CİHAT BURAK DEMİŞKİ Kİ…
Balmumcu’daki İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, geçen yılki Burhan Uygur sergisinden sonra bu yıl da sevgili Cihat Burak’ı anıyor.
Göçmüş ustalar konusunda zorluğu biliyor ya da kestirebiliyorsunuzdur: yapıtlarını sevip almış olanların çoğu onları öbür insan kardeşleriyle paylaşmaya nedense yanaşmaz, resimleri evlerine kapatırlar. Bu kez de öyle olmuş: Cihat Burak’ın büyük devşiricileri gönlü sıkılık etmiş, yapıtları bir daha görmemize izin vermemişler. Ama kapı kapı dolaşılıp toplananlar o değerli insanı hiç görememiş olanlar için yeterli bir izlenim vermeye yetiyor; bilenlerse, bizim gibi, özlem gideriyorlar.
Sevgili Cihat Burak’ı yakından tanıma, dizinin dibinde yaşama talihine erdik Sevil’le ben; benim yaşama sanatı adını verdiğim beceriyi dolu dolu edinmiş enden örneklerden biriydi; resimleri kadar güzel öyküler yazar, konuşurken resimlerini öykülerini kendisi canlandırırdı; ölçülü, saygılı bir dünya yurttaşıydı; kimsenin hakkını yemez, hakkının yenmesine dayanamaz, çıldırırdı. Elinde devlet erki olmadığından, o zaman öcünü bir resim ya da öyküyle almaya çalışırdı.
İki kapılı şu han’a uğrayıp evrene dönen yığınla sanatçımız gibi, onu yansıtan da topu topu iki kitap var bugün elimizde; birini Gelişim Yayınları basmış: Sezer Tansuğ’un Beş Gerçekçi Türk Ressamı. İkinci kitap Ada Yayınları’nın.
İki yapıtı da bugün kolay bulamazsınız; hele genç resimseverler, yüzlerini bile görememiştir. Bunun için, Sezer’in kitabından, Cihat Burak’ın kendi söylediklerini bir kez daha paylaşalım istedim.
Doğumu, ilk oluşumuyla ilgili bakın neler demiş:
“1915 senesi Ağustos ayında İstanbul’da Aksaray’da doğmuşum, en yakın şahidi olduğum bu pek önemli olayda yaşımın küçüklüğünden şahadet etmemem maddeten imkân olmadığından 8 Ağustos tarihini kat’i doğum tarihim olarak kabul etmekteyim, bana öyle söylediler.
Doğduğum zaman ne söylediğimi pek hatırlayamıyorum, ondan sonra büyümeye başladım, adamakıllı büyüdüğüm anlaşılınca babam elimden tutup beni mektebe götürüp yazdırdı. Özel deyişiyle ‘Tahsilime Galatasaray Lisesinde’ başladım. Babam zabit olduğu için girmem zor olmadı. İlk günü birtakım merdivenlerden çıkıp mektebin en üst katında kayboldum, yine bir merdivene tesadüf edip kendimi bahçeye atıncaya kadar çektiğim heyecanı ben bilirim. Bu heyecan mektebi bitirdiğim güne kadar ikmal imtihanından ikmal imtihanına atlamak suretiyle devam etmiştir. Hâlâ da devam etmektedir zaten. Lisede bazı derslerden iyi, bazılarından kötü idim, resimden en iyi talebe idim, zoolojiden bir seferinde sınıf birincisi bile oldum, ders nazırı Mösyö Dellou sınıfta notları okurken ilk önce benim numaramı söyleyince bütün başlar geriye dönüp suratımda donup kalmıştı…Liseden sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nin mimarlık bölümüne girerek bir senelik ‘rötarla’ çıktım, pantolonumun ütüsüne biraz ‘itina’ gösterseydim pekiyi derece ile çıkacaktım; fakat mimarlık mesleğinde pantolon ütüsü önemli olduğundan diplomamı iyi derece ile verdiler.”
…
“Kısa hayat hikâyem burada bitmedi, birçok yerde çalışarak mesleğimi icra ettim. Bu arada, lise öğrencileri gibi, lisede öğrenci olduğum zamanlarda olduğu gibi arasıra köşe bucakta gizli gizli sevgilim resimle de buluşuyordum. Babam her yeni şeye sevgi gösterirdi, resimden anlamamasına karşın bu onun için yeni idi; bana boya, fırça gibi şeyleri hiç sakınmadan alırdı, hattâ bir seferinde ta Yenişehir’de bir marangoz bulmuştum, bana bacakları iç içe geçen bir sehpa yaptırdı. Kendi kendine okuyup yazmaya öğrenmiş, edebiyata meraklıydı, Fransız edebiyatını oldukça iyi bilirdi yalnız isimlerini eski Türkçesinden okuduğu için yanlış söylerdi, bu yüzden ‘münakaşa’ ederdik. Akranı olan kadınlar annemin onlara anlattığı romanları zevkle dinlerlerdi, korkunç hafızası vardı annemin, hiç kimsenin hatırlamadığı olayları günü, kişileri ve özellikleriyle hatırlardı. Mesleğimi icra ede ede öyle bir hâle geldim ki artık resim yapmaya başladım, daha doğrusu resim yapmaktan başka bir şey düşünemez oldum. Çok eskiden, daha orta mektepteyken toprak bir kumbaram vardı. Paris’e kaçıp ressam olmak için para biriktirirdim, hiçbir zaman Sivilingrad’dan öteye gidecek kadar para biriktirememiştim.Nihayet ilk defa Birleşmiş Milletler bursu ele geçirerek araba getirmek için ‘vatani’ görevlerini yapmak üzere Avrupa gezisine çıkan mutluların arasına katılmam nasip oldu.Bir akşam, büyük bir şehrin yanıp sönen trafik lambalarıyla dolu koskoca köprüsünden elimde bavulum bana adresi verilen otele gittim. Ertesi gün Etoile Meydanının ötesinden doğru uzanan bir bulvara saptım, geceleyin tıpkı Galatasaray’ın katlarında olduğu gibi kayboldum, metrolar da kapandığından bir gece otobüsüne kendimi atıp yatağıma kavuştum.Şarap içer gibi müzeleri içiyordum. İki sen sonra kendini bilen her Türk vatandaşı gibi hiç olmazsa bir Volkvagen’le göğsüm kabarık, alnım açık, vazifesini yapmış insanlara has gülümsemeyle yurda dönmemi bekleyenler içi resim dolu koskoca bir sandık, boş ellerle geri geldiğimi görünce sanki ahretten dönüyormuşum gibi şaşırıp kaldılar. Tekrar mesleğimi icraya başladım, kademe kademe yükselmiştim, üzeri kristal camlı kocaman bir masam, telefonum, kendime mahsus bir odam vardı, Müdürü olduğum büroda dört mimar, desinatör, daktilo olarak yirmi üç kişilik kadro çalışıyordu. Kalemimden kan damlardı evrak yazarken, fırsatını bulduğum zaman (bir müdürün proje çizmesi münasip olmayacağından) akşamları herkes gittikten sonra oturur bir küçük nahiye konağı yahut jandarma karakolu çizerdim. Bu arada 27 Mayıs top gibi patladı. Koridorlarda değişiklikler oldu, birtakım kimseler epeyce telaşa kapıldılar o dönemde, üçkağıtçılar epey terletildi. Ben yerimde oturuyordum, ar yılı kâr yılı deyip açılan imkânlara koşanlarla doluydu ortalık, ben yerimde oturuyordum. Mutlu yarınların ümidi içindeydim herkes gibi.
Fransız hükümetinden altı aylık bir burs almıştım daha evvelce. Vekâletten de üç aylık bir vazife koparıp şişkinlikten biraz kurtulmak üzere yeniden Paris’in yolunu tuttum. Paris’te resim yaptım sergiledim. Sıkıntı içinde de olsa pekâlâ yaşadım.”
Resim sanatı konusundaki görüşlerine gelince:
“Çok güzel yazısı olan bir kimsenin iyi bir yazar olamayışı gibi, elyazısının mürettiplerin bile okuyamadığı Balzac’ın büyük yazar olması gibi, iyi resim yapmasını bilmekle iyi ressam olunmaz, ama iyi ressam olabilmek için iyi resim yapmayı bilmek şarttır, öyle olmasa her çocuk ressam olurdu. Sorunun kısaca cevabına gelince, bir ressamın belli bir teknikte alabildiğine ustalaşmasının yaratıcılığını tavsatmadığına en iyi örnek Rembrandt’tır. Resmin çoğunluğa iletilmesi için ressamlara düşen ödev nedir bilemem, herkesin kendisi için seçtiği bir ödev vardır, her kişi kendi yaptığından sorumludur. Sorumluluğun yüklenilmesi şartıyla ödev (ödev kelimesi yerindeyse) iyi veya kötü yapılır. Buna karşılık, Devlet’e düşen ödevler çoktur. Anlatmaya sayfalar yetmez.”…
Kendimi bildim bileli, şu sözcükleri duyarım: resim mi peinture mü?
Bundan daha boş bir konuşma olamaz, çünkü peinture zaten resim demektir; bu saçma soruyla neyi aradıklarını, ne anlatmak istediklerini bakın ne güzel açıklıyor sevgili Cihat Burak:
“Dekoratif resimle ‘peinture’ arasında bence (ben meslekten yetişmiş ressam değilim) ayrım yoktur. Bu ayrım belki ‘dekoratif’ kelimesinin kanımca yanlış anlaşılmasındandır. Eğer dekoratif sözcüğünden akıldan, hisden ziyade göze hitap eden anlaşılıyorsa, ki bu böylece kabul edilmiştir, dekoratif resmi zamanın akışına dayanamayan resim olarak tarif etmek doğru olur. Eğer dekoratif resim bir binayı, bir anıtı süsleyen, yani onun mimari niteliğini tamamlayan resim olarak ele alınırsa (ki aslında böyledir), peinture’le dekoratif resim arasında ayrım yoktur. Örneğin Michelangelo, Leonardo, Raphael gibi ressamların sırf dekoratif endişelerle yaptıkları resimler peinture’ün ta kendisidir. Mimar olduğum için bir binanın içinde veya dışında yapılacak dekoratif resmin, yeri, konusu, ışık ve malzemesi iyi tayin edilmek şartıyla resim olabileceğine, resim olarak yaşayabileceğine inanıyorum.”
