlu’nun anılarını “Bozuk Düzende Yaşam” adıyla basmış. Hem talihli hem talihsiz bir insan Şahhüseyinoğlu: Alevi, Köy Enstitüsü’nde okuma ayrıcalığına kavuşmuş, öğretmen olmuş, dönemin örgütlerine ta başından katılmış, hem sendikada hem siyasal partide görevler üstlenmiş; dolayısıyla, yıllarca kovuşturmalarda, tutukevlerinde çileler çekmiş. O kadarla kalsa yine çok iyi, biliyorsunuz güzelim Alevi kardeşlerimiz Malatya’da, Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi Mahallesi’nde amansız saldırılara uğradılar, vuruldular kıyıldılar.
Ama atalarından gelme hamuru çok sağlam Şahhüseyinoğlu’nun, umudunu, iyimserliğini, insan sevgisini hiç yitirmemiş; kitabı öç almak üzere değil, hepimize ders olsun, önümüzü aydınlatsın diye yazmış. Ellerine, beynine sağlık!
Bir di şiir kitabı var Berfin’in, Kora dizisinde basılmış; Ahmet Aslan’ın “İdil”i.
Vahapzade, sanırım haklı olarak, artık şiir sevmiyor, okumuyorsunuz; diyor. Hadi gelin Ali Yüce’nin bir şiirini okuyup azıcık silelim bu ayıbı.
ROMAN
İlkokulun
İlk sınıfında
Köşede
Ürkek bir çocuk vardı
Çöke çöke yazardı A’ları B’leri
Öğretmene üç aylık yoldan
Bakardı
Bir dünyası vardı çocuğun
Kendi karışıyla üç karış
Bir elinde çanta
Bir elinde ekmek
Isıra ısıra gelirdi okula
Ürkekliğini taşımak için
Kağnı yapardı çocuk
Yollar kardeş kardeş
Yıllar üst üste
Anılar yosun olmuş
Sevdalar tap taze
Şimdi o ürkek çocuk
Nokta büyüklüğünde bir memur
Evi koltuğunun altında
Şu kent senin bu kent benim
Gönlünü ikiye bölmüş ortadan
Yarısı takvim yapraklarında
Yarısıyla işine gelir gider
Berfin/Bahar. S.110. Nisan 2007.
1 Mart 2007 Perşembe
“HİNDİSTAN”
Mehmet Günyeli’yi, önceki sergisi ve kitabı Yaşasın Özgür Küba! ile tanıyıp sevmiştim; Osmanlı Sarayı’nın para basma işliğinde Hindistan görüntüleri sergileyeceğini okur okumaz koştuk Nilgün’le, ve yine çok mutlu olduk.
Mehmet Günyeli, bakıp görmesini, gördüğünü çarpıcı biçimde saptamayı çok iyi biliyor; İsa’nın doğumundan bilmem kaç yüzyıl olsa da, “insan üreme örgeniyle değil, beyniyle sevişir” diyebilmiş o büyük, her açıdan varsıl, ama acımasız sömürgeciliğin ve ataerkil zorbalığın pençesinde kıvranan ülkeyi, bin bir renkli insanlarını unutulmaz görüntülerle önümüze getirmiş, ayrıca kitabına almış. Sergiyi kaçırdınız elbet, ama Yaşasın Özgür Küba gibi bu görüntüleri özenli bir basımla sanatseverlere sunan Fotoğrafevi’nin bastığı kitabı kolayca edinip gittikçe kararan, karartılan dünyamızda dinlendirici düşsel-şiirsel bir yolculuğa çıkabilirsiniz.
Türkü sever misiniz? Sevgili Ruhi Su ile Sümeyra Çakır’ın “Almanya Acı Vatan” türküsünü dinlediniz mi? Dostum İsmet Arslan, Berfin Yayınları’nda, A. Metin Akpınar’ın onu çağrıştıran bir romanını bastı: Almanya Tatlı Vatan/ Yeşil Sermayenin Romanı. Tıpkı ağababaları Batılı anamalcı sömürücüler gibi, zaten onlarla el ele, suçortaklığı içinde çalışan din bezirgânlarının camilerden başlayarak her yerde zavallı sıradan insanları kandırıp paracıklarını yutuşlarını anlatmış Akpınar. Yüksek öğrenimini Amerika’da gördüğü hâlde yozlaşmamış, satılmamış bu halk çocuğu, tam bir bilgiişlemci gibi, en ince ayrıntılarıyla gözler önüne sermiş bugün de sürüp giden amansız soygunu. Güzelim Anadolu halkı günün birinde geçmişine, Atasına yakışan önderlere kavuşursa, okuyup ders ve önlem alsın diye.
İnsan Fidel Castro kadar tutarlı, kararlı bir önderse, geçende Küba Dostluk Derneği’nde izlediğimiz Fedil’li Anlar filminde dediği gibi, “düşmanları bile, nefret de etseler, saygı duyuyorlar” insana.
Ülkemiz de bu kuralın içinde elbet; canım Nâzım Hikmet’in eşsiz Havana Röportajı’ndaki deyişiyle, karşıtlarının “yerlisine de Yankisine de” diz çöktürmüş Fidel: aslında öğretisinin, kurduğu insanca düzenin çökmesi için efendileriyle birlikte elinden geleni yapan bir amca, A.D. basmış onunla ilgili en dürüst kitabı: İki Ses Bir Biyografi.
Kitabın yazarı İgnacio Ramonet en doğru yöntemi sezmiş, gidip Fidel’le tam 100 saat konuşmuş, sonra bunları kâğıda dökmüş. SSCB’nin büyük bir hovardalıkla harcadığı yeni dünya düzeni, yeni insan umudunu son 50 yılın büyük bölümünde tek başlarına diri tutan güzeller güzeli Küba halkıyla onun bilge önderinin dediklerini hemen okumalısınız elbet. Ben oradan birkaç önemli saydığım noktayı ele alayım şimdi.
Kendisinin de söylediği gibi, Fidel’in oluşumunda üç insanın çok büyük etkisi var: José Marti, Marx, Lenin.
Marti’den, hem Kübalı bağımsızlık savaşçısı olmayı öğrenmiş, hem de çocukluğunda ister istemez aldığı Hıristiyan eğitimini bütün insanlığı kapsayacak bir aktöre öğretisine dönüştürmeyi. Marti’nin şu güzel sözünü, o taş kafalı Oliver Stone’un filminde de bir kitaplığın önünde söylüyordu: “Dünyanın bütün görkemi, bir mısır tanesine sığar.” Başka bir ermişin, Saint-Exupéry’nin dediğini kusursuz anlayıp uygulamış: “Özlediğin insanı kendinde oluşturmaya başla!”
O da öyle yapmış; bütün dünyada, son olarak da Sovyetler Birliği’nde dünyayı değiştirmeye, daha adil, hakça bir düzen kurmaya girişen devrimcilerin yanlışları üzende uzun uzun düşünmüş; birtakım temel, can alıcı yanlışlar saptamış, ve daha Granma’ya binerken bunlardan kaçınmaya, tam tersini uygulamaya yemin etmiş: siyasal kavgaya, kurtuluş savaşına girişmişsen, halka da, kurulu düzenin paralı görevlilerine de diş bileme, zarar verme! Devrimciyim deyip kimsenin sırtına binme, kendini halka besletme! Yediğin ekmeğin, tavuğun parasını hemen, hem de fazlasıyla öde köylüne, halkına! Çarpışıp yendiğin, tutsak ettiğin subaylara erlere insanca davran, saygı göster; ceza vereceksen bile en azını ver, bir süre sonra da özgür bırak! Para bulmak için banka ya da kurum soyma! Anamalcı düzenin de, bugüne kadar gelmiş bütün zorba yönetimlerin de yapageldikleri gibi, işbaşındakileri yıpratmak üzere yıldırma eylemlerine, bombalamalara, öldürmelere girişme: bunlar kaşındakinden çok sana zarar verir, halktan destek isteyince bulamazsın!
Yine ta başından beri, Che ile, bütün devrimci arkadaşlarıyla birlikte, savaşırken yaraladıkları kurulu düzen askerlerine subaylarına kendi yandaşları kadar özen göstermiş, yaralarını sarmış, kimi zaman kendi ilâçlarını onlara bırakmışlar! Çok haklı olarak dediği gibi, bunun ödülünü de almışlar bol bol: o erlerin subayların pek çoğu sonra en inançlı devrim savaşçıları olmuş.
Yendiği Yunanlı komutana kılıcını geri veren, halkın yanılgıyla yere serdiği bayrağının üstünde yürütmekten özenle kaçınan Mustafa Kemâl gibi, topu topu iki üç bin kişiyle dize getirdiği 50 000 kişilik ordunun bozguna uğradıklarını kabul eden, daha çok kan dökülmemesi için kendisiyle görüşmeye gelen, öne sürülen, kabul ettiği üç koşulu yerine getirmeyen, gidip ABD elçisiyle görüşen generale bile ancak bir yıl hapis cezası verdiren, sonra bırakan, saygı gösteren Fidel, erdemlerin en büyüğünü, tutarlılık’ı önce kendisinde yaratıp uyguladığı için başarmış dünyanın ilk insanca, sevgiye dayalı toplumcu düzenini!
Bunu sezgiyle biliyordum; Küba’ya gidince, gözümle gördüm elimle tuttum; bu kitapsa bana bunun düşünsel, aktöresel temelini okuttu: anlatamayacağım kadar çok sevindim: asıp kesmeden, zorbalık yapmadan, kendinden başlayıp bir avuç seçkine ayrıcalık tanımadan gerçek toplumcu düzeni kurmak olasıymış!
Güzeller güzeli Fidel, 80 yılın yorgunluğuyla ortaya çıkan bağışıklık zayıflamasını da aşmak üzere olduğunu; hem televizyonda, hem Küba Derneği’nin sitesinde, Chavez’le oturup iki saat konuştuğunu, topladığını, yeteneklerinin geri geldiğini, dünya olayları konusunda yine çok çarpıcı sözler edip önerilerde bulunduğunu görüp okuyunca Sevil, Nilgün, ben, üçümüz de havalara uçtuk!
Anamalcı soygun düzeninin (daha doğrusu düzensizliğinin) temel özelliğini biliyorsunuz: kendi kusurlarını, göz göre göre her gün, her saniye yaptıklarını yeni bir düzen kurup yeni bir insan yaratmak isteyenlere yakıştırmak!
Küba’da öyle olmuş, hâlâ öyle: Devrim’den hemen sonra, bin bir güçlükle yetiştirilmiş 6 000 hekimin 3 000’i ABD’ye göçmüş; onca saldırıya, ambargoya, baltalamaya karşın, bugün Küba’da 70 000 hekim var; ve bunların büyük bölümü, çağrı gelse de gelmese de, gönüllü olarak, beş para almadan, tersine yiyeceğini de yanında götürerek dünyanın dört bir yanına koşuyor.
Anamalcı, ağzından düşmeyen töre aktöre sözlerine karşın, ancak alçak olabilir, alçaklık edebilir; Devrim’in başında, bütün o insanlıkdışı davranışlara bir de bile bile karaçalma eklemişler: Devrim çocuklarınızı alacak, Moskova’ya gönderecek, çektirip kıyma yaptıracak!
Biz de her gün sayısız örneğini görüyoruz: insanları bilimin ışında eğitmezsen, okutulmamış insancıklar doğru’ya değil yalan’a inanırlar: bu kuyruklu, zehirli yalan üzerine, tam 14 000 çocuk, anaları babaları tarafından ABD’ye kaçırılmış! Sözümona kısa bir süre sonra Devrim çökecek, çocuklar geri gelecek; ama çok şükür, Devrim 48 yıldır dimdik ayakta.
Daha önce değindim, sağlı sollu iki zorbanın, Batista ile Stalin’in yaptıklarından gereken dersi çıkaran Fidel ve arkadaşları dünyanın hiçbir yerine insanları zorla toplumcu yapmaya, oralarda yaşayan hakları tanklarla ezmeye asker göndermemişler; tam tersine, gözü doymaz anamalcı sömürücülerin saldırılarından korumak üzere Angola’ya, Cezayir’e, Namibya’ya yüz binlerce gönüllü, donanım göndermişler, bağımsızlık uğruna oradakilerle birlikte kanlarını akıtmış, can vermişler. Binlerce yılın ataerkil çürümüşlüğünü aşmak istiyorsanız, başka yolu yoktur.
Şaşkın Sovyetler de çöktükten sonra, dört bir yandan, 365 gün üstünüze gelen, canınızı almaya yemin etmiş saldıralar arasında toplumcu düzeni ayakta tutmanın ne denli zor olduğunu kestirmemiz sanırım olanaksızdır; bunun da tek çaresinin eğitim olduğunu çok iyi görmüş, bütün olanaksızlıklara yoksunluklara karşın eğitimi, hem de ömürboyu eğitimi sürdürmüşler, sürdürüyorlar. Değişen koşullardan ötürü bir üretim alanını daraltmak, değiştirmek, oralarda çalışanları başka alanlara kaydırmak mı gerekiyor? Çözüm, bu insanları hızla yeniden eğitmek, onlara yeni hünerler kazandırmaktan geçer.