Bu bilge, çelebi insanla söyleşmek istiyorsanız, sergisine koşun, Yapı Kredi’nin özenle bastığı öykülerini alıp okuyun.
*
Assos’tan dönüşte, Nişantaşı’nda yene açılmış bir galeriden çağrı aldım; Küba Dostluk Derneği’nin düzenlediği Küba Renkleri sergisi galeri e-gale’de açılıyordu; hemen koştuk Nilgün’le; Küba gezimizden kalanları ana ana, dolaştığımız sokakları, o güzelim çikolata renkli insanları düşüne düşüne gezdik.
Biz dinlencedeyken, İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde de bir sergi açılmıştı, gidip onu da gezdik; Litvanyalı İnta Ruka, Karşılaştığım İnsanlar adıyla yaşadığı yerlerde ilgisini çeken imgeleri saptamış, siyah-beyaz basıp sergilemiş. Küresel yağmanın ezdiği kederli, acılı, gösterişsiz dünya yurttaşları.
Hey ulu Tanrım! Ne zaman alacağız bütün bu soygunculardan haklarımızı?
*
İçiniz yine de umutlu kalsın diye size, Dünya Yayıncılık’ın bastığı, Zeynep Uzunbay’ın Yara Falı’ndan bir şiir alayım.
göle taş attım
beni uzağına attı
yağız yerde sancılandım da
Çuçu’yla Ki-Ki tuttu elimden
gülüşerek yaşamamış hiçbiri
koşuk söylediler dinledim
Ki-Ki bildi:
burnun göğe de sürtülecek senin!
çığırıma indim
topuğumun yarıklarında akça çiçekler bitti
bir bildiği oluyor yaşamanın
bana da söyledi
yürüyüşler türedim
yoruldum
dağ başında bir kayaya oturdum
ey gözüm, gel dilimi bul:
kurtlaar! beni yiyin!
kar ışıdı, uğultu dindi
böyle çıplak oturdum
sarılmaz alageyik
güneşe yalvarayım
yine aldım geldim beni
ha buraya ha oraya
tekti, derin batmıştı
ha çıkmış ha çıkmamış
ben yolun ucunda
öyle rahat
yol koşuyor arkaya
bir elimden öbürüne
taşa gizimi sardım
ağladım, güldüm, bitti
bildiğimi taşa sardım
göl taşa süslü sevinir
neye yarar
belki bana, şimdilik
her şey yerli yerinde
ben de, ellerime bakmadım
gelmeyeni beklermiş insan
beklemeyene gidermiş
aferin!
1 Aralık 2006 Cuma
29 Kasım 2006 Çarşamba
“SİVİL CASUS”
“Sivil Casus”, genç yazar Kaan Turhan’ın IQ Kültür Sanat Yayıncılık’ın bastığı 736 sayfalık çalışmasının adı; onu Türk okurlarına ilkin Ulusal Kanal’da sevgili Vural Savaş duyurdu Pazar akşamları yaptığı söyleşilerin birinde.
Adından da anlaşılacağı üzere, Mustafa Yıldırım’ın Sivil Örümceğin Ağındası’sının akrabası; Turhan da Yıldırım gibi, doymak bilmez anamalcı ülkelerin, o arada ABD’nin dünyanın iliğini kemiğini yutmak üzere uydurup sabahtan akşama yirmi dört saat ellerindeki bütün yayın araçlarıyla zavallı insanların beyinlerine çaktıkları sivil toplum ve onun örgütleri kandırmacasının çok titiz, ayrıntılı dökümü.
Ulusal Kanal’ın hazırlayıp sunduğu çok değerli, önemli Gizlenen Atatürk belgeselinde de sık sık vurgulandığı üzere, anamalcı soygun ve talanın sürebilmesi için, kimi temel kavramların ve onları simgeleyen insanların yıpratılması, gözden düşürülmesi, eritilmesi gerekiyor; bunların başında şimdi Ulusal devlet, kamu yararı, planlı yaşama ve kalkınma geliyor elbet; dolayısıyla bu kavramları savunan, simgeleyen insanlar: Mustafa Kemâl Atatürk, Fidel Castro, Hugo Chavez, Morales falan.
Kaan Turhan, bu önemli çalışmasının daha başında, şu zehirli elma şekerinin, sivil toplum’un, kuramcılarından birinin, Hayek’in ağzından tanımını anımsatıyor: hür bir toplumda(?), toplumsal hayatın temelleri, bilinçli planlamadan çok, toplumsal gelişmeye bağlı olmalıdır…dolayısıyla, devletçiliğin en aza indirgendiği sivil toplum anlayışında, toplumsal ya da yeniden dağıtımcı adaletin yetkinlikten uzak olduğu vurgulanmakta ve yürütmenin keyfi yetkilerini en aza çekecek bir anayasal düzende ısrar edilmektedir”.
Bu tür laf ebeliklerinin hepsinde olduğu gibi, burada da, bugün kullanılan bütün terim ve kavramlar karman çorman art arda sıralanmış olsa da, işin özü belli: aman soyguncuların özgürlüğüne toplum adına kısıtlama, yasak getirmeyin; bırakın yesinler yutsunlar! Onlar yuttukça, siz de televizyonlarda, gazetelerde, uzaktan bakar yalanırsınız!
Nitekim başka bir gözbağcı, Prof. Norman Barry, hiç çekinmeden, şöyle diyebiliyor: “sivil toplumla liberalizm arasında yakın bir ilişki bulunduğu açıkça bellidir: iki öğreti de bireysel özgürlükten, azınlık haklarından ve siyasetten etkilenmeyen bir hukuk dizgesinin korunmasından yanadır.”
Kaan Turhan, canımızı yakan her alan ve konuda, özelleştirme, kamu yatırımlarının yağmalanması, bankacılık, çevre, siyanürle altın arama, Hasankeyf gibi tarihsel kalıtların sular altında bırakılması gibi usunuza gelecek her sorunda, uzmanlarına, belgelere dayanarak anımsatmalar yapıyor; çıldırmış sömürücülerin amansız saldırıları ve onların yerli ortakları karşısında güzelim yurdumuzu, canımızı nasıl koruyabileceğimizi düşünüp çözüm bulabilmemiz için hepimize çağrıda bulunuyor.
Titreyip kendimize dönebildiğimiz zaman uygulayacağımız örnek içinse, sevgili Atatürk’ün, çorak Ankara’da, şimdi hırsla talan edilen, adını verdiği çiftliği kurarken uyguladığı yöntemi anımsatıyor:
“Çiftliğin, insan, bitki ve hayvanlarının gereksineceği suyu karşılamak üzere, üretimliğin elverişli yerlerine birer küçük Van Gölü, Marmara Denizi, Karadeniz oturtmuş:”
İnsan kimin için, ne yapmak istediğini biliyorsa, işte böyle en doğal, en gösterişsiz, en kestirme yoldan çözümünü de yaratıyor.
Dünyanın bütün öbür soylu halkları gibi, Türk halkı da, Orta Asya’dan dünyanın dört bir yanına düzen, uyum, uygarlık götürmeye başladığı günden beri, bunu eksiksiz biliyordu; yukarıda andığım belgeselde Mustafa Kemâl Atatürk’ün, giderini cebinden karşılayarak daha Sivas’ta çıkarmaya başladığı Ulusal Egemenlik gazetesinde bıkıp usanmadan yinelediği gibi, insanlığın biricik amansız düşmanı anamalcılık, ve onun kaçınılmaz türevi buyuruculuktur; bütün ezilenler el ele verip bu mikrobu yok etmedikçe, kimseye rahat, erinç, mutluluk yok!
Adından da anlaşılacağı üzere, Mustafa Yıldırım’ın Sivil Örümceğin Ağındası’sının akrabası; Turhan da Yıldırım gibi, doymak bilmez anamalcı ülkelerin, o arada ABD’nin dünyanın iliğini kemiğini yutmak üzere uydurup sabahtan akşama yirmi dört saat ellerindeki bütün yayın araçlarıyla zavallı insanların beyinlerine çaktıkları sivil toplum ve onun örgütleri kandırmacasının çok titiz, ayrıntılı dökümü.
Ulusal Kanal’ın hazırlayıp sunduğu çok değerli, önemli Gizlenen Atatürk belgeselinde de sık sık vurgulandığı üzere, anamalcı soygun ve talanın sürebilmesi için, kimi temel kavramların ve onları simgeleyen insanların yıpratılması, gözden düşürülmesi, eritilmesi gerekiyor; bunların başında şimdi Ulusal devlet, kamu yararı, planlı yaşama ve kalkınma geliyor elbet; dolayısıyla bu kavramları savunan, simgeleyen insanlar: Mustafa Kemâl Atatürk, Fidel Castro, Hugo Chavez, Morales falan.
Kaan Turhan, bu önemli çalışmasının daha başında, şu zehirli elma şekerinin, sivil toplum’un, kuramcılarından birinin, Hayek’in ağzından tanımını anımsatıyor: hür bir toplumda(?), toplumsal hayatın temelleri, bilinçli planlamadan çok, toplumsal gelişmeye bağlı olmalıdır…dolayısıyla, devletçiliğin en aza indirgendiği sivil toplum anlayışında, toplumsal ya da yeniden dağıtımcı adaletin yetkinlikten uzak olduğu vurgulanmakta ve yürütmenin keyfi yetkilerini en aza çekecek bir anayasal düzende ısrar edilmektedir”.