İgnacio Ramonet, belki kendi adına, belki yaşadığı anamalcı küre adına, durmadan soruyor Fidel’e, özgür (?) seçimlere ne zaman geçecek, basın özgürlüğünü ne zaman tanıyacaksınız diye. O da bıkıp usanmadan, karşıdevrimcilerin seçimle gelip kurulmuş düzeni yıkmaya hakları olamaz! Gazetelerle, televizyonlarla insanların beyinlerini yıkayıp göremez düşünemez anlayamaz zavallı yaratıklara dönüştürdükten sonra hadi buyurun istediğiniz bütün zehirleri özgürce saçabilirsiniz denmesini bekleyemezsiniz!
Sözün kısası, 1492’den beri amansızca sürdürülen yağma, yıkım, Fidel’le güzelim Küba halkının verdikleri özverili savaşın sonunda adım adım gerilemekte;yaratılan örnek, elbette sayısız engel ve sıkıntı içinde, yavaş yavaş bütün Güney Amerika’ya yayılmakta ve bütün insanlığa gerçek insanca düzenin ne olması gerektiğini göstermekte.
İrem Erkaya, Kocamustafapaşa’daki Semaver Kumpanyası’nın oynadığı Murtaza’ya çağırdı beni; Pazar günü gidip izledim. Sevgili Orhan Kemâl’in ünlü yapıtını sahneye Günay Ertekin başarıyla uyarlamış; usta yönetmen Işıl Kasapoğlu, Bülent Emin Yarar’la birlikte sahneye koymuş. Sahne bezemini bir başka usta tasarlamış: Metin Deniz. Müziği, Nejat Yavaşoğulları’nın. Giysileri Muâlla Erkut tasarlamış. Dramaturg, Yavuz Pekman ile Günay Ertekin. Işık da, Sema Öztaş ile Zeyno Sürek’in emeği.
Oyunun tasarlanışı, sahneye konuşu, danslar, şarkılar, her şey yerli yerinde, ustaca, coşkulu; salonun açılmasını beklerken o yörede oturan kızlı oğlanlı gençler doluşmuş, bağrışa çığrışa yaşıyorlardı; onların bu taşkınlğına görünce, doğrusu, oyun adına epey korktum, eyvah dedim içimden, bunlar Orhan Kemâl’in acılı, gerçek dünyasına giremeyecek, emek verenlerin tadını kaçıracaklar. Hiç de öyle olmadı; gençler, araya karışmış öğretmen hanımlar kadar büyük olgunluk ve merakla izlediler oyunu, ve bitince ayakta alkışladılar, avaz avaz bağırdılar, ıslık çaldılar. Öyle sevindim ki!
Fulya Aksular, Sibel Altan, Melis Şeşen, Sarp Aydınoğlu, Tansu Biçer, Asil Büyüközçelik, Aylin Çalap, Banû Çiçek, Fatih Akdoğdu, Bülent Çukurcuma, Özlem Durmaz, İrem Erkaya, Gülin Kılıçay, Serhan Keskin, Ahmet Kaynak, Serap Maytaş, Ümit Ferit, Ali Savaşçı sözün tam anlamıyla canla başla canlandırdılar Orhan Kemâl’in dünyasını.
Fatih Aydoğdu, Melis Şeşen, Sibel Altan, Gülin Kılıçay, Serdar Keskin ayrıca müziği de üstlenmişlerdi; ve bütün topluluk büyük bir coşkuyla şarkıları söyleyip dansları etti.
Tiyatro Pera’daki Nesrin Kazankaya’nın oyunlarından beri, ilk kez bu kadar inaçlı, saygılı bir oyun gördüm, ve dediğim gibi, çok mutlu oldum
Oyunun tek eksiği, bütün bu güzel çocukların da, Orhan Kemâl’in de dışında, çağımızdan, hele 1980’den sonra hepimize dayatılan, birikmiş bütün değerleri, kavramları ayaklar altına alıp üstünde tepinen anamalcı soyguncu düzensizlikten geliyordu: ne bizde, ne şu anlı şanlı, sözümona uygar Batı Avrupa ülkelerinde, günümüze; anamalcı tüketimin yarattığı, gittikçe dağ gibi büyüyen, sonunda hepimizi altına alıp yok edecek sorunlara değinen oyun yazılabiliyor. Ülkemin en yetenekli oyuncu-yönetmenleri, 50’lerin, 60’ların çağını çoktan doldurmuş, insanlara en küçük bir çıkış yolu gösteremeyen deli saçması oyunlarına sarılmak zorunda kalıyorlar.
Onların yanında, Orhan Kemâl’in temiz yürekli, şaşkın Murtaza’sı zemzemle yıkanmış gibi duruyor bir bakıma; ama sorunlarımız onun bilgisiz aktöresinden mi kaynaklanıyor? O da oyundaki, toplumdaki bütün insanlar gibi acınası bir kurban!
Bu küresel sıkışmaya, bunalıma bir tek Küba’da bir çözüm önerisi görebiliyorum; ama o da, bütün bu çıldırmış tüketim dünyası karşısında öylesine kırılgan ki! gücü, hepimizi iş işten geçmeden uyandırmaya yetmeyebilir; eh, bunun kusuru da güzelim Küba halkının, bilge Fidel’in olmaz elbet!
Berfin/Bahar. S.109. Mart 2007.
Mehmet Günyeli, bakıp görmesini, gördüğünü çarpıcı biçimde saptamayı çok iyi biliyor; İsa’nın doğumundan bilmem kaç yüzyıl olsa da, “insan üreme örgeniyle değil, beyniyle sevişir” diyebilmiş o büyük, her açıdan varsıl, ama acımasız sömürgeciliğin ve ataerkil zorbalığın pençesinde kıvranan ülkeyi, bin bir renkli insanlarını unutulmaz görüntülerle önümüze getirmiş, ayrıca kitabına almış. Sergiyi kaçırdınız elbet, ama Yaşasın Özgür Küba gibi bu görüntüleri özenli bir basımla sanatseverlere sunan Fotoğrafevi’nin bastığı kitabı kolayca edinip gittikçe kararan, karartılan dünyamızda dinlendirici düşsel-şiirsel bir yolculuğa çıkabilirsiniz.
Türkü sever misiniz? Sevgili Ruhi Su ile Sümeyra Çakır’ın “Almanya Acı Vatan” türküsünü dinlediniz mi? Dostum İsmet Arslan, Berfin Yayınları’nda, A. Metin Akpınar’ın onu çağrıştıran bir romanını bastı: Almanya Tatlı Vatan/ Yeşil Sermayenin Romanı. Tıpkı ağababaları Batılı anamalcı sömürücüler gibi, zaten onlarla el ele, suçortaklığı içinde çalışan din bezirgânlarının camilerden başlayarak her yerde zavallı sıradan insanları kandırıp paracıklarını yutuşlarını anlatmış Akpınar. Yüksek öğrenimini Amerika’da gördüğü hâlde yozlaşmamış, satılmamış bu halk çocuğu, tam bir bilgiişlemci gibi, en ince ayrıntılarıyla gözler önüne sermiş bugün de sürüp giden amansız soygunu. Güzelim Anadolu halkı günün birinde geçmişine, Atasına yakışan önderlere kavuşursa, okuyup ders ve önlem alsın diye.
İnsan Fidel Castro kadar tutarlı, kararlı bir önderse, geçende Küba Dostluk Derneği’nde izlediğimiz Fedil’li Anlar filminde dediği gibi, “düşmanları bile, nefret de etseler, saygı duyuyorlar” insana.
Ülkemiz de bu kuralın içinde elbet; canım Nâzım Hikmet’in eşsiz Havana Röportajı’ndaki deyişiyle, karşıtlarının “yerlisine de Yankisine de” diz çöktürmüş Fidel: aslında öğretisinin, kurduğu insanca düzenin çökmesi için efendileriyle birlikte elinden geleni yapan bir amca, A.D. basmış onunla ilgili en dürüst kitabı: İki Ses Bir Biyografi.
Kitabın yazarı İgnacio Ramonet en doğru yöntemi sezmiş, gidip Fidel’le tam 100 saat konuşmuş, sonra bunları kâğıda dökmüş. SSCB’nin büyük bir hovardalıkla harcadığı yeni dünya düzeni, yeni insan umudunu son 50 yılın büyük bölümünde tek başlarına diri tutan güzeller güzeli Küba halkıyla onun bilge önderinin dediklerini hemen okumalısınız elbet. Ben oradan birkaç önemli saydığım noktayı ele alayım şimdi.
Kendisinin de söylediği gibi, Fidel’in oluşumunda üç insanın çok büyük etkisi var: José Marti, Marx, Lenin.
Marti’den, hem Kübalı bağımsızlık savaşçısı olmayı öğrenmiş, hem de çocukluğunda ister istemez aldığı Hıristiyan eğitimini bütün insanlığı kapsayacak bir aktöre öğretisine dönüştürmeyi. Marti’nin şu güzel sözünü, o taş kafalı Oliver Stone’un filminde de bir kitaplığın önünde söylüyordu: “Dünyanın bütün görkemi, bir mısır tanesine sığar.” Başka bir ermişin, Saint-Exupéry’nin dediğini kusursuz anlayıp uygulamış: “Özlediğin insanı kendinde oluşturmaya başla!”
O da öyle yapmış; bütün dünyada, son olarak da Sovyetler Birliği’nde dünyayı değiştirmeye, daha adil, hakça bir düzen kurmaya girişen devrimcilerin yanlışları üzende uzun uzun düşünmüş; birtakım temel, can alıcı yanlışlar saptamış, ve daha Granma’ya binerken bunlardan kaçınmaya, tam tersini uygulamaya yemin etmiş: siyasal kavgaya, kurtuluş savaşına girişmişsen, halka da, kurulu düzenin paralı görevlilerine de diş bileme, zarar verme! Devrimciyim deyip kimsenin sırtına binme, kendini halka besletme! Yediğin ekmeğin, tavuğun parasını hemen, hem de fazlasıyla öde köylüne, halkına! Çarpışıp yendiğin, tutsak ettiğin subaylara erlere insanca davran, saygı göster; ceza vereceksen bile en azını ver, bir süre sonra da özgür bırak! Para bulmak için banka ya da kurum soyma! Anamalcı düzenin de, bugüne kadar gelmiş bütün zorba yönetimlerin de yapageldikleri gibi, işbaşındakileri yıpratmak üzere yıldırma eylemlerine, bombalamalara, öldürmelere girişme: bunlar kaşındakinden çok sana zarar verir, halktan destek isteyince bulamazsın!
Yine ta başından beri, Che ile, bütün devrimci arkadaşlarıyla birlikte, savaşırken yaraladıkları kurulu düzen askerlerine subaylarına kendi yandaşları kadar özen göstermiş, yaralarını sarmış, kimi zaman kendi ilâçlarını onlara bırakmışlar! Çok haklı olarak dediği gibi, bunun ödülünü de almışlar bol bol: o erlerin subayların pek çoğu sonra en inançlı devrim savaşçıları olmuş.
Yendiği Yunanlı komutana kılıcını geri veren, halkın yanılgıyla yere serdiği bayrağının üstünde yürütmekten özenle kaçınan Mustafa Kemâl gibi, topu topu iki üç bin kişiyle dize getirdiği 50 000 kişilik ordunun bozguna uğradıklarını kabul eden, daha çok kan dökülmemesi için kendisiyle görüşmeye gelen, öne sürülen, kabul ettiği üç koşulu yerine getirmeyen, gidip ABD elçisiyle görüşen generale bile ancak bir yıl hapis cezası verdiren, sonra bırakan, saygı gösteren Fidel, erdemlerin en büyüğünü, tutarlılık’ı önce kendisinde yaratıp uyguladığı için başarmış dünyanın ilk insanca, sevgiye dayalı toplumcu düzenini!
Bunu sezgiyle biliyordum; Küba’ya gidince, gözümle gördüm elimle tuttum; bu kitapsa bana bunun düşünsel, aktöresel temelini okuttu: anlatamayacağım kadar çok sevindim: asıp kesmeden, zorbalık yapmadan, kendinden başlayıp bir avuç seçkine ayrıcalık tanımadan gerçek toplumcu düzeni kurmak olasıymış!
Güzeller güzeli Fidel, 80 yılın yorgunluğuyla ortaya çıkan bağışıklık zayıflamasını da aşmak üzere olduğunu; hem televizyonda, hem Küba Derneği’nin sitesinde, Chavez’le oturup iki saat konuştuğunu, topladığını, yeteneklerinin geri geldiğini, dünya olayları konusunda yine çok çarpıcı sözler edip önerilerde bulunduğunu görüp okuyunca Sevil, Nilgün, ben, üçümüz de havalara uçtuk!
Anamalcı soygun düzeninin (daha doğrusu düzensizliğinin) temel özelliğini biliyorsunuz: kendi kusurlarını, göz göre göre her gün, her saniye yaptıklarını yeni bir düzen kurup yeni bir insan yaratmak isteyenlere yakıştırmak!
Küba’da öyle olmuş, hâlâ öyle: Devrim’den hemen sonra, bin bir güçlükle yetiştirilmiş 6 000 hekimin 3 000’i ABD’ye göçmüş; onca saldırıya, ambargoya, baltalamaya karşın, bugün Küba’da 70 000 hekim var; ve bunların büyük bölümü, çağrı gelse de gelmese de, gönüllü olarak, beş para almadan, tersine yiyeceğini de yanında götürerek dünyanın dört bir yanına koşuyor.
Anamalcı, ağzından düşmeyen töre aktöre sözlerine karşın, ancak alçak olabilir, alçaklık edebilir; Devrim’in başında, bütün o insanlıkdışı davranışlara bir de bile bile karaçalma eklemişler: Devrim çocuklarınızı alacak, Moskova’ya gönderecek, çektirip kıyma yaptıracak!
Biz de her gün sayısız örneğini görüyoruz: insanları bilimin ışında eğitmezsen, okutulmamış insancıklar doğru’ya değil yalan’a inanırlar: bu kuyruklu, zehirli yalan üzerine, tam 14 000 çocuk, anaları babaları tarafından ABD’ye kaçırılmış! Sözümona kısa bir süre sonra Devrim çökecek, çocuklar geri gelecek; ama çok şükür, Devrim 48 yıldır dimdik ayakta.
Daha önce değindim, sağlı sollu iki zorbanın, Batista ile Stalin’in yaptıklarından gereken dersi çıkaran Fidel ve arkadaşları dünyanın hiçbir yerine insanları zorla toplumcu yapmaya, oralarda yaşayan hakları tanklarla ezmeye asker göndermemişler; tam tersine, gözü doymaz anamalcı sömürücülerin saldırılarından korumak üzere Angola’ya, Cezayir’e, Namibya’ya yüz binlerce gönüllü, donanım göndermişler, bağımsızlık uğruna oradakilerle birlikte kanlarını akıtmış, can vermişler. Binlerce yılın ataerkil çürümüşlüğünü aşmak istiyorsanız, başka yolu yoktur.
Şaşkın Sovyetler de çöktükten sonra, dört bir yandan, 365 gün üstünüze gelen, canınızı almaya yemin etmiş saldıralar arasında toplumcu düzeni ayakta tutmanın ne denli zor olduğunu kestirmemiz sanırım olanaksızdır; bunun da tek çaresinin eğitim olduğunu çok iyi görmüş, bütün olanaksızlıklara yoksunluklara karşın eğitimi, hem de ömürboyu eğitimi sürdürmüşler, sürdürüyorlar. Değişen koşullardan ötürü bir üretim alanını daraltmak, değiştirmek, oralarda çalışanları başka alanlara kaydırmak mı gerekiyor? Çözüm, bu insanları hızla yeniden eğitmek, onlara yeni hünerler kazandırmaktan geçer.
İgnacio Ramonet, belki kendi adına, belki yaşadığı anamalcı küre adına, durmadan soruyor Fidel’e, özgür (?) seçimlere ne zaman geçecek, basın özgürlüğünü ne zaman tanıyacaksınız diye. O da bıkıp usanmadan, karşıdevrimcilerin seçimle gelip kurulmuş düzeni yıkmaya hakları olamaz! Gazetelerle, televizyonlarla insanların beyinlerini yıkayıp göremez düşünemez anlayamaz zavallı yaratıklara dönüştürdükten sonra hadi buyurun istediğiniz bütün zehirleri özgürce saçabilirsiniz denmesini bekleyemezsiniz!
Sözün kısası, 1492’den beri amansızca sürdürülen yağma, yıkım, Fidel’le güzelim Küba halkının verdikleri özverili savaşın sonunda adım adım gerilemekte;yaratılan örnek, elbette sayısız engel ve sıkıntı içinde, yavaş yavaş bütün Güney Amerika’ya yayılmakta ve bütün insanlığa gerçek insanca düzenin ne olması gerektiğini göstermekte.
İrem Erkaya, Kocamustafapaşa’daki Semaver Kumpanyası’nın oynadığı Murtaza’ya çağırdı beni; Pazar günü gidip izledim. Sevgili Orhan Kemâl’in ünlü yapıtını sahneye Günay Ertekin başarıyla uyarlamış; usta yönetmen Işıl Kasapoğlu, Bülent Emin Yarar’la birlikte sahneye koymuş. Sahne bezemini bir başka usta tasarlamış: Metin Deniz. Müziği, Nejat Yavaşoğulları’nın. Giysileri Muâlla Erkut tasarlamış. Dramaturg, Yavuz Pekman ile Günay Ertekin. Işık da, Sema Öztaş ile Zeyno Sürek’in emeği.
Oyunun tasarlanışı, sahneye konuşu, danslar, şarkılar, her şey yerli yerinde, ustaca, coşkulu; salonun açılmasını beklerken o yörede oturan kızlı oğlanlı gençler doluşmuş, bağrışa çığrışa yaşıyorlardı; onların bu taşkınlğına görünce, doğrusu, oyun adına epey korktum, eyvah dedim içimden, bunlar Orhan Kemâl’in acılı, gerçek dünyasına giremeyecek, emek verenlerin tadını kaçıracaklar. Hiç de öyle olmadı; gençler, araya karışmış öğretmen hanımlar kadar büyük olgunluk ve merakla izlediler oyunu, ve bitince ayakta alkışladılar, avaz avaz bağırdılar, ıslık çaldılar. Öyle sevindim ki!
Fulya Aksular, Sibel Altan, Melis Şeşen, Sarp Aydınoğlu, Tansu Biçer, Asil Büyüközçelik, Aylin Çalap, Banû Çiçek, Fatih Akdoğdu, Bülent Çukurcuma, Özlem Durmaz, İrem Erkaya, Gülin Kılıçay, Serhan Keskin, Ahmet Kaynak, Serap Maytaş, Ümit Ferit, Ali Savaşçı sözün tam anlamıyla canla başla canlandırdılar Orhan Kemâl’in dünyasını.
Fatih Aydoğdu, Melis Şeşen, Sibel Altan, Gülin Kılıçay, Serdar Keskin ayrıca müziği de üstlenmişlerdi; ve bütün topluluk büyük bir coşkuyla şarkıları söyleyip dansları etti.
Tiyatro Pera’daki Nesrin Kazankaya’nın oyunlarından beri, ilk kez bu kadar inaçlı, saygılı bir oyun gördüm, ve dediğim gibi, çok mutlu oldum
Oyunun tek eksiği, bütün bu güzel çocukların da, Orhan Kemâl’in de dışında, çağımızdan, hele 1980’den sonra hepimize dayatılan, birikmiş bütün değerleri, kavramları ayaklar altına alıp üstünde tepinen anamalcı soyguncu düzensizlikten geliyordu: ne bizde, ne şu anlı şanlı, sözümona uygar Batı Avrupa ülkelerinde, günümüze; anamalcı tüketimin yarattığı, gittikçe dağ gibi büyüyen, sonunda hepimizi altına alıp yok edecek sorunlara değinen oyun yazılabiliyor. Ülkemin en yetenekli oyuncu-yönetmenleri, 50’lerin, 60’ların çağını çoktan doldurmuş, insanlara en küçük bir çıkış yolu gösteremeyen deli saçması oyunlarına sarılmak zorunda kalıyorlar.
Onların yanında, Orhan Kemâl’in temiz yürekli, şaşkın Murtaza’sı zemzemle yıkanmış gibi duruyor bir bakıma; ama sorunlarımız onun bilgisiz aktöresinden mi kaynaklanıyor? O da oyundaki, toplumdaki bütün insanlar gibi acınası bir kurban!
Bu küresel sıkışmaya, bunalıma bir tek Küba’da bir çözüm önerisi görebiliyorum; ama o da, bütün bu çıldırmış tüketim dünyası karşısında öylesine kırılgan ki! gücü, hepimizi iş işten geçmeden uyandırmaya yetmeyebilir; eh, bunun kusuru da güzelim Küba halkının, bilge Fidel’in olmaz elbet!
Berfin/Bahar. S.109. Mart 2007.
1 Şubat 2007 Perşembe
“KÖYDE KALDI CUMHURİYET”
Verjin Şabcı , önce kitabını yolladı; Santorini Adası’ndan, Meksika’dan, Mısır’dan esinlenerek yaptığı resimlere Çini mürekkebiyle çalışmalarını da eklemiş özenle bastığı kitaba; ayrıca aralarda büyük ustalardan, düşünürlerden sanatla ilgili süzme sözler var.
Meksika ve Mısır’dan doğmuş resimlerini hiç görmemişim sanırım, çok beğendim.
Sonra Oda Sanat Galerisi’nde, ressam arkadaşı Nâzan Akpınar’la “İki Adadan” adlı bir sergi açtılar; alçakgönüllü, dürüst, içten çalışmalardı. Ne mutlu ikisine de!
Ahmet Elhan ile Ragıp Erdem’in İstanbul Fotoğraf Merkezi’indeki “İçten Manzaralar” adlı siyah-beyaz çalışmaları ilginçti.
Müdafaa-u Hukuk Yayınları, sevgili M. Emin Değer’in ünlü çalışması CİA, Kontrgerilla ve Türkiye’yi, gözden geçirilmiş, eklemeler yapılmış olarak yeniden bastı. Aslında 1946’dan beri başımıza çuval geçirmeye, bin türlü çorap örmeye büyük bir kararlılıkla devam eden hani şu stratejik ortağımız’ın çevirdiği dümenleri, onların yerli suçortaklarının insanlıkdışı eylemlerini belgeleriyle, ayrıntılı olarak anımsamak, öğrenmek isteyenler için vazgeçilmez kitaplardan biri.
Sevgili Uğur Mumcu, kitabın 12 Eylül 1980 yıkımından önceki basımına yazdığı önsözde şeyle demiş:
Bu kitapta okuyacağınız satırlar, bu ‘yediveren bağımsızlık gülü’nün kimlerin çizmeleri altında ezildiğini kanıtlamaktadır. Sömürgenlerin, kendi ülkemizdeki sürüngenlerle birlikte bu yediveren bağımsızlık gülünü nasıl dalından koparıp ezip yok etmek istediklerini okurken, çağımızın tek ve büyük suçlusu emperyalizmi ayak sesleri ile, çirkin soluğu ile yanıbaşınızda duyacaksınız. Devletimizin temelindeki ilk harç, bağımsızlık bilincidir. Bu bilinç nasıl yok edilmiş? İşte bunun yanıtlarının veriyor Emin Değer. Bu gerçekler sadece geçmiş olayları değil, ileride yaşacağımız CİA damgalı oyunları da sergilemektedir.”
Görebiliyor musunuz bilmem? Ulusal Kanal’da Pazar akşamları çarpıcı bir belgesel gösteriliyor: Mustafa Kemâl Atatürk’ün, Samsun’a çıkıp ulusal kurultayları toplamaya başladığı yıllarda, parasını cebinden vererek Sivas’ta yayınlamaya başladığı Hakimiyet-i Milliye yazılarına dayanılarak hazırlanmış dizide, Büyük Önder, hemen her yazıda gerek Anadolu halkının, gerek ezilen bütün halkların en büyük ve amansız düşmanının Batı anamalcılığı ve buyuruculuğu olduğunu, yüzlerce yıldır ezilen, sömürülen halkların, özellikle Doğu halklarının, Asya’nın uyanıp ayaklandığını vurguluyor. Ve bütün insanlığın kurtuluşunun, evet ezenler de içinde, bütün insanlığın kurtuluşunun bu amansız hastalıktan kurtulmakla sağlanabileceğini belirtiyor. Demokritos’un ünlü ‘olasılık ve gereklilik’ ikilisi izin verseydi, Lenin’den sonra Sovyetlerin başına gelenler Fidel gibi insanlar olabilseydiler, toplumculuğun temel amacı olan yeni bir dünya düzeni kurma, yeni bir insan yetiştirme ülküsü gerçekleşir, Atamızın hedefine varılır, insanoğlu evrenin kendisine bağışladığı akla yakışır biçimde yaşardı.
20. Yüzyılın en büyük düşünürlerinden Wilhelm Reich, daha 1930’larda, Sovyetler Birliği’ndeki uygulamayı bütün ayrıntılarıyla gördükten sonra: isterse devlet eliyle uygulansın, anamalcılıkla toplumculuğa varılamayacağını söylemiş; söylemiş de ne olmuş? Önce SSCB tarafından karalanıp dışlanmış; ee devlet anamalcıları böyle yapar da özel anamalcılar durur mu? Şimdi sevgili Bânu Avar’ın bütün tutucuları zıp zıp zıplatan belgesellerinde gösterdiği gibi, hani şu özgür düşünce ve anlatımın kalesi Avrupa’nın bütün ülkelerinden, Avusturya’dan, Almanya’dan, Danimarka’dan, İsveç’ten art arda kovulmuş; en büyük kentinin girişine Özgürlük Yontusu oturtmuş ülkedeyse, tarih boyunca doğruyu arayıp dile getirmeye çalışan herkese yapıldığı gibi, uyduruk bir suçlamayla içeri tıkılmış, pek uygarca (?!) bir yöntemle damarına ilaç verilip öldürülmüş.
Aynı eleştiriyi, 1959’dan sonra, Küba’da giriştikleri insanca bir düzen kurma savaşı sırasında, güzeller güzeli Che Guevera yöneltmiş SSCB’ne: anamalcılıkla toplumculuğa varılamaz!
Bu yalın gerçeği bütün 20. Yüzyıl boyunca Rusya ve Çin’in başına gelenlerin anlayamamış, anlamışlarsa gereğini yapamamış olmaları bütün insanlık için ne büyük talihsizlik!