Bu tür laf ebeliklerinin hepsinde olduğu gibi, burada da, bugün kullanılan bütün terim ve kavramlar karman çorman art arda sıralanmış olsa da, işin özü belli: aman soyguncuların özgürlüğüne toplum adına kısıtlama, yasak getirmeyin; bırakın yesinler yutsunlar! Onlar yuttukça, siz de televizyonlarda, gazetelerde, uzaktan bakar yalanırsınız!
Nitekim başka bir gözbağcı, Prof. Norman Barry, hiç çekinmeden, şöyle diyebiliyor: “sivil toplumla liberalizm arasında yakın bir ilişki bulunduğu açıkça bellidir: iki öğreti de bireysel özgürlükten, azınlık haklarından ve siyasetten etkilenmeyen bir hukuk dizgesinin korunmasından yanadır.”
Kaan Turhan, canımızı yakan her alan ve konuda, özelleştirme, kamu yatırımlarının yağmalanması, bankacılık, çevre, siyanürle altın arama, Hasankeyf gibi tarihsel kalıtların sular altında bırakılması gibi usunuza gelecek her sorunda, uzmanlarına, belgelere dayanarak anımsatmalar yapıyor; çıldırmış sömürücülerin amansız saldırıları ve onların yerli ortakları karşısında güzelim yurdumuzu, canımızı nasıl koruyabileceğimizi düşünüp çözüm bulabilmemiz için hepimize çağrıda bulunuyor.
Titreyip kendimize dönebildiğimiz zaman uygulayacağımız örnek içinse, sevgili Atatürk’ün, çorak Ankara’da, şimdi hırsla talan edilen, adını verdiği çiftliği kurarken uyguladığı yöntemi anımsatıyor:
“Çiftliğin, insan, bitki ve hayvanlarının gereksineceği suyu karşılamak üzere, üretimliğin elverişli yerlerine birer küçük Van Gölü, Marmara Denizi, Karadeniz oturtmuş:”
İnsan kimin için, ne yapmak istediğini biliyorsa, işte böyle en doğal, en gösterişsiz, en kestirme yoldan çözümünü de yaratıyor.
Dünyanın bütün öbür soylu halkları gibi, Türk halkı da, Orta Asya’dan dünyanın dört bir yanına düzen, uyum, uygarlık götürmeye başladığı günden beri, bunu eksiksiz biliyordu; yukarıda andığım belgeselde Mustafa Kemâl Atatürk’ün, giderini cebinden karşılayarak daha Sivas’ta çıkarmaya başladığı Ulusal Egemenlik gazetesinde bıkıp usanmadan yinelediği gibi, insanlığın biricik amansız düşmanı anamalcılık, ve onun kaçınılmaz türevi buyuruculuktur; bütün ezilenler el ele verip bu mikrobu yok etmedikçe, kimseye rahat, erinç, mutluluk yok!
18 Ekim 2006 Çarşamba
NÂZIM’IN HAVANASI
José Marti Küba Dostluk Derneği, Avrupa’daki bütün Küba Dostluk Dernekleri’nin katılacağı bir toplantı düzenledi; 6 Ekim akşamı, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde konukları ağırlamak üzere toplanıldı. Emine Tahsin’in kısa konuşmasından sonra, Küba Halklarla Dostluk Enstitüsü Başkanı, milletvekili Sergio Corrieri de birkaç söz söyledi.
Ardından, bir film izledik; Dostluk Derneği üyelerinden bir küme gençkızımız Himalaya’ya tırmanmış geçen yıl; ve giderken yanlarında bir Küba bayrağı götürmüş, onu dağın doruğuna dikmişler. İçlerinden üçü, Burçak Özoğlu Poçan, Eylem Elif Maviş, Meltem Çolak, filmden sonra, dorukta çekilmiş fotoğrafı, Küba Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal’ın da çağrıldığı sahnede Sergio Corrieri’ye sundular.
Sonra, NHKM Sinegöz kolunda çalışan Çağrı Kınıkoğlu’nun yönetiminde, Mart 2005’te JMKD’nin “Küba İle Dayanışma Haftası” için hazırlanmış “Havana Röportajı”nı izledik. Filmin kurgusunu Mustafa Temretaş, Ayhan Genç, Tümay Şahin ve Çağrı yapmışlar.
Adından anlaşılacağı üzere, Nâzım’ın unutulmaz şiirinden yola çıkmış; Küba’dan elde ettikleri belgesel görüntüleri şiiri görüntülerle canlandırmakta, dolayısıyla Küba Devrimi’ni en çarpıcı biçimde özetlemekte kullanmışlar.
Doğrusu, son yıllarda, içeriğin, görüntünün, sesin, kurgunun bu kadar kusursuz birbirini tamamladığı belgesel görmemiştik.
Fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı
Fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56’nın Kasımında
Fidel de içlerinde 150 kişiydiler Aralığında 56’nın
Fidel de içlerinde 500 kişiydiler Şubatında 57’nin
Fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular Fidel de içlerinde
Fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular yıktılar Batista’yı 959’un Ocağında ve 50 binlik orduyu ve şekerkamışı milyonerlerini yerlisini de Yankisini de ve tütün ve kahve milyonerlerinin yerlisini de Yankisini de ve kışlaları ve önlerinde cesetler çürüyen karakolları ve eroin toptancılarını ve kumarhaneleri ve Birleşik Amerika Devletleri Büyükelçisini ve Birleşik Amerika Devletleri hava deniz ve kara kuvvetlerini ve Birleşik Amerika Devletleri dolarını ve Küba’nın havasında ağır çiçek kokularına karışık leş kokusu dağıldı yani Birleşik Amerika Devletleri kokusu.
Havana’ya yaklaşıyoruz dedi hostes
Palmiyeler palmiyeler diye haykırdı birisi
anne anne diye haykırıyor sandım
Küba bale takımı lumbuzların camlarında kocaman
Kelebekler gibi çırpınıyor
tümü on sekiz saatlik bir uçuştan sonra toprağa betona
değil aydınlığa inip konduk
aydınlığın içinde gördüm onları aydınlıkta sarmaş dolaş
üç kişiydiler iki erkek bir kadın
biri sakallı
gençtiler
hangisi ak hangisi melez hangisi kara seçemedim
sakallısı ak mı kara mı melez mi seçemedim
seçemedim kadın kara mıydı ak mıydı melez miydi
gözleri birbirine öylesine benziyordu ki her şeyleri de
öylesine gözlerindeki derilerinin renklerini birbirinden
ayırt etmek olmuyor
zaten bu eritip dağıtan yuğurup yaratan güneşte kanlar ve
deriler birbirine karışmış türküler ve oyunlar gibi…
Evet, biz de Küba’ya gittiğimizde aynı inanılmaz eritilmeyi görmüş, havalara uçmuştuk. Yaşasın yalansız talansız bir toplum yaratıp insan kardeşlerine armağan edenler! Yaşasın bunu o şiirsel belgeselde bize yeniden tattıranlar!
Ardından, bir film izledik; Dostluk Derneği üyelerinden bir küme gençkızımız Himalaya’ya tırmanmış geçen yıl; ve giderken yanlarında bir Küba bayrağı götürmüş, onu dağın doruğuna dikmişler. İçlerinden üçü, Burçak Özoğlu Poçan, Eylem Elif Maviş, Meltem Çolak, filmden sonra, dorukta çekilmiş fotoğrafı, Küba Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal’ın da çağrıldığı sahnede Sergio Corrieri’ye sundular.
Sonra, NHKM Sinegöz kolunda çalışan Çağrı Kınıkoğlu’nun yönetiminde, Mart 2005’te JMKD’nin “Küba İle Dayanışma Haftası” için hazırlanmış “Havana Röportajı”nı izledik. Filmin kurgusunu Mustafa Temretaş, Ayhan Genç, Tümay Şahin ve Çağrı yapmışlar.
Adından anlaşılacağı üzere, Nâzım’ın unutulmaz şiirinden yola çıkmış; Küba’dan elde ettikleri belgesel görüntüleri şiiri görüntülerle canlandırmakta, dolayısıyla Küba Devrimi’ni en çarpıcı biçimde özetlemekte kullanmışlar.
Doğrusu, son yıllarda, içeriğin, görüntünün, sesin, kurgunun bu kadar kusursuz birbirini tamamladığı belgesel görmemiştik.
Fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı
Fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56’nın Kasımında
Fidel de içlerinde 150 kişiydiler Aralığında 56’nın
Fidel de içlerinde 500 kişiydiler Şubatında 57’nin
Fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular Fidel de içlerinde
Fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular yıktılar Batista’yı 959’un Ocağında ve 50 binlik orduyu ve şekerkamışı milyonerlerini yerlisini de Yankisini de ve tütün ve kahve milyonerlerinin yerlisini de Yankisini de ve kışlaları ve önlerinde cesetler çürüyen karakolları ve eroin toptancılarını ve kumarhaneleri ve Birleşik Amerika Devletleri Büyükelçisini ve Birleşik Amerika Devletleri hava deniz ve kara kuvvetlerini ve Birleşik Amerika Devletleri dolarını ve Küba’nın havasında ağır çiçek kokularına karışık leş kokusu dağıldı yani Birleşik Amerika Devletleri kokusu.
Havana’ya yaklaşıyoruz dedi hostes
Palmiyeler palmiyeler diye haykırdı birisi
anne anne diye haykırıyor sandım
Küba bale takımı lumbuzların camlarında kocaman
Kelebekler gibi çırpınıyor
tümü on sekiz saatlik bir uçuştan sonra toprağa betona
değil aydınlığa inip konduk
aydınlığın içinde gördüm onları aydınlıkta sarmaş dolaş
üç kişiydiler iki erkek bir kadın
biri sakallı
gençtiler
hangisi ak hangisi melez hangisi kara seçemedim
sakallısı ak mı kara mı melez mi seçemedim
seçemedim kadın kara mıydı ak mıydı melez miydi
gözleri birbirine öylesine benziyordu ki her şeyleri de
öylesine gözlerindeki derilerinin renklerini birbirinden
ayırt etmek olmuyor
zaten bu eritip dağıtan yuğurup yaratan güneşte kanlar ve
deriler birbirine karışmış türküler ve oyunlar gibi…
Evet, biz de Küba’ya gittiğimizde aynı inanılmaz eritilmeyi görmüş, havalara uçmuştuk. Yaşasın yalansız talansız bir toplum yaratıp insan kardeşlerine armağan edenler! Yaşasın bunu o şiirsel belgeselde bize yeniden tattıranlar!