Fidel ve ardılları çok iyi kavramışlar bunu; bakalım o küçük ülkelerde yeşeren yeni bir insan yetiştirme, yeni bir uygarlığa geçme atılımı dünyanın öbür kesimlerindeki inanılmaz derecede hastalıklı ülkeleri sarsıp zamanında uyandırabilecek mi?
Geçenlerde Rusya’nın ünlü topluluklarından İmparatorluk Balesi Avrupa kentlerinden birine gitmiş, gösteriden bir görüntü Cumhuriyet’te yayınlandı: yukarıda değindiğim o sözümona toplumcu deme sırasındaki tarihsel adı Bolşoy çöpe atılmış, yerine bu çağda, onca acıdan sonra, neyin, kimin imparatorluğu olduğu kestirilemeyen o korkunç sözcük oturtulmuştu.
Aynı acıyı, CRR’e gelen Mariinsky Balesi’inde de yaşadık: bu ad, ünlü Kirov topluluğunun devrimden önceki adıydı; Batı anamalcılık ve buyuruculuğunun tartışılmaz yönergeleriyle bizim dönüp Osmanlı’yı alkışlamamız gibi, Rusya’da da kanlı, küflü geçmişe, krallara, imparatorlara, çarlara koşturuluyor demek ki insanlar!
Neyse, biz ayraç içine sıkıştırılmış Kirov Balesi’ni görmeye koştuk; çok da iyi ettik. Gencecik kızlarla oğlanlar, adı değiştirilse de, belli ki sağlam eğitimi yerinde duran topluluğun bize gelebilenleriyle dört dörtlük bir gösteri sundular.
İlk dans Chopin’in ünlü yapıtı Chopiniana’sıydı; dans ve bale sevdamız, dünyanın dört bir yanına gidemesek de, televizyon ve video aracılığıyla, bu dansın bir sürü yorumunu görüp görmemizi, dahası edinmemizi sağladı: dolayısıyla genç dansçıların bütün o ünlü yorumlardan hiç geri kalmadıklarını görünce sevincimiz büyük oldu.
İkinci yapıt, Niuinski’nin üne kavuşturduğu, aralarında Nureyef’in de bulunduğu, birçok büyük dansçıdan izlediğimiz Gülün Hayaleti’ydi; Nadezya Gonşar ile Maksim Eremeyenev onu kusursuz oynadılar.
Ardından ikili danslara geçildi; Marius Petipa’nın Tılsım’ında Tatyana Çakenko ile Mihail Lobukin’i alkışladık.
Yine Petipa’nın Milyonlarca Arlequin’ini Elena Şeşina ile Andrey İvanov canlandırdılar.
Kirov’da yetişip Amerika’ya göçen ünlü tasarımcı Balanşin’in Çaykovski müziği eşliğinde tasarladığı dansı Olesya Novikova ile Leonid Sarafanov anlatılmaz derecede güzel oynadılar.
Bu bölümdeki danslarda sanatçılar eski yerleşik biçimde giyinmemişlerdi; kılıklar, renkler danslara uygun, gerçek birer düş gibiydi.
Sonra bale tarihinin unutulmaz dansı Kuğunun Ölümü geldi sahneye; Fokinin, zamanında dönemin ünlü balerinası Ulanova için tasarladığı dansı, Tatyana Çakenko sundu.
Son dans, Aleksandr Gorsky’nin tasarımıyla, Don Quijote Balesi’nden bir bölümdü.
Doğrusu, sevgili Filiz Ali ile Aydın Gün ayrılışlarından beri gidemediğimiz CRR’deki bu Kirov gösterisi, gittikçe çıldıran dünyamızda, bir tas gerçek iksir gibiydi.
Derken, Ekim’deki uluslar arası toplantıdan bu yana suskun duran Jose Marti Küba Dostluk Derneği’den çağrı geldi, Rebecca Chavez’in Fidel’li Dakikalar’ını izlemeye koştuk.
Amerikan kanallarının uydusu bizim kanallar, bir süredir Fidel Castro ile ilgili filmleri yeniden gösteriyor; ama elbette bin bir yalanla, çarpıtmayla dolu bu filmler bizi doyurmak şöyle dursun, deli ediyor.
O yüzden, kardeşim Erkan’ın iletişim ağından indirdiği Estela Bravo’nun Fidel’i gibi, Chavez’in bir saatlik belgeseli de içimize su serpti: o güzel insanın, 80 yaşında, hastalıkla boğuştuğu günlerde, Küba Devrimi’nin hazırlanıp oluşumunu, geçirdiği evreleri, toprak dağıtımı sırasında köylülerin ellerindeki araçları göğe kaldırışlarını, şapkalarını havalara fırlatışlarını, Fidel’in çeşitli zamanlarda yaptığı ateşli, eğitici, yön verici konuşmaları dinleyip görmek gerçek bir şölendi.
Sağolsun, dernek çalışanlarından Gülzerin Kızıler, filmin sözlerini İspanyolca’dan Türkçe’ye çevirip altına eklemişti; dolayısıyla ne söylendiğini rahatça anlayabildik.
İletişim ağından film indirebiliyorsanız, bu iki filmi hemen indirin, sevdiklerinize gösterin derim.
Şimdi artık çarşı sinemasında yılda iki film gösterilirse bayram ediyoruz; birinci bayramı Carlos Saura’nın İbirea’sıyla yaşadık. Müzikli danslı filmlerin büyük ustası, ülkesinin bütün danslarını Albeniz’in aynı addaki bestesinden yola çıkarak, araya başka yerel örnekler ekleyerek özetledi. Tadına doyulmaz bir şölendi. Ama televizyonun televolesine kapılmış yığınlar yoktu salonda, önce yalnız bir dördümüz vardık, sonra bir iki de sinemacı tiyatrocu geldi. Ne acıklı bir gidiş!
Başka bir sevinci, Aysit Tansel yaşattı: meğer Metin Eloğlu ile ortak dostumuz Oğuz Tansel’in kızıymış; ikisinin de ölümünden sonra, yapıtlarına sahip çıkmış. YKY yayınları Metin’in 1951-1984 arasındaki bütün şiirlerini Bu Yalnızlık Benim¸ Oğuz’un şiirlerini de Dağı Öpmeler adıyla basmış. Sağolsun, Aysit bana hem bunları, hem de Evrensel Basım Yayın’ın bastığı Oğuz’un Mutluluk Peşinde’si ile Metin ve Oğuz’un birlikte hazırladıkları Bektaşi Dedikleri’ni gönderdi. Bu iki sevgili dostumu özlemle anmama yol açtı; içten teşekkürler.
Kırk yıllık dostum Nevin Çokay¸son çalışmalarını Nâzım Hikmet Vakfı Galerisi’nde sergiledi.
Muhsin Kut¸ İnci Bengiserp’in aramızdan ayrılışından beri, yılbaşı sergilerini başka bir sıcak yuvada, Kızıltoprak’ta açıyor; postanın azizliğinden açılışına gidemediğim sergiyi arayıp haber verdi, son gününde de olsa gidip görebildik Nilgün’le; her zamanki gibi dürüst, duyarlı resimler görüp sevindik. Ömür boyu TUTARLI kalabilmek, önce kişinin kendisine, sonra insan kardeşlerine, en büyük armağan!
Demet Yersel ise Hobi’ye konuk geldi; gittikçe kendine güvenen, kişisel anlatımını bulan resimlerle.
Serpil Kapar Kılıç’ın “Anlar Yapıştı” adlı sergisiyse Terakki Sanat Galerisi’nde açıldı; umarım yolunuz düşmüş, Serpil’ in renk cümbüşünü görmüşsünüzdür.
Yazının başlığı, sevgili dostum Mehmet Kıyat’ın son kitabının adı: Kentlerimiz Kent Olamadı/Köyde Kaldı Cumhuriyet.
Benim köklü bir inancımı ozan diliyle anlatmış sevgili Mehmet: “köy uygarlığının üstüne kasaba, kent uygarlığını eklemeye zaman bulamadan anamalcı barbarlık çöktü tepemize!”
Gelin oradan bir şiiri paylaşalım.
Mao’dan Önce
Bir acıdan gelip
esmer ve yataksız
Bin acıda geceyi toplayan
Çin’i düşündüm ateşler içinde.
Feneri sönük bırakılmış
şiiri ölü
Teknesi suya inmeden dağılan
Zıpkınları dişsiz
denizi söz dinlemiyor
Doğrulanmamış bir yaşamda tüketip günleri
Gölgesini yitiren yıkıntı gibi
Emeği çürümüş
duvar diplerinde bekliyor
Öfkesi kilitli
kansız bir gökyüzü tepesinde
Silkinmeden
tarihi rafa kaldırıp
Kırmızısı çekilen bir özlemde yüreği
Elliye gelmemiş daha
Mao çıkmamış ananlara
Eski kılıklarda
tohumları patlamamış
Sabaha uzanamamış eli
afyonla oynaşıyor
Bir acıdan gelip
esmer ve yataksız
Bin acıda geceyi toplayan
Çin’i düşündüm ateşler içinde.
Berfin/Bahar. S. 108. Şubat 2007.
Meksika ve Mısır’dan doğmuş resimlerini hiç görmemişim sanırım, çok beğendim.
Sonra Oda Sanat Galerisi’nde, ressam arkadaşı Nâzan Akpınar’la “İki Adadan” adlı bir sergi açtılar; alçakgönüllü, dürüst, içten çalışmalardı. Ne mutlu ikisine de!
Ahmet Elhan ile Ragıp Erdem’in İstanbul Fotoğraf Merkezi’indeki “İçten Manzaralar” adlı siyah-beyaz çalışmaları ilginçti.
Müdafaa-u Hukuk Yayınları, sevgili M. Emin Değer’in ünlü çalışması CİA, Kontrgerilla ve Türkiye’yi, gözden geçirilmiş, eklemeler yapılmış olarak yeniden bastı. Aslında 1946’dan beri başımıza çuval geçirmeye, bin türlü çorap örmeye büyük bir kararlılıkla devam eden hani şu stratejik ortağımız’ın çevirdiği dümenleri, onların yerli suçortaklarının insanlıkdışı eylemlerini belgeleriyle, ayrıntılı olarak anımsamak, öğrenmek isteyenler için vazgeçilmez kitaplardan biri.
Sevgili Uğur Mumcu, kitabın 12 Eylül 1980 yıkımından önceki basımına yazdığı önsözde şeyle demiş:
Bu kitapta okuyacağınız satırlar, bu ‘yediveren bağımsızlık gülü’nün kimlerin çizmeleri altında ezildiğini kanıtlamaktadır. Sömürgenlerin, kendi ülkemizdeki sürüngenlerle birlikte bu yediveren bağımsızlık gülünü nasıl dalından koparıp ezip yok etmek istediklerini okurken, çağımızın tek ve büyük suçlusu emperyalizmi ayak sesleri ile, çirkin soluğu ile yanıbaşınızda duyacaksınız. Devletimizin temelindeki ilk harç, bağımsızlık bilincidir. Bu bilinç nasıl yok edilmiş? İşte bunun yanıtlarının veriyor Emin Değer. Bu gerçekler sadece geçmiş olayları değil, ileride yaşacağımız CİA damgalı oyunları da sergilemektedir.”
Görebiliyor musunuz bilmem? Ulusal Kanal’da Pazar akşamları çarpıcı bir belgesel gösteriliyor: Mustafa Kemâl Atatürk’ün, Samsun’a çıkıp ulusal kurultayları toplamaya başladığı yıllarda, parasını cebinden vererek Sivas’ta yayınlamaya başladığı Hakimiyet-i Milliye yazılarına dayanılarak hazırlanmış dizide, Büyük Önder, hemen her yazıda gerek Anadolu halkının, gerek ezilen bütün halkların en büyük ve amansız düşmanının Batı anamalcılığı ve buyuruculuğu olduğunu, yüzlerce yıldır ezilen, sömürülen halkların, özellikle Doğu halklarının, Asya’nın uyanıp ayaklandığını vurguluyor. Ve bütün insanlığın kurtuluşunun, evet ezenler de içinde, bütün insanlığın kurtuluşunun bu amansız hastalıktan kurtulmakla sağlanabileceğini belirtiyor. Demokritos’un ünlü ‘olasılık ve gereklilik’ ikilisi izin verseydi, Lenin’den sonra Sovyetlerin başına gelenler Fidel gibi insanlar olabilseydiler, toplumculuğun temel amacı olan yeni bir dünya düzeni kurma, yeni bir insan yetiştirme ülküsü gerçekleşir, Atamızın hedefine varılır, insanoğlu evrenin kendisine bağışladığı akla yakışır biçimde yaşardı.
20. Yüzyılın en büyük düşünürlerinden Wilhelm Reich, daha 1930’larda, Sovyetler Birliği’ndeki uygulamayı bütün ayrıntılarıyla gördükten sonra: isterse devlet eliyle uygulansın, anamalcılıkla toplumculuğa varılamayacağını söylemiş; söylemiş de ne olmuş? Önce SSCB tarafından karalanıp dışlanmış; ee devlet anamalcıları böyle yapar da özel anamalcılar durur mu? Şimdi sevgili Bânu Avar’ın bütün tutucuları zıp zıp zıplatan belgesellerinde gösterdiği gibi, hani şu özgür düşünce ve anlatımın kalesi Avrupa’nın bütün ülkelerinden, Avusturya’dan, Almanya’dan, Danimarka’dan, İsveç’ten art arda kovulmuş; en büyük kentinin girişine Özgürlük Yontusu oturtmuş ülkedeyse, tarih boyunca doğruyu arayıp dile getirmeye çalışan herkese yapıldığı gibi, uyduruk bir suçlamayla içeri tıkılmış, pek uygarca (?!) bir yöntemle damarına ilaç verilip öldürülmüş.
Aynı eleştiriyi, 1959’dan sonra, Küba’da giriştikleri insanca bir düzen kurma savaşı sırasında, güzeller güzeli Che Guevera yöneltmiş SSCB’ne: anamalcılıkla toplumculuğa varılamaz!
Bu yalın gerçeği bütün 20. Yüzyıl boyunca Rusya ve Çin’in başına gelenlerin anlayamamış, anlamışlarsa gereğini yapamamış olmaları bütün insanlık için ne büyük talihsizlik!
Fidel ve ardılları çok iyi kavramışlar bunu; bakalım o küçük ülkelerde yeşeren yeni bir insan yetiştirme, yeni bir uygarlığa geçme atılımı dünyanın öbür kesimlerindeki inanılmaz derecede hastalıklı ülkeleri sarsıp zamanında uyandırabilecek mi?
Geçenlerde Rusya’nın ünlü topluluklarından İmparatorluk Balesi Avrupa kentlerinden birine gitmiş, gösteriden bir görüntü Cumhuriyet’te yayınlandı: yukarıda değindiğim o sözümona toplumcu deme sırasındaki tarihsel adı Bolşoy çöpe atılmış, yerine bu çağda, onca acıdan sonra, neyin, kimin imparatorluğu olduğu kestirilemeyen o korkunç sözcük oturtulmuştu.
Aynı acıyı, CRR’e gelen Mariinsky Balesi’inde de yaşadık: bu ad, ünlü Kirov topluluğunun devrimden önceki adıydı; Batı anamalcılık ve buyuruculuğunun tartışılmaz yönergeleriyle bizim dönüp Osmanlı’yı alkışlamamız gibi, Rusya’da da kanlı, küflü geçmişe, krallara, imparatorlara, çarlara koşturuluyor demek ki insanlar!
Neyse, biz ayraç içine sıkıştırılmış Kirov Balesi’ni görmeye koştuk; çok da iyi ettik. Gencecik kızlarla oğlanlar, adı değiştirilse de, belli ki sağlam eğitimi yerinde duran topluluğun bize gelebilenleriyle dört dörtlük bir gösteri sundular.
İlk dans Chopin’in ünlü yapıtı Chopiniana’sıydı; dans ve bale sevdamız, dünyanın dört bir yanına gidemesek de, televizyon ve video aracılığıyla, bu dansın bir sürü yorumunu görüp görmemizi, dahası edinmemizi sağladı: dolayısıyla genç dansçıların bütün o ünlü yorumlardan hiç geri kalmadıklarını görünce sevincimiz büyük oldu.
İkinci yapıt, Niuinski’nin üne kavuşturduğu, aralarında Nureyef’in de bulunduğu, birçok büyük dansçıdan izlediğimiz Gülün Hayaleti’ydi; Nadezya Gonşar ile Maksim Eremeyenev onu kusursuz oynadılar.
Ardından ikili danslara geçildi; Marius Petipa’nın Tılsım’ında Tatyana Çakenko ile Mihail Lobukin’i alkışladık.
Yine Petipa’nın Milyonlarca Arlequin’ini Elena Şeşina ile Andrey İvanov canlandırdılar.
Kirov’da yetişip Amerika’ya göçen ünlü tasarımcı Balanşin’in Çaykovski müziği eşliğinde tasarladığı dansı Olesya Novikova ile Leonid Sarafanov anlatılmaz derecede güzel oynadılar.
Bu bölümdeki danslarda sanatçılar eski yerleşik biçimde giyinmemişlerdi; kılıklar, renkler danslara uygun, gerçek birer düş gibiydi.
Sonra bale tarihinin unutulmaz dansı Kuğunun Ölümü geldi sahneye; Fokinin, zamanında dönemin ünlü balerinası Ulanova için tasarladığı dansı, Tatyana Çakenko sundu.
Son dans, Aleksandr Gorsky’nin tasarımıyla, Don Quijote Balesi’nden bir bölümdü.
Doğrusu, sevgili Filiz Ali ile Aydın Gün ayrılışlarından beri gidemediğimiz CRR’deki bu Kirov gösterisi, gittikçe çıldıran dünyamızda, bir tas gerçek iksir gibiydi.
Derken, Ekim’deki uluslar arası toplantıdan bu yana suskun duran Jose Marti Küba Dostluk Derneği’den çağrı geldi, Rebecca Chavez’in Fidel’li Dakikalar’ını izlemeye koştuk.
Amerikan kanallarının uydusu bizim kanallar, bir süredir Fidel Castro ile ilgili filmleri yeniden gösteriyor; ama elbette bin bir yalanla, çarpıtmayla dolu bu filmler bizi doyurmak şöyle dursun, deli ediyor.
O yüzden, kardeşim Erkan’ın iletişim ağından indirdiği Estela Bravo’nun Fidel’i gibi, Chavez’in bir saatlik belgeseli de içimize su serpti: o güzel insanın, 80 yaşında, hastalıkla boğuştuğu günlerde, Küba Devrimi’nin hazırlanıp oluşumunu, geçirdiği evreleri, toprak dağıtımı sırasında köylülerin ellerindeki araçları göğe kaldırışlarını, şapkalarını havalara fırlatışlarını, Fidel’in çeşitli zamanlarda yaptığı ateşli, eğitici, yön verici konuşmaları dinleyip görmek gerçek bir şölendi.
Sağolsun, dernek çalışanlarından Gülzerin Kızıler, filmin sözlerini İspanyolca’dan Türkçe’ye çevirip altına eklemişti; dolayısıyla ne söylendiğini rahatça anlayabildik.
İletişim ağından film indirebiliyorsanız, bu iki filmi hemen indirin, sevdiklerinize gösterin derim.
Şimdi artık çarşı sinemasında yılda iki film gösterilirse bayram ediyoruz; birinci bayramı Carlos Saura’nın İbirea’sıyla yaşadık. Müzikli danslı filmlerin büyük ustası, ülkesinin bütün danslarını Albeniz’in aynı addaki bestesinden yola çıkarak, araya başka yerel örnekler ekleyerek özetledi. Tadına doyulmaz bir şölendi. Ama televizyonun televolesine kapılmış yığınlar yoktu salonda, önce yalnız bir dördümüz vardık, sonra bir iki de sinemacı tiyatrocu geldi. Ne acıklı bir gidiş!
Başka bir sevinci, Aysit Tansel yaşattı: meğer Metin Eloğlu ile ortak dostumuz Oğuz Tansel’in kızıymış; ikisinin de ölümünden sonra, yapıtlarına sahip çıkmış. YKY yayınları Metin’in 1951-1984 arasındaki bütün şiirlerini Bu Yalnızlık Benim¸ Oğuz’un şiirlerini de Dağı Öpmeler adıyla basmış. Sağolsun, Aysit bana hem bunları, hem de Evrensel Basım Yayın’ın bastığı Oğuz’un Mutluluk Peşinde’si ile Metin ve Oğuz’un birlikte hazırladıkları Bektaşi Dedikleri’ni gönderdi. Bu iki sevgili dostumu özlemle anmama yol açtı; içten teşekkürler.
Kırk yıllık dostum Nevin Çokay¸son çalışmalarını Nâzım Hikmet Vakfı Galerisi’nde sergiledi.
Muhsin Kut¸ İnci Bengiserp’in aramızdan ayrılışından beri, yılbaşı sergilerini başka bir sıcak yuvada, Kızıltoprak’ta açıyor; postanın azizliğinden açılışına gidemediğim sergiyi arayıp haber verdi, son gününde de olsa gidip görebildik Nilgün’le; her zamanki gibi dürüst, duyarlı resimler görüp sevindik. Ömür boyu TUTARLI kalabilmek, önce kişinin kendisine, sonra insan kardeşlerine, en büyük armağan!
Demet Yersel ise Hobi’ye konuk geldi; gittikçe kendine güvenen, kişisel anlatımını bulan resimlerle.
Serpil Kapar Kılıç’ın “Anlar Yapıştı” adlı sergisiyse Terakki Sanat Galerisi’nde açıldı; umarım yolunuz düşmüş, Serpil’ in renk cümbüşünü görmüşsünüzdür.
Yazının başlığı, sevgili dostum Mehmet Kıyat’ın son kitabının adı: Kentlerimiz Kent Olamadı/Köyde Kaldı Cumhuriyet.
Benim köklü bir inancımı ozan diliyle anlatmış sevgili Mehmet: “köy uygarlığının üstüne kasaba, kent uygarlığını eklemeye zaman bulamadan anamalcı barbarlık çöktü tepemize!”
Gelin oradan bir şiiri paylaşalım.
Mao’dan Önce
Bir acıdan gelip
esmer ve yataksız
Bin acıda geceyi toplayan
Çin’i düşündüm ateşler içinde.
Feneri sönük bırakılmış
şiiri ölü
Teknesi suya inmeden dağılan
Zıpkınları dişsiz
denizi söz dinlemiyor
Doğrulanmamış bir yaşamda tüketip günleri
Gölgesini yitiren yıkıntı gibi
Emeği çürümüş
duvar diplerinde bekliyor
Öfkesi kilitli
kansız bir gökyüzü tepesinde
Silkinmeden
tarihi rafa kaldırıp
Kırmızısı çekilen bir özlemde yüreği
Elliye gelmemiş daha
Mao çıkmamış ananlara
Eski kılıklarda
tohumları patlamamış
Sabaha uzanamamış eli
afyonla oynaşıyor
Bir acıdan gelip
esmer ve yataksız
Bin acıda geceyi toplayan
Çin’i düşündüm ateşler içinde.
Berfin/Bahar. S. 108. Şubat 2007.
24 Ocak 2007 Çarşamba
“GİZLENEN ATATÜRK”
Ulusal Kanal 11 hafta, Pazar akşamı, çok önemli bir belgesel gösterdi: Gizlenen Atatürk.
Mustafa Kemâl, Anadolu’daki ulusal güçleri bir araya getirmek üzere düzenlediği Erzurum ve Sivas Kurultayları’nın ardından Ankara’ya gelir gelmez, giderini cebinden karşılayarak, bir gazete çıkarmaya başlar: Hâkimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik). Onun yönetimindeki Türk ordusu Çanakkale’de İngilizleri bozguna uğratmış olsa da, 1.Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan Almanlara ayak uydurarak yurdumuzun parçalanması anlaşmasını hem de Çanakkale Boğazı’nı çarpışarak geçemeyen Agamemnon gemisinde imzalayan Padişah’ın buyur etmesiyle İzmir’den başlayıp yurdumuzu yakıp yıkan Yunan ordularına karşı düşünsel hazırlık için elbette vazgeçilmezdir bu gazete. Hadiye Bolluk’un eski yazıdan Türkçe’ye aktardığı, Kurtuluş Güran’ın da yalınlaştırdığı yazıları Kaynak Yayınları “ Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi:Hâkimiyet-i Milliye Yazıları”adıyla basmış. Belgesel bunlara dayanıyordu.
Bütün büyük devrimciler gibi, ülkesinin, dünyanın o gün içinde bulunduğu durum ve koşulları eksiksiz bilen Mustafa Kemâl, 20 Temmuz 1920 tarihli başyazısında, önce düşmanı saptıyor: “En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan ne de filan ulustur; o, bütün dünyaya egemen olan ‘anamalcılık’ yıkımı ve onun çocuğu ‘buyuruculuk’tur”
Bu saptamayı yaparken, yine çok sağlam bir küresel değerlendirmede bulunuyor: “Başta İngilizler, bütün Batı, yüzyıllardır Doğu uluslarını, Asya’yı, Afrika’yı, Güney Amerika’yı amansızca sömürmüştür; ama artık buralarda yaşayan halklar uyanıp ayaklanmaya başlamıştır; anamalcı Batı bu uyanış karşısında tiril tiril titremekte; onu önleyebilmek için, kilit noktada bulunan Anadolu’yu öncelikle ve kesinlikle ele geçirmek istemektedir. Yunan, onların maşasıdır yalnızca.”
Bu oyunu bozmanın yolu, hemen hemen aynı zamanda başlayan ve varlığını onun Çanakkale savunmasına borçlu yeni Rus yönetimiyle, Lenin önderliğindeki Sovyetler Birliği ile işbirliği yapmaktır. Gereken yapılıyor, Türk ordusu Güney’den, Rus ordusu Kuzey’den, İngiliz oyunlarını Azerbeycan’da bozuyor. Böylece iki ulus arasında sıkı bir dayanışma başlıyor. Bu dayanışma yeni toplumsal yapının kuruluşunda ortak adımların atılıp atılamayacağının araştırılmasını da kaçınılmaz olarak gündeme getiriyor elbet; ama Büyük Önder, şaşmaz gerçekçiliğiyle, Rusya’daki denemenin burada tıpatıp uygulanamayacağını görüyor ve 12 Ekim 1920 tarihli İki Ortaklaşmacılık başlıklı yazısında tanıyı koyuyor: “Türkiye’de, devlet ortaklaşmacılığı uygulanacak; çünkü Anadolu’da ne gerçek anlamda anamalcı var, ne de işçi”
Dolayısıyla, Cumhuriyet’in kuruluşundan başlayarak bütün yurtta bir atılım, yapım başlıyor; üretimlikler, demiryolları, aklınıza gelen bütün altyapı. Bunlara da Sovyetler’in büyük yardımları var elbet. Dostluk ve işbirliği o kadar yakın ki, belgeselde gösterildi, zamanın büyükelçisi Aralof da, adı verilmeyen kimi Rus subayları da, 26 Ağustos Büyük Saldırısı’ndan önce, Afyon’da, Mustafa Kemâl’in yanında, hattâ Kocatepe’deler.