15 Ekim 2006 Pazar
“AB: TABUTA ÇAKILAN SON ÇİVİ”
AsyaŞafak yayınları, sevgili dostum Yılmaz Dikbaş’ın tam 756 sayfalakı son kitabını Kitap Fuarı’na yetiştirebildi: AB: Tabuta Çakılan Son Çivi.
Kestirebileceğiniz üzere, buradaki tabut güzelim yurdumuzun içine tıkılacağı sanduka; ölü gömücüler, kimilerimizin büyük bir aymazlıkla, kimilerimizin de paralı uşak olarak kulağımızın dibinde “uygarlığın beşiği, hattâ ta kendisi” olduğunu” söyleyegeldikleri Batı, Avrupa, Amerika.
Yılmaz Dikbaş, bütün erdemlerin başı, toplamı saydığım tutarlılıkla, Hint fakirlerinin yılan oynatırken çaldıkları zurnanın yerini tutan bu büyüleyici şarkıyı bütün ayrıntılarıyla bir kez daha gözler önüne seriyor bu ayrıntılı çalışmasında.
Tabutumuzun dört köşesine çakılan dört ana çiviyi şöyle sıralıyor: İlk Çivi, İMF.
Oysa dünyamızın en büyük para babalarından Mayer Amschel Rothschild açıkça söylemiş: “Bir ulusun parasının denetimini bana verin, orada yasaları kimin çıkardığı umurumda bile olmaz!”
Dünya Bankası başuzmanlarından, Bill Clinton’ın danışmanı, 2001 yılında Nobel Ekonomi Ödülü verilmiş, Prof.Dr. Joseph Stiglitz açıkça dile getirmiş: “İMF ve yandaşı kuruluşlar, borç verdikleri ülkelerin çıkarlarını gözetmezler. Onlar, varlıklı ülkelerdeki kuruluşların tecimsel ve parasal çıkarlarını kollar.”
İkinci çivi, özelleştirme. Bu sihirli sözcük, güzelim yurdumuzda, Atatürk devrimleriyle oluşturulmuş bütün büyük üretim kurumlarının, bankaların, doğal kaynakların göz göre göre talan edilişini örtüyor.
Üçüncü çivi, Gümrük Birliği. “Büyük bir pazara katılıyoruz” diye hepimize yutturulan bu çivi, aslında, başka bir uyarıcının, Erol Manisalı’nın deyişiyle, sözün gerçek anlamında “Sivil Darbe”.
Son çivi, Avrupa Birliği
Kitapta bütün ayrıntılarıyla okuyacaksınız, bu çivilerden en önemlisini, Gümrük Birliği Çivisi’ni, Atamızın kurduğu partinin iki ünlü yöneticisine imzalatıyor yılan oynatıcısı Batılılar 6 Mart ve 13 Aralık 1995’te.
Zavallı halkımın Çoban adını taktığı bir siyasetçinin: “Bu gelişme, Türkiye-Avrupa ilişkilerinde tarihsel bir aşamadır. Zenginlik denizine dalıyoruz” demesi onun uşaklık çizgisine uygundur.
Ama bayrağında Cumhuriyetimizin 6 temelini taşıyan bir partinin o gün Dışişleri Bakanı, bugün başkanı olan birinin şu sözlerine ne diyelim: “Türkiye’de hiçbir siyasal bunalı, Gümrük Birliği’ne girişimizi engelleyemez!”
Yılmaz Dikbaş, bu güzel yapıtının başına Atamızın aslında gerek bizim, gerek bütün sömürülenlerin Anayasalarının ilk sayfasına oturtulması gereken şu sözlerini almış:
“Temel ilke, Türk Ulusunun onurlu, şerefli yaşamasıdır. Buysa, ancak tam bağımsızlıkla sağlanır. Ne denli varlıklı ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde, uşaklığın dışında bir yer edinemez. Yabancı bir devletin güdümüne girmeyi istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü, uyuşukluğu açıkça kabul etmek demektir. Gerçekten bu kadar alçalmamış olanların, bile bile yabancı denetim ve yönetimine girmeleri düşünülemez bile.
Oysa Türkün onur ve yetenekleri çok yüksektir, çok büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşayacağına, yok olsun çok daha iyidir!
Öyleyse, ya bağımsızlık, ya ölüm!”
Biliyorsunuz, bu aşağılık Batılılar, her zaman hem yapar eder, hem açıkça dile getirirler; bakın ne buyurmuş Lord Pearson:
“Egemenlik, kızoğlan kızlık gibidir, ya kızsınızdır ya da değil!”
Egemenliğimizi, bağımsızlığımızı geri almak istiyorsanız, hemen edinin Yılmaz Dikbaş’ın bu pırlantasını; okuyun, sivil-asker her satılmamışa okutun.
Cumhuriyet, 15 Kasım 2006
Kestirebileceğiniz üzere, buradaki tabut güzelim yurdumuzun içine tıkılacağı sanduka; ölü gömücüler, kimilerimizin büyük bir aymazlıkla, kimilerimizin de paralı uşak olarak kulağımızın dibinde “uygarlığın beşiği, hattâ ta kendisi” olduğunu” söyleyegeldikleri Batı, Avrupa, Amerika.
Yılmaz Dikbaş, bütün erdemlerin başı, toplamı saydığım tutarlılıkla, Hint fakirlerinin yılan oynatırken çaldıkları zurnanın yerini tutan bu büyüleyici şarkıyı bütün ayrıntılarıyla bir kez daha gözler önüne seriyor bu ayrıntılı çalışmasında.
Tabutumuzun dört köşesine çakılan dört ana çiviyi şöyle sıralıyor: İlk Çivi, İMF.
Oysa dünyamızın en büyük para babalarından Mayer Amschel Rothschild açıkça söylemiş: “Bir ulusun parasının denetimini bana verin, orada yasaları kimin çıkardığı umurumda bile olmaz!”
Dünya Bankası başuzmanlarından, Bill Clinton’ın danışmanı, 2001 yılında Nobel Ekonomi Ödülü verilmiş, Prof.Dr. Joseph Stiglitz açıkça dile getirmiş: “İMF ve yandaşı kuruluşlar, borç verdikleri ülkelerin çıkarlarını gözetmezler. Onlar, varlıklı ülkelerdeki kuruluşların tecimsel ve parasal çıkarlarını kollar.”
İkinci çivi, özelleştirme. Bu sihirli sözcük, güzelim yurdumuzda, Atatürk devrimleriyle oluşturulmuş bütün büyük üretim kurumlarının, bankaların, doğal kaynakların göz göre göre talan edilişini örtüyor.
Üçüncü çivi, Gümrük Birliği. “Büyük bir pazara katılıyoruz” diye hepimize yutturulan bu çivi, aslında, başka bir uyarıcının, Erol Manisalı’nın deyişiyle, sözün gerçek anlamında “Sivil Darbe”.
Son çivi, Avrupa Birliği
Kitapta bütün ayrıntılarıyla okuyacaksınız, bu çivilerden en önemlisini, Gümrük Birliği Çivisi’ni, Atamızın kurduğu partinin iki ünlü yöneticisine imzalatıyor yılan oynatıcısı Batılılar 6 Mart ve 13 Aralık 1995’te.
Zavallı halkımın Çoban adını taktığı bir siyasetçinin: “Bu gelişme, Türkiye-Avrupa ilişkilerinde tarihsel bir aşamadır. Zenginlik denizine dalıyoruz” demesi onun uşaklık çizgisine uygundur.
Ama bayrağında Cumhuriyetimizin 6 temelini taşıyan bir partinin o gün Dışişleri Bakanı, bugün başkanı olan birinin şu sözlerine ne diyelim: “Türkiye’de hiçbir siyasal bunalı, Gümrük Birliği’ne girişimizi engelleyemez!”
Yılmaz Dikbaş, bu güzel yapıtının başına Atamızın aslında gerek bizim, gerek bütün sömürülenlerin Anayasalarının ilk sayfasına oturtulması gereken şu sözlerini almış:
“Temel ilke, Türk Ulusunun onurlu, şerefli yaşamasıdır. Buysa, ancak tam bağımsızlıkla sağlanır. Ne denli varlıklı ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde, uşaklığın dışında bir yer edinemez. Yabancı bir devletin güdümüne girmeyi istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü, uyuşukluğu açıkça kabul etmek demektir. Gerçekten bu kadar alçalmamış olanların, bile bile yabancı denetim ve yönetimine girmeleri düşünülemez bile.
Oysa Türkün onur ve yetenekleri çok yüksektir, çok büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşayacağına, yok olsun çok daha iyidir!
Öyleyse, ya bağımsızlık, ya ölüm!”
Biliyorsunuz, bu aşağılık Batılılar, her zaman hem yapar eder, hem açıkça dile getirirler; bakın ne buyurmuş Lord Pearson:
“Egemenlik, kızoğlan kızlık gibidir, ya kızsınızdır ya da değil!”
Egemenliğimizi, bağımsızlığımızı geri almak istiyorsanız, hemen edinin Yılmaz Dikbaş’ın bu pırlantasını; okuyun, sivil-asker her satılmamışa okutun.
Cumhuriyet, 15 Kasım 2006
4 Ekim 2006 Çarşamba
BİRHAN KESKİN’İN “Y’OL”U
Birhan Keskin’in Kim Bağışlayacak Beni adlı kitabından bu köşede söz etmiş, birkaç örnek de vermiştim; yeni yapıtını da Metis basmış. Her zamanki özenle hazırlanmış kitap iki bölüme ayrılmış: “Eski Dünya” başlığı altında toplanan şiirler Mayıs-Ekim 2005 arasında; “Taş Parçaları” ise 17 Kasım 2005-11 Ocak 2006 arasında yazılmış.