Bu işbirliğinin doğal sonucu olarak, 1933’te, Cumhuriyetin 10. Yıl kutlamalarına Voroşilov yönetimindeki bir kurul çağrılıyor; gelenler arasında bir de sinemacı var, Sergey Yutkeviç. Belgeselin 11. son bölümü, çok yerinde olarak, onun çektiği, 1969’da TRT’de bir kerecik gösterilip yasaklanan Türkiye’nin Kalbi Ankara’ya ayrılmış.
Sovyet konukların Karadeniz’den Boğaz’a girişleri, Dolmabahçe önlerine gelişleri görülmeye değer: bindikleri geminin dört bir yanı, bütün kıyılar çığlık çığlığa haykıran, ellerindeki Türk ve Sovyet bayraklarının sallayan teknelerle, insanlarla dolu.Vali’nin Pera Palas’ta verdiği öğle yemeğinden sonra, aynı gün trenle Ankara’ya doğru yola çıkılıyor; trenin geçtiği her yerde halkımız yine Voroşilov’la yanındakileri büyük coşkuyla selamlıyor. En sonunda, Ankara’da, Cumhuriyet Bayramı için yapılan büyük geçit; henüz çırıl çıplak Anadolu bozkırında, derme çatma tahta tribünde mutluluğu her yanına yansımış Büyük Önder.
Ulusal Kanal, Serkan Koç yönetiminde çekilen bu çok önemli belgeseli yakında yeniden gösterecek; ama bütün hukuk kuralları, yargıç kararları çiğnenerek Ulusal Kanal kablolu yayından atıldığı için, çanağı olmayanlar göremez elbet; ama onlar için de bulunmaz bir çözüm var: Kaynak Yayınları, 11 bölümlük belgeselin cd’sini basmış, yazılarla birlikte bütün büyük kitapçılarda satıyor. Nereden nereye getirildiğimizi, kendimize gelebilirsek nereye gitmemiz gerektiğini görmek istiyorsanız, hemen alın.
Cumhuriyet, 24 Ocak 2007
Mustafa Kemâl, Anadolu’daki ulusal güçleri bir araya getirmek üzere düzenlediği Erzurum ve Sivas Kurultayları’nın ardından Ankara’ya gelir gelmez, giderini cebinden karşılayarak, bir gazete çıkarmaya başlar: Hâkimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik). Onun yönetimindeki Türk ordusu Çanakkale’de İngilizleri bozguna uğratmış olsa da, 1.Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan Almanlara ayak uydurarak yurdumuzun parçalanması anlaşmasını hem de Çanakkale Boğazı’nı çarpışarak geçemeyen Agamemnon gemisinde imzalayan Padişah’ın buyur etmesiyle İzmir’den başlayıp yurdumuzu yakıp yıkan Yunan ordularına karşı düşünsel hazırlık için elbette vazgeçilmezdir bu gazete. Hadiye Bolluk’un eski yazıdan Türkçe’ye aktardığı, Kurtuluş Güran’ın da yalınlaştırdığı yazıları Kaynak Yayınları “ Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi:Hâkimiyet-i Milliye Yazıları”adıyla basmış. Belgesel bunlara dayanıyordu.
Bütün büyük devrimciler gibi, ülkesinin, dünyanın o gün içinde bulunduğu durum ve koşulları eksiksiz bilen Mustafa Kemâl, 20 Temmuz 1920 tarihli başyazısında, önce düşmanı saptıyor: “En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan ne de filan ulustur; o, bütün dünyaya egemen olan ‘anamalcılık’ yıkımı ve onun çocuğu ‘buyuruculuk’tur”
Bu saptamayı yaparken, yine çok sağlam bir küresel değerlendirmede bulunuyor: “Başta İngilizler, bütün Batı, yüzyıllardır Doğu uluslarını, Asya’yı, Afrika’yı, Güney Amerika’yı amansızca sömürmüştür; ama artık buralarda yaşayan halklar uyanıp ayaklanmaya başlamıştır; anamalcı Batı bu uyanış karşısında tiril tiril titremekte; onu önleyebilmek için, kilit noktada bulunan Anadolu’yu öncelikle ve kesinlikle ele geçirmek istemektedir. Yunan, onların maşasıdır yalnızca.”
Bu oyunu bozmanın yolu, hemen hemen aynı zamanda başlayan ve varlığını onun Çanakkale savunmasına borçlu yeni Rus yönetimiyle, Lenin önderliğindeki Sovyetler Birliği ile işbirliği yapmaktır. Gereken yapılıyor, Türk ordusu Güney’den, Rus ordusu Kuzey’den, İngiliz oyunlarını Azerbeycan’da bozuyor. Böylece iki ulus arasında sıkı bir dayanışma başlıyor. Bu dayanışma yeni toplumsal yapının kuruluşunda ortak adımların atılıp atılamayacağının araştırılmasını da kaçınılmaz olarak gündeme getiriyor elbet; ama Büyük Önder, şaşmaz gerçekçiliğiyle, Rusya’daki denemenin burada tıpatıp uygulanamayacağını görüyor ve 12 Ekim 1920 tarihli İki Ortaklaşmacılık başlıklı yazısında tanıyı koyuyor: “Türkiye’de, devlet ortaklaşmacılığı uygulanacak; çünkü Anadolu’da ne gerçek anlamda anamalcı var, ne de işçi”
Dolayısıyla, Cumhuriyet’in kuruluşundan başlayarak bütün yurtta bir atılım, yapım başlıyor; üretimlikler, demiryolları, aklınıza gelen bütün altyapı. Bunlara da Sovyetler’in büyük yardımları var elbet. Dostluk ve işbirliği o kadar yakın ki, belgeselde gösterildi, zamanın büyükelçisi Aralof da, adı verilmeyen kimi Rus subayları da, 26 Ağustos Büyük Saldırısı’ndan önce, Afyon’da, Mustafa Kemâl’in yanında, hattâ Kocatepe’deler.
Bu işbirliğinin doğal sonucu olarak, 1933’te, Cumhuriyetin 10. Yıl kutlamalarına Voroşilov yönetimindeki bir kurul çağrılıyor; gelenler arasında bir de sinemacı var, Sergey Yutkeviç. Belgeselin 11. son bölümü, çok yerinde olarak, onun çektiği, 1969’da TRT’de bir kerecik gösterilip yasaklanan Türkiye’nin Kalbi Ankara’ya ayrılmış.
Sovyet konukların Karadeniz’den Boğaz’a girişleri, Dolmabahçe önlerine gelişleri görülmeye değer: bindikleri geminin dört bir yanı, bütün kıyılar çığlık çığlığa haykıran, ellerindeki Türk ve Sovyet bayraklarının sallayan teknelerle, insanlarla dolu.Vali’nin Pera Palas’ta verdiği öğle yemeğinden sonra, aynı gün trenle Ankara’ya doğru yola çıkılıyor; trenin geçtiği her yerde halkımız yine Voroşilov’la yanındakileri büyük coşkuyla selamlıyor. En sonunda, Ankara’da, Cumhuriyet Bayramı için yapılan büyük geçit; henüz çırıl çıplak Anadolu bozkırında, derme çatma tahta tribünde mutluluğu her yanına yansımış Büyük Önder.
Ulusal Kanal, Serkan Koç yönetiminde çekilen bu çok önemli belgeseli yakında yeniden gösterecek; ama bütün hukuk kuralları, yargıç kararları çiğnenerek Ulusal Kanal kablolu yayından atıldığı için, çanağı olmayanlar göremez elbet; ama onlar için de bulunmaz bir çözüm var: Kaynak Yayınları, 11 bölümlük belgeselin cd’sini basmış, yazılarla birlikte bütün büyük kitapçılarda satıyor. Nereden nereye getirildiğimizi, kendimize gelebilirsek nereye gitmemiz gerektiğini görmek istiyorsanız, hemen alın.
Cumhuriyet, 24 Ocak 2007
1 Ocak 2007 Pazartesi
BÜTÜN ERDEMLERİN BAŞI: TUTARLILIK
Ken Loach, ilk filminden beri sevip bağrımıza bastığımız, her yeni yapıtını merakla, güvenle beklediğimiz ender yönetmenlerden biridir. Bu yıl sinema mevsimi, onun art arda gösterilen iki filmiyle başladı: Duygudan Öte ve Özgürlük Rüzgârı.
İlkinde, güncel bir sorunu ele almıştı: İngiltere’ye yerleşmiş bir Pakistanlı gençle bir İngiliz kızının sevdaları. Hani şu bize her saniye insan hakkı, demokrasi dersi verenlerin başında gelen yüzlerce yılın sömürgecisi, ama aynı zamanda demokrasinin de beşiği (?) olduğu masalı bıkıp usanmadan yinelenen İngiltere’ye sığınmak zorunda kalmış- neden kendi ülkelerinde yaşayamadı bu insancıklar? Saydığımız değerlere büyük önem veren Batılılar canla başla yardım ettikleri, ülkelerini hiç soymadığı halde, hepsini Şeytan dürttü besbelli! -Pakistanlı aile belli ki epeydir orada; herkesin iyi kötü bir işi var. Yeni yuvalar kuruluyor, okutulmuş kızlar oğlanlar evlendirilmek üzere. Ama bir rastlantıyla, kara oğlanın gözü sarı kıza takılıyor, oysa oğlan da uzaktan da olsa teyzesinin kızıyla nişanlı. Üstelik, yeni sevgilisini dolaştırırken, Pakistanlılara göstermemek için, arabanın içinde yere yatırmak zorunda. Sonunda ailesi bu ilişkiyi öğreniyor, elbet karşı çıkıyorlar. Engel tek yanlı olsa, masal da olsa, aşılabilir belki; ancak kızın anası babası değilse bile, okulu, papazı Müslüman oğlana şiddetle karşı; o kadar ki, özgür (!) AB üyesi, insan hakları kalesi ülkesi onu bizdeki gibi vurmasa da, Katolik okulundan Protestanlarınkine sürgüne gönderiyor.
Ken Loach, kendine, benimsediği toplumcu öğretiye sadık kalabilseydi filmin, kara oğlanın teyzesinin kızıyla tanıştırıldığı ve sarı kızın da bunu uzaktan gördüğü sahnede bitmesi gerekirdi; ama o ya da filme para yatıran – kim olduğunu saptayamadım, belik parayı da kendisi vermiştir – bu sonu izleyici yönünden çekici bulmamışlar besbelli; kara oğlan anasını babasını tepti, kederli kederli piyano çalan sarı kızına koştu, perde karardı.
Hiç olabilir mi? bırakın Pakistanlıları, güzelim özgürlükçü İngiliz halkı bu sevdaya göz yumar, izin verir mi?
Ama Loach’un ikinci filmi Özgürlük Rüzgârı ona, geçmişine yakışan, tutarlı bir yapıttı: bunda, geçen yüzyılın başında İngilizlerle İrlandalılar arasında yaşanan, kim bilir kaç cana patlayan çekişme ele alındı. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk, bizim Kürtlere, Rumlara, Çerkezlere, Ermenilere, Alevilere özerklik verilmesi için yeri göğü inletirken – o tarihte bunu sağlamak üzere Anadolu toprakları kana bularken – İrlanda halkının bırakın bağımsızlığını, özerkliğine bile göz yumamıyor. Bildiğiniz, yıllarca gazetelerde okuyup, televizyonlarda izlediğiniz kanlı çatışmalar başlıyor. Her yerde olduğu gibi, düne kadar alçakgönüllü günlük yaşamlarını sürdüren insanlar, taşı toprağı tırmalaya tırmalaya, kimi zaman en ilkel silahlarla direnişe geçiyor. İki yandan da oluk oluk kan aktıktan, yoksul halk çocukları kırıldıktan, yuvalar babasız kardeşsiz kaldıktan sonra, tarih sayfalarına altın harflerle yazılan bildiğiniz ünlü alçaklar barış anlaşması imzalamayı razı oluyor; ama gizli oyunlar hesaplar sürüyor elbet: İrlandalıların kimisini, geri çektikleri İngilizlerin yerine bekçi olarak atıyorlar; bu şaşkın bekçiler arasında, düne kadar omuz omuza çarpışan iki kardeşten için işbirlikçilerin silah depolarını soymaya kalkınca yakalanıyor, ve abisinin buyurduğu manganın açtığı yaylım ateşiyle can veriyor.