Romen rakamlarıyla adlandırılmış Taş Parçaları’nın üçüncüsü okuyalım:
III
Madem arkandan ağlamamı bile çok gördün bana
Al bu taşlar senin olsun…O halde ve bundan böyle
Bütün davullar vursun, telleri kopsun sazların
boşluğa bağırsınlar, birlikte;
Kan kusacağız.
Kan kusacağız.
Madem dünya bunca zalim
Madem yakışmıyor kalbimize.
Bütün davullar gümlesin.
Boşluktan gelen, boşluğu dolduranı
Boşluğa böğüreni
Vursunnnn.
Bak! Nasıl kan kusuyor külde uyuyan
Dünya görsün.
İkinci şiir Eski İnsan’dan:
İNSAN
…
Neşeyle yaptıklarımdan geçtim
Kederle durulan yere geldim,
İnce uzun bir öfkenin sessiz ipiyle
Günün saf ışığının altına çömeldim.
…
Yenildim ben, unutuldum ve üzgün
değilim inan.
Büyüktü çünkü onların dünya arzusu
Benim otların sesiyle kaplı kalbimden
Söktüm atımı söğüdün gölgesinden
Şimdi yol benim yeniden.
…
Bir cümledir insan
arşla ferş arasında ve hep haklı
Vardım işte demek için
ömür denen cisimde saklı.
Sonunda kimseciklere kalmayacak koltuklar, adlar sanlar, paralar pullar uğruna dünyamızın cehenneme çevrildiği günlerde duyarlı, acılı bir insanın ezgileriyle yunup arınmak istiyorsanız hemen alın Birhan Keskin’in “Y’ol”unu.
Romen rakamlarıyla adlandırılmış Taş Parçaları’nın üçüncüsü okuyalım:
III
Madem arkandan ağlamamı bile çok gördün bana
Al bu taşlar senin olsun…O halde ve bundan böyle
Bütün davullar vursun, telleri kopsun sazların
boşluğa bağırsınlar, birlikte;
Kan kusacağız.
Kan kusacağız.
Madem dünya bunca zalim
Madem yakışmıyor kalbimize.
Bütün davullar gümlesin.
Boşluktan gelen, boşluğu dolduranı
Boşluğa böğüreni
Vursunnnn.
Bak! Nasıl kan kusuyor külde uyuyan
Dünya görsün.
İkinci şiir Eski İnsan’dan:
İNSAN
…
Neşeyle yaptıklarımdan geçtim
Kederle durulan yere geldim,
İnce uzun bir öfkenin sessiz ipiyle
Günün saf ışığının altına çömeldim.
…
Yenildim ben, unutuldum ve üzgün
değilim inan.
Büyüktü çünkü onların dünya arzusu
Benim otların sesiyle kaplı kalbimden
Söktüm atımı söğüdün gölgesinden
Şimdi yol benim yeniden.
…
Bir cümledir insan
arşla ferş arasında ve hep haklı
Vardım işte demek için
ömür denen cisimde saklı.
Sonunda kimseciklere kalmayacak koltuklar, adlar sanlar, paralar pullar uğruna dünyamızın cehenneme çevrildiği günlerde duyarlı, acılı bir insanın ezgileriyle yunup arınmak istiyorsanız hemen alın Birhan Keskin’in “Y’ol”unu.
1 Eylül 2006 Cuma
ÜZÜMLÜ KÖYÜNÜN DASDAR’I
Cumhuriyet Dört Mevsim Gezi’de Lütfü Özgünaydın yazdı, Fethiye’nin Üzümlü Köyü, çok sevindirici bir girişimdi bulunmuş ve başarıya ulaşmış. Fethiye Esnaf Kefalet Kooperatif Başkanı İsmail Başoğlu önayak olmuş, yörenin bir zamanlar en gözde dokuması “dasdar”ı canlandırmışlar.
Yüzüstü bırıkalmış eski tezgahlar elden geçirilmiş, yenileri yapılmış; kumaşın dokunuşunu bilen ustalarla bir yetiştirme okulu açmışlar, köyün kadınları koşup bu eski işi öğrenmiş, güzelim kumaşlar dokumuşlar. O köyden Fatma Özbalı öne düşmüş, köyün terzileri bu kumaşlardan giysiler dikmişler; o giysileri köyün kızları giyip fotoğraf çektirmiş, ürünlerin tanıtımı sağlanmış. Şimdi gerek yurt içinden gerek yurtdışından sipariş alıyorlarmış.
Lütfü Özgünaydın da, köyün kızlarından Ülkü Koca, Sevtap Özer, Dilek Ergün ve Yağmur Çıtalı’nın bu giysilerle resimlerini çekip dergiye basmış.
Bu güzel örnek, insanı sevindiriyor elbet, ama ondan daha çok üzüyor: dasdar gibi yurdumuzun dört bir yanında kim bilir daha ne ince, güzel ürünler vardı; dünyanın her köşesinde daha ne inanılmaz yaratılar vardı? Hepsi, her şey, çıldırmış tekelci anamalcıların kurbanı oldu yıllardır, hâlâ olmakta.
Bu tasarıyı, her gün, her saniye ülkemizi çökertmek için karar üstüne karar alan; bildiri üstüne bildiri yayınlayan; eleştiri değil düpedüz ezme belgeleri hazırlayan AB (?) desteklemiş.
Oysa bütün ülkelerin soyulan yutulan, bu soygunun sürebilmesi için silahlara harcanan artıdeğerlerinin işte bu ürünlere ayrılması gerekirdi. O zaman dünyamız çiçeklerine denk renklere bezenmiş ürünler, bunları giyip salınan mutlu, mutluluk dağıtan kadınlarla dolardı.
Oysa ülkemin kadınları her gün acılar içinde çığlık atmaktalar: kandırılmış Kürtlere bir yurt kazandırmak üzere savaştıklarını sanan PKK katillerinin vurduğu, parçaladığı çocuklarının gömme törenlerinde üç günlük siyasal erkleri uğruna her şeyin başı ABD’ye teslim olmuş yöneticilerimize ilençler yağdırmaktalar.
Yalnız onlar mı? Iraklı, Afganlı, Lübnanlı analar bacılar kızlar da, bombalarla yanıp uçmamışlarsa, yeri göğü inletmekteler.
Ama kuşkusuz bu ağlayıp inlemelerin, ilenmelerin hiçbir yararı yok: gözü gönlü dönmüş para ve erk düşkünleri bunlara hiç aldırmaz; olmayan BM’lerde o azılı katillerle aynı çatı altında, aynı masada oturup beş bin yıllık sümürücülerin vetolarına kuzu kuzu boyuneğenler silkinip bütün dünya ezilenlerinin önüne düşmedikçe; üstelik onları serbest piyasada yenmek üzere değil, Küba’daki gibi, yeni, insanca bir toplumsal düzen yaratmak üzere çalışmaya koyulamadıkça, en küçük bir umut yok.
*
Yeryüzündeki bütün varlıkların, o arada insanların da hakkı olan bu güzel düzeni yaratamadığımıza göre, gelin sanal uyum dünyasına sığınalım.
Dünya Kitapları, Zeynep Uzunbay’ın nicedir bekleyen şiirlerini sonunda bastı:Yara Falı.
Özenle basılmış kitaptan bir iki şiiri paylaşalım.
h
“Neden bana gerçeği anlatmadın?”
şimdi ben böyle büyük yara görmedim
ben bunun neresinden baksam eksik kalır
ne söylesem üstünden
yine de…
dünyaya yeter bir ayna bu yara
yürürsen, bakarlarsa
bakacak göz kaldıysa
- gerçi ay var –
bakıp dönerlerse içlerine
harflerini bulurlarsa korkunun
ancak o zaman
bir gül dalı olup sarkacaksın dünyaya
artık güzel güzel yaşlanırsın
( beni gördüm)
şimdi git!
(çıplağım, yarayım.)
doya doya utandım
artık git!
her dilden şarkıyı anlıyor bu özlem
yoksa niye büyüsün ki
sırları da çözüyor ama söylemiyor bana
ara dur, uyuma!
gece biriktirdiğim adıyla doldurdum göğü
adının çok halini saydım basamaklarda
adımlarımı yokluğuna ayarladım
koluna girdim boşluğunun
el ele geçtik karşıya
hafif yan dönüp biraz kaldırıp başımı
her günaydında gülümsedim ona
kuşlar öttü, otlar koktu, otobüs geldi
biz durunca duran yürüyünce yürüyen
bir dal güle benzeyen bulut
şimdi nereye, o nerde?
Yüzüstü bırıkalmış eski tezgahlar elden geçirilmiş, yenileri yapılmış; kumaşın dokunuşunu bilen ustalarla bir yetiştirme okulu açmışlar, köyün kadınları koşup bu eski işi öğrenmiş, güzelim kumaşlar dokumuşlar. O köyden Fatma Özbalı öne düşmüş, köyün terzileri bu kumaşlardan giysiler dikmişler; o giysileri köyün kızları giyip fotoğraf çektirmiş, ürünlerin tanıtımı sağlanmış. Şimdi gerek yurt içinden gerek yurtdışından sipariş alıyorlarmış.
Lütfü Özgünaydın da, köyün kızlarından Ülkü Koca, Sevtap Özer, Dilek Ergün ve Yağmur Çıtalı’nın bu giysilerle resimlerini çekip dergiye basmış.
Bu güzel örnek, insanı sevindiriyor elbet, ama ondan daha çok üzüyor: dasdar gibi yurdumuzun dört bir yanında kim bilir daha ne ince, güzel ürünler vardı; dünyanın her köşesinde daha ne inanılmaz yaratılar vardı? Hepsi, her şey, çıldırmış tekelci anamalcıların kurbanı oldu yıllardır, hâlâ olmakta.
Bu tasarıyı, her gün, her saniye ülkemizi çökertmek için karar üstüne karar alan; bildiri üstüne bildiri yayınlayan; eleştiri değil düpedüz ezme belgeleri hazırlayan AB (?) desteklemiş.
Oysa bütün ülkelerin soyulan yutulan, bu soygunun sürebilmesi için silahlara harcanan artıdeğerlerinin işte bu ürünlere ayrılması gerekirdi. O zaman dünyamız çiçeklerine denk renklere bezenmiş ürünler, bunları giyip salınan mutlu, mutluluk dağıtan kadınlarla dolardı.
Oysa ülkemin kadınları her gün acılar içinde çığlık atmaktalar: kandırılmış Kürtlere bir yurt kazandırmak üzere savaştıklarını sanan PKK katillerinin vurduğu, parçaladığı çocuklarının gömme törenlerinde üç günlük siyasal erkleri uğruna her şeyin başı ABD’ye teslim olmuş yöneticilerimize ilençler yağdırmaktalar.
Yalnız onlar mı? Iraklı, Afganlı, Lübnanlı analar bacılar kızlar da, bombalarla yanıp uçmamışlarsa, yeri göğü inletmekteler.
Ama kuşkusuz bu ağlayıp inlemelerin, ilenmelerin hiçbir yararı yok: gözü gönlü dönmüş para ve erk düşkünleri bunlara hiç aldırmaz; olmayan BM’lerde o azılı katillerle aynı çatı altında, aynı masada oturup beş bin yıllık sümürücülerin vetolarına kuzu kuzu boyuneğenler silkinip bütün dünya ezilenlerinin önüne düşmedikçe; üstelik onları serbest piyasada yenmek üzere değil, Küba’daki gibi, yeni, insanca bir toplumsal düzen yaratmak üzere çalışmaya koyulamadıkça, en küçük bir umut yok.
*
Yeryüzündeki bütün varlıkların, o arada insanların da hakkı olan bu güzel düzeni yaratamadığımıza göre, gelin sanal uyum dünyasına sığınalım.
Dünya Kitapları, Zeynep Uzunbay’ın nicedir bekleyen şiirlerini sonunda bastı:Yara Falı.
Özenle basılmış kitaptan bir iki şiiri paylaşalım.
h
“Neden bana gerçeği anlatmadın?”
şimdi ben böyle büyük yara görmedim
ben bunun neresinden baksam eksik kalır
ne söylesem üstünden
yine de…
dünyaya yeter bir ayna bu yara
yürürsen, bakarlarsa
bakacak göz kaldıysa
- gerçi ay var –
bakıp dönerlerse içlerine
harflerini bulurlarsa korkunun
ancak o zaman
bir gül dalı olup sarkacaksın dünyaya
artık güzel güzel yaşlanırsın
( beni gördüm)
şimdi git!
(çıplağım, yarayım.)
doya doya utandım
artık git!
her dilden şarkıyı anlıyor bu özlem
yoksa niye büyüsün ki
sırları da çözüyor ama söylemiyor bana
ara dur, uyuma!
gece biriktirdiğim adıyla doldurdum göğü
adının çok halini saydım basamaklarda
adımlarımı yokluğuna ayarladım
koluna girdim boşluğunun
el ele geçtik karşıya
hafif yan dönüp biraz kaldırıp başımı
her günaydında gülümsedim ona
kuşlar öttü, otlar koktu, otobüs geldi
biz durunca duran yürüyünce yürüyen
bir dal güle benzeyen bulut
şimdi nereye, o nerde?
1 Ağustos 2006 Salı
“TÜRKİYE’DE YUNAN VAHŞETİ”
Bu, Müdafaa-i Hukuk Yayınları’nın son kitabının adı; insanın içini parçalayan bir kapakla hazırlanmış yapıtı Türkçe’ye Dr. Necdet Ekinci çevirmiş.
Kitap, Osmanlı ya da Türk belgeleriyle değil, ülkemizi çiğnemeye gelmiş çizmeleri giyenlerce, İngiliz, Fransız, İtalyan güçlerince ya da Kızılhaç Soruşturma Yarkuralları’nca saptanmış tutanaklara dayanıyor.
Bilmem kaç yıl Osmanlılarla bir arada yaşamış Anadolu Rumlarıyla İzmir’den başlayarak bütün yurdumuzu ateşe veren Yunan Birlikleri vardıkları her köyü, kasabayı, kenti yakıp yıkmış, insanları öyle birer kurşunla öldürmek hırslarını dindiremediği için kesmiş, parçalamış, ezmişler. Kitabın kapağında, ırzına geçildikten sonra ağzında bomba patlatılan 13 yaşında bir kızın resmi var.
Aslında bu, tek bir ulusa, kişiye özgü hastalık değil, biliyorsunuz; buyurucu sömürücü ataerkil anamalcı düzensizlik yürürlüğe konalı beri dünyanın her köşesinde, her çağda kendini gösterdi, gösteriyor.
Hani şu Büyük olduğu öne sürülen İskender, ilk Haçlı Orduları, 30 yıl, doyamayınca 100 yıl Avrupa’yı kasıp kavuran savaşlar, 1. ve 2. Dünya Savaşları, Almanlar, Japonlar, Amerikalılar, Fransızlar, İngilizler, İspanyollar yüzlerce yıldır neler ettiler insan kardeşlerine? Şu anda Afganistan’da, Irak’ta, Guantanamo zindanlarında, dünyanın bütün tutukevlerinde neler yaşanıyor?
Bunun bilimsel gerekçesi de egemenlerin (?) kuramsal yaymacasına ta başında damgasını vurmuş: büyük balık küçüğü yer.
Oysa, daha yansız bilim adamları gösterdiler ki, evrim, yalnız büyüğün küçüğü yutmasına, aralarındaki amansız koşup kovalamacaya değil, karşılıklı yardımlaşmaya, dayanışmaya dayanmıştır.
Bunun toplumsal-siyasal alana uygulanmasını ilk düşünüp yürürlüğe koyanların başında, sevgili Mustafa Kemâl Atatürk var: Yurtta Barış, Dünyada Barış.
Daha sonra gelen önderler arasından bir tek Fidel Castro bunu eksiksiz kavramış, Küba’daki parklardan birine yerleştirdiği Atamızın gövde-baş yontusunun altına hem Türkçesini, hem İspanyolcasını yazdırdığı bu ilkeye bütün varlığıyla inanmış.
Nitekim, eski SSCB’nin ya da Çin’in tersine, bugün dünyanın dört bir yanına, toplumcu öğretiyi benimsetmek üzere tank, top, uçak değil, eğitim orduları, hekim alayları gönderiyor.
O ve arkadaşları, işbaşına geldiklerinde Küba halkının %80’den fazlası okuma yazma bilmiyormuş; yalnızca bir yılda herkesi okur yazar kılmışlar; evrensel dayanışma yasasını eksiksiz bildiği için, kendisine çağrıda bunan herkese, Venezüella’ya, Bolivya’ya önce öğretmenlerini, ardından da yoksul insanları bağırlarına bassınlar diye hekimlerini gönderiyor.
Geçende Küba Dostluk Derneği’nde, 2005 Ocak ayında Pakistan’da yüzbinlerce insanı toprağa gömen depremin ardından bu ülkeye yollanan hekimlerin 5-20 Ocak arasındaki çalışmalarını gösteren bir belgesel izledik; filmin sonlarında, belki de dünyanın en tutucu insanları arasında yer alan Pakistanlıların, sözlü olarak anlaşamadıkları Kübalı kadın erkek hekimlere nasıl sarıldıklarını, bütün yüz ve beden anlatımlarıyla teşekkür ettiklerini görmenizi isterdim; içlerinden biri, sakalını sıvazlarken: “Fidel benim kardeşim, onun da işte tam böyle sakalı var”, diyordu.
Hayır, Fidel’in, tıpkı Atatürk gibi, kusursuz, apaydınlık bir bilinci var!
Bânû Avar’ın TRT 1’deki Sınırlar Arasında’sına rastlayıp baktınız mı hiç? Yalın, dürüst dille çok çarpıcı, yararlı bilgiler verir sürekli olarak.
Doğan Kitap, bu izlencenin eski bölümlerini kitaplaştırmış: Hüznün Toprağı Balkanlar’dan Geleceğin Gücü Avrasya’ya Sınırlar Arasında.
Avar, annesine adadığı kitabının başında şöyle diyor:
“Koskoca Osmanlı coğrafyası parçalanıp bölündüğünde, milyonlarca insan sınırla arasında kalmıştı. Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Kafkaslar’a kadar aynı dili konuşan, benzer davranışlara, benzer hislere sahip, aynı tehditlere maruz milyonlarca insan. Onlar yüzyıldır, hangi ülke sınırları içinde yaşarlarsa yaşasınlar, hep ‘sınırların arasında’ kaldılar…
Onlar Bulgaristan’ın Kırcaalisi’nde, Yunanistan’ın Gümülcine’sinde, Kamedonya’nın Kocaalisi ya da Suriye’nin sınır köylerinde yaşarlar. Batum’da, Kırım’da, Kerkük’te, İran’da onlara rastlarsınız.
Uzaklarda bizi anarlar, biz de uzaklara bakarız. Her ailenin kuşaktan kuşağa aktarılan anıları vardır.
Ben de sık sık uzakları hüzünle anan bir ailede büyüdüm. Belki bu yüzdendir ‘sınırlar arasında’ olup bitenlere merakım, bizden olanlara dokunma tutkum.”
Bu amaçla ilkin Balkanlar’a eğiliyor kitabında; bin bir yüzlü, acımasız Batılıların her birine ayrı bir mavi boncuk vererek kışkırttıkları Hırvatlarla Sırplar, güzelim Yugoslavya’yı nasıl kana buladı; Boşnakları, ardından Kosovalıları, Arnavutları, Makedonları nasıl çil yavrusu gibi dağıttı, anımsatıyor yerinde örneklerle.
Sonra Moldova’ya, Kırım’a, Gagauzya’ya, Kafkaslar’a geçiyor.