Evet, işin gerçeği budur: anamalcı soygun, ne ana baba kardeş dinler, ne din, ne iman! Düşünürler, besleme bilim adamları, insanoğlunun mayası bozuktur, doğuştan kıyıcı eziyetçidir diye düzmece fetvalar verseler de aldırmayın; geçende gazeteler bile yazmak zorunda kaldı: sanırım Avustralya’nın oralardaki küçük bir adada yaşayan insanlar dünyanın en mutlu insanlarıymış: para pul mal mülk yok, dolayısıyla çekişme hırs boğazlaşma da. Bunu söylediniz mi, aman efendim onlar ilkel, bütün dünyaya örnek olamazlar, diyebilirler. Tamam, biz de ikinci mutlu ülkeyi analım o zaman: Küba. Orada da, üstelik hemen burunlarının dibindeki en büyük çürümüş bataklığa karşın, para pul mal mülk ortadan kaldırılmış; halkın emeğiyle oluşan devlet bütün yurttaşlarına parasız barınma, beslenme, eğitim, sağlık hizmeti sağlamış; okuma yazma bilmeyen yok; yüksek öğrenim görmüşlerin oranı, toplam nüfusa oranla, en yüksek; dolayısıyla insan ömrü de küstah ABD’ninkinden ancak % 0 bilmem kaç daha geride.
Güzeller güzeli Fidel, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi Sinema Kolu çalışanlarından Çağrı Kınıkoğlu ve arkadaşlarının hazırladıkları Havana Röportajı adlı şiirsel belgeselin sonunda, Havana’da, milyonu aşkın insanın toplandığı Özgürlük Alanı’nda, konuşmasının sonunda, olanca coşkusu ve inancıyla şöyle haykırıyordu:
Onların olanca karmaşıklık ve öldürücülükteki silahları karşısında düşüncelerin önemine inancımız sarsılmadan sürüyor! Che’nin bize veda ederken dediği gibi: ZAFERE DEK HEP İLERİ!
Ayşe Lebriz’i, Pera Tiyatrosu’nda, Seyir Defteri/Julia adlı oyunda tanımıştık; geçende telefon etti, Akatlar Kültür Merkezi’ndeki yeni oyununa çağırdı: Samuel Beckett’in Mutlu Günler’i. Gittik, ve tam bir düşkırıklığı yaşadık: Ayşe Lebriz’in yeteneği boşa gitmişti, oyun öylesine çağ-gerçekdışıydı ki!
Böyle oluyor işte soyguncu anamalcı düzensizliğin sanat ürünleri; bir ara, çevrilen dolapları bu kadar yakından, acısını çekerek bilmezken, o düzensizliğin acılı, yalnız, karamsar yazarlarını, yorumcularını biz de adam yerine koyardık; daha güzel insanca eşitlikçi bir dünya yaratma ülküsünü çöpe atmış toplumun sıkılan, bunalan bireylerinin saçma sapan konuşmaları, eylemleri bize bile bir anlam, gizli anlam taşıyormuş gibi geliyordu besbelli.
Ama ayıldık o sanal düşten; şimdi kendisi çalışıp üretmeden, başkalarının emeğini kaynaklarını sömürerek yaşamak, hem de eskisi gibi savurganlık içinde yaşamak isteyen bir avuç çılgının dünyamızı hızla nereye sürüklediğini gölgesiz görüyoruz artık. Dolayısıyla, Beckett’in ereksiz kadınıyla erkeğine dayanmak olanaksız; oyunun, Ayşe’nin boşa giden yeteneği dışında tek olumlu yanı, sahnesine uygun olarak tasarlanmış bezemi ile müziğiydi.
Çok acı bir tutarsızlık örneği de, şu Kapkaraoğlan’dı; Amerikalıdan kese al, oralara git, sana ozanlığı boş ver, siyasetçi ol, desinler; altı oku beğenme ( ya da öyle söyle ), göbeğini sola doğru kıvırmaya başla, tutamayacağın bütün sözleri ver, karşı çıkar gibi göründüğün bütün Batılı sömürü kurum ve yasalarını savun, teslim oluş kararlarını imzala.
Kendi elinle kafana tüy dikmek üzere, yine Amerika’dan alçağın en büyüğünü getir, önce ülkenin toplumsal düzenini, sonra sözümona başında bulunduğun yürütmeyi, her şeye dağıttır, parçalat. Ve yarım yüzyıllarını çaldığın zavallı uyurgezerler seni karanfillerle güvercinlerle uğurlasınlar! Vah ki vah!
Arslan Mengüç, kendi bastırdığı Çekirge, Bir ASALA Romanı adlı kitabını yolladı; uzunca bir süre İsveç’te yaşamış, ama belli ki Nobel seçiciler kuruluna adını duyuramamış: çünkü olayları yakından izleyenlerin kimin kurdurduğunu çok iyi bildikleri hani şu kiralık katil örgütünün ettiklerini yarı gerçek yarı kurmaca biçiminde anlatan romanı ödüle aday bile gösterilmedi. Ama siz merak ediyorsanız, elinizin altında.
Hüsnü Mahalli’yi Sky kanalındaki çarpıcı konuşmalarından çok iyi tanıyorum; Suriyeli bu kardeşimizin kafası pırıl pırıl, her şeyi açık seçik görüyor, çok akıcı bir Türkçeyle dile getiriyor.
İskele Yayıncılık onun büyük boy, 623 sayfalık bir kitabını basmış: Tezkereden Tezkereye Gerçekler.
Hani şu bildiğiniz iki ünlü tezkere, 1 Mart ile sonuncusu arasında, bölgemizde, yurdumuzda, dünyada çevrilen dolapları en ince ayrıntılarıyla özetliyor sevgili Hüsnü Mahalli.
Yapılması gereken elbet kitabın alınıp üzerinde dura dura, altını çize çize okunması; ben oradan kısa bir bölümü aktarmakla yetineceğim
“11 Eylül’ü bahane eden ABD önce Afganistan’ı, sonra Irak’ı işgal etti.
İsrail ise Filistin’de yaptıklarıyla Amerika’nın pis oyununa katkıda bulunuyor.
Bu oyunun adı:
‘İnsanları her şeye alıştırmak, çaresiz kılmak, umutsuz hâle getirmek ve teslim almaktır.’
Gözleri ve kulakları ile beyinleri arasındaki iletişim sinirleri duyarsızlaştırılmış insanlar zamanla insan olarak tüm algılama becerileriyle değerlendirme yeteneklerini yitirirler.
Her şeyi kolayca kabul eden insanlar zamanla her şeye alışır ve sonunda iradelerini karşılıksız teslim ederler.
İşte ABD’nin ve yandaşı güçlerin amacı budur.
İnançsız, ilkesiz, ülküsüz ve en önemlisi kesinlikle kişiliksiz, bencil insan ve toplumlar yaratmaktır.
İşte bu büyük oyunun büyük sırrı bu.
Günlük sıkıntı ve sorunlarınız ne olursa olsun hep duyarlı kalın ve Amerika, İsrail ve yandaşlarının yalanlarına kanmayın. Doğruları arayın, oyunlarına gelmeyin, direnin ve asla teslim olmayın!
Ben olmayacağım.
Tıpkı sizin bu kitabı alarak Filistinli çocuklara destek olmanız ve son cümlesine dek okuyarak teslim olmak istemediğinizi kanıtlamanız gibi!”
Filistinli çocuklara destek olmaktan söz edişi, kitabın gelirini o güzelim yavrulara bağışlamasından. Yaşa canım Hüsnü! Coşkuna, bilincine, insan sevgine yürekten alkış!
Aydın Gün ayrılalı beri uğrayamadığımız Cemâl Reşit Rey’e, Nurettin Ergun’un anımsatması üzerine, günümüzün en gözde kemancılarından Maksim Vengerov’u dinlemeye gittik; piyanoda Lilya Zilbestein’ın eşliğiyle bize Mozart, Beethoven, Prokofief ve Şostakoviç’in yapıtlarını çaldı. Sözün gerçek anlamında olağanüstüydü; ama içimden bu eşsiz dinletiyi hep Küba’da dinlesek nasıl olurdu acaba? sorusu geçti: çünkü gittikçe şaşkınlaşan, televizyon ucuzluklarına tutsak olan dinleyiciler yapıtların ara bölümlerinde de alkışlamaya giriştiler, bütün dinleti salonlarındaki gibi. Oysa, insanın tapınması için sanattan daha yüce, daha gerçek bir tanrı olabilir mi? İsa’nın, Meryem’in akıldışı öykülerine değil, insanın kendisinin, Mozart’ın, Beethoven’in yeteneklerine hayran olup kendimizden geçmemiz gerekmiyor mu?
Neyse, bu kez dinleyiciler tez yola geldiler, bu saçma alkışlar kesildi de, Vengerov’un sıra dışı duyarlılığının tadını çıkarabildik.
Berfin Yayınları, Nurettin Koç’un önemli bir incelemesini bastı: Laik Eğitimden Şeriatçı Eğitime/Ulusal Eğitimde Çöküş Süreci. Kitabının başına Atatürk’ün: “Bir ulusu özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatan da, tutsak ve düşkün eden de eğitimdir” sözünü alan Koç’un çalışması, bize dayatılan yozlaşmayı belgelere dayanarak açıklıyor.
Yine Berfin, yan kollarından Kora’da, Bülent Tekin’in denemesine yer vermiş: Bir Türkiye Çıkmazı. Dergilerde yazageldiği yazılardan oluşan kitap, adından anlaşılacağı üzere, bu yapıt da can alıcı güncel sorunlarımıza değiniyor.
Kora, öykü dizisinde iki kitap basmış ayrıca: Veysel Boğatepe’nin Git Bu Şehirden’i ile Ahmet Türkay’ın Yaralı Gönül İniltileri. Bir de Nusret Gürgöz’in Okuntu adlı şiirleri ile Demir Ünsal’ın Efes başlıklı gezi kitabı var.
Sevgili dostum Nevzat Metin, Moda’da hemen taksi durağının karşısındaki galerisinden ayrıldı, bir arka sokağa taşındı; geçen gün Tülây Tura Börütecene’nin sergisiyle açtı. Hem sergiyi, hem galeriyi görmeye gittim, doğrusu düzenlemesiyle, dört bir yanına yerleştirilmiş resim ve yontularıyla, bastığı kitaplarıyla bayıldım yeni galerisine. Güzelin ardında birlikte koşumuz kesilmesin.
Can dostlarım Mavitanlar da birer sergi açtılar; Bihrat’ın Kızıltoprak’taki sergisi büyük bir terslikle kara kışa geldi, gidemedim; ama Alev’in İmago’daki resimlerine doya doya baktım.
İşinin ustası Sıtkı’nın Artisan’daki, Abdülkadir Öztürk’ün de Tem’deki sergilerinin açılışı Nazi bozması Katolik edepsizin saldırısına uğradı, dostlarımı kucaklamak üzere yola çıktım baktım ki, İstanbul işgal altında, hiçbir yere araç çalışmıyor, bütün yollar demir engellerle, etten polis duvarlarıyla çevrilmiş; keşke dedim içimden, Bizans’a yeniden el koymaya gelen bu güzelim (?) katillere bir ikramda daha bulunsaydı yöneticilerimiz, onlar geldiğinde gezecekleri yörede oturanları trenlere otobüslere doldurup Anadolu’nun ortasında kurulacak çadır kentlere taşısa, adamlar iyice rahat ederdi!
Berfin/Bahar. S. 107. Ovak 2007.
İlkinde, güncel bir sorunu ele almıştı: İngiltere’ye yerleşmiş bir Pakistanlı gençle bir İngiliz kızının sevdaları. Hani şu bize her saniye insan hakkı, demokrasi dersi verenlerin başında gelen yüzlerce yılın sömürgecisi, ama aynı zamanda demokrasinin de beşiği (?) olduğu masalı bıkıp usanmadan yinelenen İngiltere’ye sığınmak zorunda kalmış- neden kendi ülkelerinde yaşayamadı bu insancıklar? Saydığımız değerlere büyük önem veren Batılılar canla başla yardım ettikleri, ülkelerini hiç soymadığı halde, hepsini Şeytan dürttü besbelli! -Pakistanlı aile belli ki epeydir orada; herkesin iyi kötü bir işi var. Yeni yuvalar kuruluyor, okutulmuş kızlar oğlanlar evlendirilmek üzere. Ama bir rastlantıyla, kara oğlanın gözü sarı kıza takılıyor, oysa oğlan da uzaktan da olsa teyzesinin kızıyla nişanlı. Üstelik, yeni sevgilisini dolaştırırken, Pakistanlılara göstermemek için, arabanın içinde yere yatırmak zorunda. Sonunda ailesi bu ilişkiyi öğreniyor, elbet karşı çıkıyorlar. Engel tek yanlı olsa, masal da olsa, aşılabilir belki; ancak kızın anası babası değilse bile, okulu, papazı Müslüman oğlana şiddetle karşı; o kadar ki, özgür (!) AB üyesi, insan hakları kalesi ülkesi onu bizdeki gibi vurmasa da, Katolik okulundan Protestanlarınkine sürgüne gönderiyor.
Ken Loach, kendine, benimsediği toplumcu öğretiye sadık kalabilseydi filmin, kara oğlanın teyzesinin kızıyla tanıştırıldığı ve sarı kızın da bunu uzaktan gördüğü sahnede bitmesi gerekirdi; ama o ya da filme para yatıran – kim olduğunu saptayamadım, belik parayı da kendisi vermiştir – bu sonu izleyici yönünden çekici bulmamışlar besbelli; kara oğlan anasını babasını tepti, kederli kederli piyano çalan sarı kızına koştu, perde karardı.