Batum’u, Bakû’yu kucaklıyor.
Yukarıda değindiğim dayanışmanın, yardımlaşmanın Türkiye, Rusya, İran, Orta Asya Cumhuriyetleri, Çin, Hindistan ve elbette Ortadoğu ülkeleri arasında olması gerektiğini iyi bildiği için, geleceğin gücü saydığı Avrasya’nın başlıca ülkelerini de ele alıyor; SSCB’nin nasıl çöktüğünü, ondan sonra Rusya’nın hangi sorunlarla boğuştuğunu, şu anda boğuşmakta olduğunu anımsatıyor.
Orta Asya petrollerini giden yolda büyük engel saydığı için ABD’nin Irak’tan sonraki hedef olarak bütün dünyaya yutturmak istediği İran’ı yapıcı, kollayıcı bakışla anlatıyor.
Dışişleri eski bakanı Ali Akbar Velayeti’nin danışmanı Prof Asgar Fardi:
“Türkler İran’ın her yerine yayılmıştır”,diyor;”İran hükümetinde bakanların yarısı Türk’tür. Ben İranlıyım, ama Türkiye’de kar yağsa, ben burada üşürüm”
“Türkiye ile İran birbirine karşı çok açık olmalı. Batı’nın, o tek dişi kalmış canavarın çökmekte olduğunu görmeliyiz. Biz, birbirimize muhtacız. Hava kadar, su kadar muhtacız.”
Ahhh sevgili Bânû, çok doğru elbet, ama bunu görmemizi engelleyen ABD, AB perdesini kim kaldırıp atacak?
Daha sonra, babasının doğduğu Halep’i gezip anlatmış; yine çarpıcı saptamalar yapıyor:
“Yüzyılın başı. Petrolün en yoğun bulunduğu yer Osmanlı Devleti toprakları.
Osmanlı hasta adam, güçsüz, borç batağında. O hâlde…
Paylaşımın başlayacağı yer de orası.
İngiltere ve Fransa Osmanlının ölümü için aralarında gizli bir anlaşma imzalıyor. Bu anlaşma imzacıların ismiyle anılıyor. Sykes-Picot Anlaşması’yla tüm Ortadoğu haritası değişiyor ( ne garip, tıpkı şimdiki gibi!). Yıl 1916.
Bir emperyalist devlet niye savaşırsa, Fransızları harekete geçiren de oydu. Fransız Dupleix Komitesi o yıllarda Osmanlı topraklarının nimetlerini şöyle açıklıyordu:
Kilikya, Suriye, Filistin, Kürdistan ve Musul bize hemen şunları sağlayacaktır:
Buğday: yılda 115 milyon kental.
Petrol: başka hiçbir yerde bulamadığımız ve yarın onsuz büyük bir millet olunamayacak petrol. Zira hayatî önem taşıyan petrolsüz ne ordu ne deniz kuvveti mümkündür.
Pamuk ve yün: işletmelerimiz bu maddeleri büyük güçlük ve korkunç fiyatlarla İngiltere ve Amerika’dan alabiliyor.”
Ne acı değil mi? şimdi Büyük Ortadoğu Projesi ya da Demokrasi Getirme Girişimi olarak yutturulmaya çalışılan bir elkoyma için o zamanlar çok daha dürüst ve açıksözlü davranıyormuş saldırganlar; ve bu uluslar arası çapulcu takımı de kadar açıkça söylerse söylesin, dağıttıkları kırıntılarla, yerli uşakları, basını, etkili kurumları öyle sımsıkı bağlıyorlar ki, en kesin olgular bile kurbanların gözünden, bilincinden kaçıyor, kaçırılıyor.
Batılı anamalcı sömürücülerin bu acımasız - üstelik canlı varlık olarak kendi geleceklerini de bile bile yok eden – saldırısını önlemek üzere, aslında, gelmiş geçmiş önderlerin en kavrayışlısı Mustafa Kemâl Atatürk’ün daha Selanik’te okurken koyduğu tanı uyarınca, ezilenlerin, sömürülenlerin uyanması, el ele vermesi, dayanışması gereği bugün çok daha ivedilikle gündemde.
Bunun olması gerekenden daha çekingen adımlarını, atılımlarını özetlemeye çalışıyor Avar son bölümde: Çin Mucizesi Mi?
Çin’de bağrına bastığı dostu Ren’e soruyor:
“Bu oluşumlarda Doğu’nun ‘birlikten güç doğar’ felsefesi önemli bir rol oynuyor olabilir mi Ren?
Doğru, diyor. Burada devlet, uyumlu toplum, uyumlu devlet, uyumlu bölge görüşünü önde tutuyor.”
Görünen o ki Çin, önce içinde uyumu sağladı, şimdi dıştaki uyumu yakalıyor.”
…
“Çin, bin yıl boyunca bünyesine giren her şeyi özümseyip bir sentez çıkarıyor. Budizm’de de, Marksizm’de de böyle oldu. Çin, yabancı her şeyi yoğurdu. Üzerine Çin damgasını vurdu.
Tüm dünyada aynı kelimeler bile Çinlileştirilmiştir. Televizyonun Çincesi ‘elektronik görme’dir. Telefona ‘elektrik ses’ denir.
Çin deyince sadece ekonomik büyümeyi görenler Asya’daki bu devi anlamadılar. ‘Çok fakirlik çektiler, n’apsınlar, komünist devlet eziyetine alışmışlar’, dediler.
Binlerce yıllık kültür ve gelenekleri göz ardı ettiler.
Biliyor musunuz, Çin’deki lokantaların adları bile derin bir felsegenin ipucunu verir.
Bir lokantanın adı ‘Göğün ardındaki gök’, bir başkası ‘Dağın ardındaki dağ’.
Ren’e sormuştum:
‘Sadece senin gördüğün gökyüzü yok, başka gökler de var’, demişti.
‘Bir dağın tepesine çıktığında, daha büyük başka bir dağların olduğunu görebilirsin’, demişti.
Ama önce bir dağa tırmanmak gerek. Çin diğer dağların varlığının farkında, ama kendi dağına tırmanıyor. Darısı başımıza!”
Son söz, Avar’ın dopdolu bir bilinçle andığı Atamızın:
“Bir ulusun mutluluk saydığı şey, diğer ulus için felaket olabilir. Aynı neden ve koşullar birini mutlu ederken diğerini mutsuz edebilir. Onun için halka gideceği yolu gösterirken, dünyanın tüm bilim, buluş ve gelişmelerinden yararlanalım, ama unutmayalım ki asıl temeli içimizden çıkarmak zorundayız.”
Sevgili Büyük Önder, Cumhuriyeti kurarken bunu eksiksiz uyguladı; Fidel de, Chavez de, Morales de şimdi aynı yoldalar.
Darısı yeniden ülkemizin, bütün ezilenlerin, sömürülenlerin başına!
Berfin-Bahar, Ağustos 2006, s.102
Kitap, Osmanlı ya da Türk belgeleriyle değil, ülkemizi çiğnemeye gelmiş çizmeleri giyenlerce, İngiliz, Fransız, İtalyan güçlerince ya da Kızılhaç Soruşturma Yarkuralları’nca saptanmış tutanaklara dayanıyor.
Bilmem kaç yıl Osmanlılarla bir arada yaşamış Anadolu Rumlarıyla İzmir’den başlayarak bütün yurdumuzu ateşe veren Yunan Birlikleri vardıkları her köyü, kasabayı, kenti yakıp yıkmış, insanları öyle birer kurşunla öldürmek hırslarını dindiremediği için kesmiş, parçalamış, ezmişler. Kitabın kapağında, ırzına geçildikten sonra ağzında bomba patlatılan 13 yaşında bir kızın resmi var.
Aslında bu, tek bir ulusa, kişiye özgü hastalık değil, biliyorsunuz; buyurucu sömürücü ataerkil anamalcı düzensizlik yürürlüğe konalı beri dünyanın her köşesinde, her çağda kendini gösterdi, gösteriyor.
Hani şu Büyük olduğu öne sürülen İskender, ilk Haçlı Orduları, 30 yıl, doyamayınca 100 yıl Avrupa’yı kasıp kavuran savaşlar, 1. ve 2. Dünya Savaşları, Almanlar, Japonlar, Amerikalılar, Fransızlar, İngilizler, İspanyollar yüzlerce yıldır neler ettiler insan kardeşlerine? Şu anda Afganistan’da, Irak’ta, Guantanamo zindanlarında, dünyanın bütün tutukevlerinde neler yaşanıyor?
Bunun bilimsel gerekçesi de egemenlerin (?) kuramsal yaymacasına ta başında damgasını vurmuş: büyük balık küçüğü yer.
Oysa, daha yansız bilim adamları gösterdiler ki, evrim, yalnız büyüğün küçüğü yutmasına, aralarındaki amansız koşup kovalamacaya değil, karşılıklı yardımlaşmaya, dayanışmaya dayanmıştır.
Bunun toplumsal-siyasal alana uygulanmasını ilk düşünüp yürürlüğe koyanların başında, sevgili Mustafa Kemâl Atatürk var: Yurtta Barış, Dünyada Barış.
Daha sonra gelen önderler arasından bir tek Fidel Castro bunu eksiksiz kavramış, Küba’daki parklardan birine yerleştirdiği Atamızın gövde-baş yontusunun altına hem Türkçesini, hem İspanyolcasını yazdırdığı bu ilkeye bütün varlığıyla inanmış.
Nitekim, eski SSCB’nin ya da Çin’in tersine, bugün dünyanın dört bir yanına, toplumcu öğretiyi benimsetmek üzere tank, top, uçak değil, eğitim orduları, hekim alayları gönderiyor.
O ve arkadaşları, işbaşına geldiklerinde Küba halkının %80’den fazlası okuma yazma bilmiyormuş; yalnızca bir yılda herkesi okur yazar kılmışlar; evrensel dayanışma yasasını eksiksiz bildiği için, kendisine çağrıda bunan herkese, Venezüella’ya, Bolivya’ya önce öğretmenlerini, ardından da yoksul insanları bağırlarına bassınlar diye hekimlerini gönderiyor.
Geçende Küba Dostluk Derneği’nde, 2005 Ocak ayında Pakistan’da yüzbinlerce insanı toprağa gömen depremin ardından bu ülkeye yollanan hekimlerin 5-20 Ocak arasındaki çalışmalarını gösteren bir belgesel izledik; filmin sonlarında, belki de dünyanın en tutucu insanları arasında yer alan Pakistanlıların, sözlü olarak anlaşamadıkları Kübalı kadın erkek hekimlere nasıl sarıldıklarını, bütün yüz ve beden anlatımlarıyla teşekkür ettiklerini görmenizi isterdim; içlerinden biri, sakalını sıvazlarken: “Fidel benim kardeşim, onun da işte tam böyle sakalı var”, diyordu.
Hayır, Fidel’in, tıpkı Atatürk gibi, kusursuz, apaydınlık bir bilinci var!
Bânû Avar’ın TRT 1’deki Sınırlar Arasında’sına rastlayıp baktınız mı hiç? Yalın, dürüst dille çok çarpıcı, yararlı bilgiler verir sürekli olarak.
Doğan Kitap, bu izlencenin eski bölümlerini kitaplaştırmış: Hüznün Toprağı Balkanlar’dan Geleceğin Gücü Avrasya’ya Sınırlar Arasında.
Avar, annesine adadığı kitabının başında şöyle diyor:
“Koskoca Osmanlı coğrafyası parçalanıp bölündüğünde, milyonlarca insan sınırla arasında kalmıştı. Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Kafkaslar’a kadar aynı dili konuşan, benzer davranışlara, benzer hislere sahip, aynı tehditlere maruz milyonlarca insan. Onlar yüzyıldır, hangi ülke sınırları içinde yaşarlarsa yaşasınlar, hep ‘sınırların arasında’ kaldılar…
Onlar Bulgaristan’ın Kırcaalisi’nde, Yunanistan’ın Gümülcine’sinde, Kamedonya’nın Kocaalisi ya da Suriye’nin sınır köylerinde yaşarlar. Batum’da, Kırım’da, Kerkük’te, İran’da onlara rastlarsınız.
Uzaklarda bizi anarlar, biz de uzaklara bakarız. Her ailenin kuşaktan kuşağa aktarılan anıları vardır.
Ben de sık sık uzakları hüzünle anan bir ailede büyüdüm. Belki bu yüzdendir ‘sınırlar arasında’ olup bitenlere merakım, bizden olanlara dokunma tutkum.”
Bu amaçla ilkin Balkanlar’a eğiliyor kitabında; bin bir yüzlü, acımasız Batılıların her birine ayrı bir mavi boncuk vererek kışkırttıkları Hırvatlarla Sırplar, güzelim Yugoslavya’yı nasıl kana buladı; Boşnakları, ardından Kosovalıları, Arnavutları, Makedonları nasıl çil yavrusu gibi dağıttı, anımsatıyor yerinde örneklerle.
Sonra Moldova’ya, Kırım’a, Gagauzya’ya, Kafkaslar’a geçiyor.
Batum’u, Bakû’yu kucaklıyor.
Yukarıda değindiğim dayanışmanın, yardımlaşmanın Türkiye, Rusya, İran, Orta Asya Cumhuriyetleri, Çin, Hindistan ve elbette Ortadoğu ülkeleri arasında olması gerektiğini iyi bildiği için, geleceğin gücü saydığı Avrasya’nın başlıca ülkelerini de ele alıyor; SSCB’nin nasıl çöktüğünü, ondan sonra Rusya’nın hangi sorunlarla boğuştuğunu, şu anda boğuşmakta olduğunu anımsatıyor.
Orta Asya petrollerini giden yolda büyük engel saydığı için ABD’nin Irak’tan sonraki hedef olarak bütün dünyaya yutturmak istediği İran’ı yapıcı, kollayıcı bakışla anlatıyor.
Dışişleri eski bakanı Ali Akbar Velayeti’nin danışmanı Prof Asgar Fardi:
“Türkler İran’ın her yerine yayılmıştır”,diyor;”İran hükümetinde bakanların yarısı Türk’tür. Ben İranlıyım, ama Türkiye’de kar yağsa, ben burada üşürüm”
“Türkiye ile İran birbirine karşı çok açık olmalı. Batı’nın, o tek dişi kalmış canavarın çökmekte olduğunu görmeliyiz. Biz, birbirimize muhtacız. Hava kadar, su kadar muhtacız.”
Ahhh sevgili Bânû, çok doğru elbet, ama bunu görmemizi engelleyen ABD, AB perdesini kim kaldırıp atacak?
Daha sonra, babasının doğduğu Halep’i gezip anlatmış; yine çarpıcı saptamalar yapıyor:
“Yüzyılın başı. Petrolün en yoğun bulunduğu yer Osmanlı Devleti toprakları.
Osmanlı hasta adam, güçsüz, borç batağında. O hâlde…
Paylaşımın başlayacağı yer de orası.
İngiltere ve Fransa Osmanlının ölümü için aralarında gizli bir anlaşma imzalıyor. Bu anlaşma imzacıların ismiyle anılıyor. Sykes-Picot Anlaşması’yla tüm Ortadoğu haritası değişiyor ( ne garip, tıpkı şimdiki gibi!). Yıl 1916.
Bir emperyalist devlet niye savaşırsa, Fransızları harekete geçiren de oydu. Fransız Dupleix Komitesi o yıllarda Osmanlı topraklarının nimetlerini şöyle açıklıyordu:
Kilikya, Suriye, Filistin, Kürdistan ve Musul bize hemen şunları sağlayacaktır:
Buğday: yılda 115 milyon kental.
Petrol: başka hiçbir yerde bulamadığımız ve yarın onsuz büyük bir millet olunamayacak petrol. Zira hayatî önem taşıyan petrolsüz ne ordu ne deniz kuvveti mümkündür.
Pamuk ve yün: işletmelerimiz bu maddeleri büyük güçlük ve korkunç fiyatlarla İngiltere ve Amerika’dan alabiliyor.”
Ne acı değil mi? şimdi Büyük Ortadoğu Projesi ya da Demokrasi Getirme Girişimi olarak yutturulmaya çalışılan bir elkoyma için o zamanlar çok daha dürüst ve açıksözlü davranıyormuş saldırganlar; ve bu uluslar arası çapulcu takımı de kadar açıkça söylerse söylesin, dağıttıkları kırıntılarla, yerli uşakları, basını, etkili kurumları öyle sımsıkı bağlıyorlar ki, en kesin olgular bile kurbanların gözünden, bilincinden kaçıyor, kaçırılıyor.
Batılı anamalcı sömürücülerin bu acımasız - üstelik canlı varlık olarak kendi geleceklerini de bile bile yok eden – saldırısını önlemek üzere, aslında, gelmiş geçmiş önderlerin en kavrayışlısı Mustafa Kemâl Atatürk’ün daha Selanik’te okurken koyduğu tanı uyarınca, ezilenlerin, sömürülenlerin uyanması, el ele vermesi, dayanışması gereği bugün çok daha ivedilikle gündemde.
Bunun olması gerekenden daha çekingen adımlarını, atılımlarını özetlemeye çalışıyor Avar son bölümde: Çin Mucizesi Mi?
Çin’de bağrına bastığı dostu Ren’e soruyor:
“Bu oluşumlarda Doğu’nun ‘birlikten güç doğar’ felsefesi önemli bir rol oynuyor olabilir mi Ren?
Doğru, diyor. Burada devlet, uyumlu toplum, uyumlu devlet, uyumlu bölge görüşünü önde tutuyor.”
Görünen o ki Çin, önce içinde uyumu sağladı, şimdi dıştaki uyumu yakalıyor.”
…
“Çin, bin yıl boyunca bünyesine giren her şeyi özümseyip bir sentez çıkarıyor. Budizm’de de, Marksizm’de de böyle oldu. Çin, yabancı her şeyi yoğurdu. Üzerine Çin damgasını vurdu.
Tüm dünyada aynı kelimeler bile Çinlileştirilmiştir. Televizyonun Çincesi ‘elektronik görme’dir. Telefona ‘elektrik ses’ denir.
Çin deyince sadece ekonomik büyümeyi görenler Asya’daki bu devi anlamadılar. ‘Çok fakirlik çektiler, n’apsınlar, komünist devlet eziyetine alışmışlar’, dediler.
Binlerce yıllık kültür ve gelenekleri göz ardı ettiler.
Biliyor musunuz, Çin’deki lokantaların adları bile derin bir felsegenin ipucunu verir.
Bir lokantanın adı ‘Göğün ardındaki gök’, bir başkası ‘Dağın ardındaki dağ’.
Ren’e sormuştum:
‘Sadece senin gördüğün gökyüzü yok, başka gökler de var’, demişti.
‘Bir dağın tepesine çıktığında, daha büyük başka bir dağların olduğunu görebilirsin’, demişti.
Ama önce bir dağa tırmanmak gerek. Çin diğer dağların varlığının farkında, ama kendi dağına tırmanıyor. Darısı başımıza!”
Son söz, Avar’ın dopdolu bir bilinçle andığı Atamızın:
“Bir ulusun mutluluk saydığı şey, diğer ulus için felaket olabilir. Aynı neden ve koşullar birini mutlu ederken diğerini mutsuz edebilir. Onun için halka gideceği yolu gösterirken, dünyanın tüm bilim, buluş ve gelişmelerinden yararlanalım, ama unutmayalım ki asıl temeli içimizden çıkarmak zorundayız.”
Sevgili Büyük Önder, Cumhuriyeti kurarken bunu eksiksiz uyguladı; Fidel de, Chavez de, Morales de şimdi aynı yoldalar.
Darısı yeniden ülkemizin, bütün ezilenlerin, sömürülenlerin başına!
Berfin-Bahar, Ağustos 2006, s.102
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