Hiç olabilir mi? bırakın Pakistanlıları, güzelim özgürlükçü İngiliz halkı bu sevdaya göz yumar, izin verir mi?
Ama Loach’un ikinci filmi Özgürlük Rüzgârı ona, geçmişine yakışan, tutarlı bir yapıttı: bunda, geçen yüzyılın başında İngilizlerle İrlandalılar arasında yaşanan, kim bilir kaç cana patlayan çekişme ele alındı. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk, bizim Kürtlere, Rumlara, Çerkezlere, Ermenilere, Alevilere özerklik verilmesi için yeri göğü inletirken – o tarihte bunu sağlamak üzere Anadolu toprakları kana bularken – İrlanda halkının bırakın bağımsızlığını, özerkliğine bile göz yumamıyor. Bildiğiniz, yıllarca gazetelerde okuyup, televizyonlarda izlediğiniz kanlı çatışmalar başlıyor. Her yerde olduğu gibi, düne kadar alçakgönüllü günlük yaşamlarını sürdüren insanlar, taşı toprağı tırmalaya tırmalaya, kimi zaman en ilkel silahlarla direnişe geçiyor. İki yandan da oluk oluk kan aktıktan, yoksul halk çocukları kırıldıktan, yuvalar babasız kardeşsiz kaldıktan sonra, tarih sayfalarına altın harflerle yazılan bildiğiniz ünlü alçaklar barış anlaşması imzalamayı razı oluyor; ama gizli oyunlar hesaplar sürüyor elbet: İrlandalıların kimisini, geri çektikleri İngilizlerin yerine bekçi olarak atıyorlar; bu şaşkın bekçiler arasında, düne kadar omuz omuza çarpışan iki kardeşten için işbirlikçilerin silah depolarını soymaya kalkınca yakalanıyor, ve abisinin buyurduğu manganın açtığı yaylım ateşiyle can veriyor.
Evet, işin gerçeği budur: anamalcı soygun, ne ana baba kardeş dinler, ne din, ne iman! Düşünürler, besleme bilim adamları, insanoğlunun mayası bozuktur, doğuştan kıyıcı eziyetçidir diye düzmece fetvalar verseler de aldırmayın; geçende gazeteler bile yazmak zorunda kaldı: sanırım Avustralya’nın oralardaki küçük bir adada yaşayan insanlar dünyanın en mutlu insanlarıymış: para pul mal mülk yok, dolayısıyla çekişme hırs boğazlaşma da. Bunu söylediniz mi, aman efendim onlar ilkel, bütün dünyaya örnek olamazlar, diyebilirler. Tamam, biz de ikinci mutlu ülkeyi analım o zaman: Küba. Orada da, üstelik hemen burunlarının dibindeki en büyük çürümüş bataklığa karşın, para pul mal mülk ortadan kaldırılmış; halkın emeğiyle oluşan devlet bütün yurttaşlarına parasız barınma, beslenme, eğitim, sağlık hizmeti sağlamış; okuma yazma bilmeyen yok; yüksek öğrenim görmüşlerin oranı, toplam nüfusa oranla, en yüksek; dolayısıyla insan ömrü de küstah ABD’ninkinden ancak % 0 bilmem kaç daha geride.
Güzeller güzeli Fidel, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi Sinema Kolu çalışanlarından Çağrı Kınıkoğlu ve arkadaşlarının hazırladıkları Havana Röportajı adlı şiirsel belgeselin sonunda, Havana’da, milyonu aşkın insanın toplandığı Özgürlük Alanı’nda, konuşmasının sonunda, olanca coşkusu ve inancıyla şöyle haykırıyordu:
Onların olanca karmaşıklık ve öldürücülükteki silahları karşısında düşüncelerin önemine inancımız sarsılmadan sürüyor! Che’nin bize veda ederken dediği gibi: ZAFERE DEK HEP İLERİ!
Ayşe Lebriz’i, Pera Tiyatrosu’nda, Seyir Defteri/Julia adlı oyunda tanımıştık; geçende telefon etti, Akatlar Kültür Merkezi’ndeki yeni oyununa çağırdı: Samuel Beckett’in Mutlu Günler’i. Gittik, ve tam bir düşkırıklığı yaşadık: Ayşe Lebriz’in yeteneği boşa gitmişti, oyun öylesine çağ-gerçekdışıydı ki!
Böyle oluyor işte soyguncu anamalcı düzensizliğin sanat ürünleri; bir ara, çevrilen dolapları bu kadar yakından, acısını çekerek bilmezken, o düzensizliğin acılı, yalnız, karamsar yazarlarını, yorumcularını biz de adam yerine koyardık; daha güzel insanca eşitlikçi bir dünya yaratma ülküsünü çöpe atmış toplumun sıkılan, bunalan bireylerinin saçma sapan konuşmaları, eylemleri bize bile bir anlam, gizli anlam taşıyormuş gibi geliyordu besbelli.
Ama ayıldık o sanal düşten; şimdi kendisi çalışıp üretmeden, başkalarının emeğini kaynaklarını sömürerek yaşamak, hem de eskisi gibi savurganlık içinde yaşamak isteyen bir avuç çılgının dünyamızı hızla nereye sürüklediğini gölgesiz görüyoruz artık. Dolayısıyla, Beckett’in ereksiz kadınıyla erkeğine dayanmak olanaksız; oyunun, Ayşe’nin boşa giden yeteneği dışında tek olumlu yanı, sahnesine uygun olarak tasarlanmış bezemi ile müziğiydi.
Çok acı bir tutarsızlık örneği de, şu Kapkaraoğlan’dı; Amerikalıdan kese al, oralara git, sana ozanlığı boş ver, siyasetçi ol, desinler; altı oku beğenme ( ya da öyle söyle ), göbeğini sola doğru kıvırmaya başla, tutamayacağın bütün sözleri ver, karşı çıkar gibi göründüğün bütün Batılı sömürü kurum ve yasalarını savun, teslim oluş kararlarını imzala.
Kendi elinle kafana tüy dikmek üzere, yine Amerika’dan alçağın en büyüğünü getir, önce ülkenin toplumsal düzenini, sonra sözümona başında bulunduğun yürütmeyi, her şeye dağıttır, parçalat. Ve yarım yüzyıllarını çaldığın zavallı uyurgezerler seni karanfillerle güvercinlerle uğurlasınlar! Vah ki vah!
Arslan Mengüç, kendi bastırdığı Çekirge, Bir ASALA Romanı adlı kitabını yolladı; uzunca bir süre İsveç’te yaşamış, ama belli ki Nobel seçiciler kuruluna adını duyuramamış: çünkü olayları yakından izleyenlerin kimin kurdurduğunu çok iyi bildikleri hani şu kiralık katil örgütünün ettiklerini yarı gerçek yarı kurmaca biçiminde anlatan romanı ödüle aday bile gösterilmedi. Ama siz merak ediyorsanız, elinizin altında.
Hüsnü Mahalli’yi Sky kanalındaki çarpıcı konuşmalarından çok iyi tanıyorum; Suriyeli bu kardeşimizin kafası pırıl pırıl, her şeyi açık seçik görüyor, çok akıcı bir Türkçeyle dile getiriyor.
İskele Yayıncılık onun büyük boy, 623 sayfalık bir kitabını basmış: Tezkereden Tezkereye Gerçekler.
Hani şu bildiğiniz iki ünlü tezkere, 1 Mart ile sonuncusu arasında, bölgemizde, yurdumuzda, dünyada çevrilen dolapları en ince ayrıntılarıyla özetliyor sevgili Hüsnü Mahalli.
Yapılması gereken elbet kitabın alınıp üzerinde dura dura, altını çize çize okunması; ben oradan kısa bir bölümü aktarmakla yetineceğim
“11 Eylül’ü bahane eden ABD önce Afganistan’ı, sonra Irak’ı işgal etti.
İsrail ise Filistin’de yaptıklarıyla Amerika’nın pis oyununa katkıda bulunuyor.
Bu oyunun adı:
‘İnsanları her şeye alıştırmak, çaresiz kılmak, umutsuz hâle getirmek ve teslim almaktır.’
Gözleri ve kulakları ile beyinleri arasındaki iletişim sinirleri duyarsızlaştırılmış insanlar zamanla insan olarak tüm algılama becerileriyle değerlendirme yeteneklerini yitirirler.
Her şeyi kolayca kabul eden insanlar zamanla her şeye alışır ve sonunda iradelerini karşılıksız teslim ederler.
İşte ABD’nin ve yandaşı güçlerin amacı budur.
İnançsız, ilkesiz, ülküsüz ve en önemlisi kesinlikle kişiliksiz, bencil insan ve toplumlar yaratmaktır.
İşte bu büyük oyunun büyük sırrı bu.
Günlük sıkıntı ve sorunlarınız ne olursa olsun hep duyarlı kalın ve Amerika, İsrail ve yandaşlarının yalanlarına kanmayın. Doğruları arayın, oyunlarına gelmeyin, direnin ve asla teslim olmayın!
Ben olmayacağım.
Tıpkı sizin bu kitabı alarak Filistinli çocuklara destek olmanız ve son cümlesine dek okuyarak teslim olmak istemediğinizi kanıtlamanız gibi!”
Filistinli çocuklara destek olmaktan söz edişi, kitabın gelirini o güzelim yavrulara bağışlamasından. Yaşa canım Hüsnü! Coşkuna, bilincine, insan sevgine yürekten alkış!
Aydın Gün ayrılalı beri uğrayamadığımız Cemâl Reşit Rey’e, Nurettin Ergun’un anımsatması üzerine, günümüzün en gözde kemancılarından Maksim Vengerov’u dinlemeye gittik; piyanoda Lilya Zilbestein’ın eşliğiyle bize Mozart, Beethoven, Prokofief ve Şostakoviç’in yapıtlarını çaldı. Sözün gerçek anlamında olağanüstüydü; ama içimden bu eşsiz dinletiyi hep Küba’da dinlesek nasıl olurdu acaba? sorusu geçti: çünkü gittikçe şaşkınlaşan, televizyon ucuzluklarına tutsak olan dinleyiciler yapıtların ara bölümlerinde de alkışlamaya giriştiler, bütün dinleti salonlarındaki gibi. Oysa, insanın tapınması için sanattan daha yüce, daha gerçek bir tanrı olabilir mi? İsa’nın, Meryem’in akıldışı öykülerine değil, insanın kendisinin, Mozart’ın, Beethoven’in yeteneklerine hayran olup kendimizden geçmemiz gerekmiyor mu?
Neyse, bu kez dinleyiciler tez yola geldiler, bu saçma alkışlar kesildi de, Vengerov’un sıra dışı duyarlılığının tadını çıkarabildik.
Berfin Yayınları, Nurettin Koç’un önemli bir incelemesini bastı: Laik Eğitimden Şeriatçı Eğitime/Ulusal Eğitimde Çöküş Süreci. Kitabının başına Atatürk’ün: “Bir ulusu özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatan da, tutsak ve düşkün eden de eğitimdir” sözünü alan Koç’un çalışması, bize dayatılan yozlaşmayı belgelere dayanarak açıklıyor.
Yine Berfin, yan kollarından Kora’da, Bülent Tekin’in denemesine yer vermiş: Bir Türkiye Çıkmazı. Dergilerde yazageldiği yazılardan oluşan kitap, adından anlaşılacağı üzere, bu yapıt da can alıcı güncel sorunlarımıza değiniyor.
Kora, öykü dizisinde iki kitap basmış ayrıca: Veysel Boğatepe’nin Git Bu Şehirden’i ile Ahmet Türkay’ın Yaralı Gönül İniltileri. Bir de Nusret Gürgöz’in Okuntu adlı şiirleri ile Demir Ünsal’ın Efes başlıklı gezi kitabı var.
Sevgili dostum Nevzat Metin, Moda’da hemen taksi durağının karşısındaki galerisinden ayrıldı, bir arka sokağa taşındı; geçen gün Tülây Tura Börütecene’nin sergisiyle açtı. Hem sergiyi, hem galeriyi görmeye gittim, doğrusu düzenlemesiyle, dört bir yanına yerleştirilmiş resim ve yontularıyla, bastığı kitaplarıyla bayıldım yeni galerisine. Güzelin ardında birlikte koşumuz kesilmesin.
Can dostlarım Mavitanlar da birer sergi açtılar; Bihrat’ın Kızıltoprak’taki sergisi büyük bir terslikle kara kışa geldi, gidemedim; ama Alev’in İmago’daki resimlerine doya doya baktım.
İşinin ustası Sıtkı’nın Artisan’daki, Abdülkadir Öztürk’ün de Tem’deki sergilerinin açılışı Nazi bozması Katolik edepsizin saldırısına uğradı, dostlarımı kucaklamak üzere yola çıktım baktım ki, İstanbul işgal altında, hiçbir yere araç çalışmıyor, bütün yollar demir engellerle, etten polis duvarlarıyla çevrilmiş; keşke dedim içimden, Bizans’a yeniden el koymaya gelen bu güzelim (?) katillere bir ikramda daha bulunsaydı yöneticilerimiz, onlar geldiğinde gezecekleri yörede oturanları trenlere otobüslere doldurup Anadolu’nun ortasında kurulacak çadır kentlere taşısa, adamlar iyice rahat ederdi!
Berfin/Bahar. S. 107. Ovak 2007.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
